Çok sevdiğim ve gün içinde içmezsem dengelerimin şaştığı bir fincan orta şekerli Türk kahvesi eşliğinde, benim için de büyük bir merak konusu olan bir konuda sizlerle öğrendiklerimi paylaşmak üzere merhabalar efendim.

Osmanlı İmparatorluğu denince aklınıza ne geliyor desem? 623 yıl boyunca Dünya’ya hükmetmiş, 16.yüzyılda Dünyanın en güçlü İmparatorluğu haline gelmiş bir Devlet ve 1.8 milyon km2’lik bir toprağa nüfuz etmiş bir Ülke canlanıyor benim zihnimde…Peki böyle bir Ülkeyi yöneten Padişahların, bu kadar başarılı ve stratejik hükümranlık sürmesine sebep olan,yönetim kararlarını alırken sağlıklı düşünmelerini sağlayan ortamları içinde barındıran ve  en özel anlarını sakladıkları; aradan yüzyıllar geçmesine rağmen üzerindeki sır perdesinin tam anlamıyla aralanamadığı Haremler hakkında bilgisi olan var mı desem?

Çok keyifli ve genel hatlarıyla Harem hakkında gerçeğe en yakın bilgileri okuyabileceğiniz bilgiler geliyor birazdan. Hadi buyrun bakalım Osmanlı’da Harem nasıldı sorularının cevaplarını bir bir bulmaya…

Harem; kelime anlamıyla hem “yasak” hem “kutsal” manasına gelmektedir. Bu kelimelerin gizeminin sebebi, aslında içinde yaşayan Valide Sultanların, Kızlar Ağasının, Kalfaların, cariyelerin bir okulda mı yoksa güzel, akıllı ve bakire kızların evi olarak değerlendirilen bir yerde mi arz-ı endam eyledikleri sorusunun tüm şeffaflığı ile ortaya çıkarılamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Haremde neler yenir, neler içilirmiş? Hareme kimler girebilirmiş? Cariyeleri seçerken nelere dikkat edilirmiş? Padişahlar cariyelerine aşık olur, onlara şiir yazar mıymış? Batılı yazarların erotik tasvirleri, Harem hayatının gerçeğini yansıtır mı? gibi sorular cevabını bulabilmiş midir acaba?

Binası kalın duvarlarla çevrili, etrafında harem ağalarına ait binaların inşaa edildiği, içinde yaşayan ve gezen herkesin sürekli salavat getirdiği, odalarında ve duvarlarında ayet ve hadislerin yer aldığı mabetlerdi aslında Haremler. Harem ağası dışında hiçbir erkeğin giremediği, yabancı ise hiçbir kadının ve erkeğin dahi adım atamadığı bir yerdi Haremler…

Ve harem kültürü, II. Murat dönemine kadar yoktu. Osmanlı padişahları o zamana kadar ya kendi çevresindeki kızlarla ya da savaştığı Ülkelerin krallarının kızlarıyla evlenirdi. Harem ve Enderun Mektebi, İstanbul’un Fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından kuruldu.  Erkekler Enderun’da, kızlar Harem’de eğitilmeye başlandı.  Dünyanın algıladığı gibi “kısrak yuvası” olmaktan çok bir eğitim kurumu idi Harem.

Peki Fatih’in Haremi kurmasındaki asıl sebep ne olabilirdi acaba?

Fatih, devletin güvenliği ve bekasına çok önem veren bir hükümdardı. Devletin sırlarının her ne şekilde olursa olsun sarayın dışına sızmasına asla tahammülü yoktu. Hani dedik ya, Harem kurulana kadar savaşılan ülkelerin krallarının kızlarıyla da evlenilirdi diye; bu kızlar padişahla evlense, Müslüman olsa, Osmanlı Kültürünü benimsese dahi kendi soylarını unutamıyorlardı. Hepsi için aynı durum geçerli olmasa da olanların, kendi ülkelerine çoğu zaman açık arada sırada da gizli mektuplar göndermesi padişahı huzursuz ediyordu. Devletin ve sarayın sırlarının ülke sınırlarının dışına çıkması, ülkenin güvenliği için bir tehdit unsuruydu. Bu duruma sebep olan kim olursa olsun, cezası idam edilmekti. Bunun dışında sarayın dışından evlenmek, reayadan (Tanzimat’tan önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslüman olmayan uyruklar) veya tebaadan bir aileyi saraya katmak demekti. Buna bir son vermek gerektiği düşüncesi ile kurulan Haremde yetiştirilen kızlardan en zeki ve en güzel olanı, Padişahın karısı olmaya hak kazanmalıydı. Tabii seçilmiş en güzel cariyenin ardından, kendini farkettirenler; Valide Sultan’ın dikkatini çekerse has odalık hizmetine girerlerdi. Bu gruptaki cariyelerden padişaha layık olduğu düşünülen olursa, o cariye “ikbal” mertebesine yükselirdi. Bu mertebede olan zaten padişahın eşinden farklı görülmezdi.

Haremde herşeyin başı kimdi peki sizce? Tabii ki padişah hazretleri…Padişahın harem haklarını ise, kızlar (harem) ağası denilen, Mısır’da yetişmiş, hareme geldikten sonra iğdiş edilmiş (erkekliği alınmış) ve kökeni Arap olan erkek kullanırdı. Bu erkeğin emir aldığı merci, ya padişah ya da sadrazamdı. Kızlar ağası; cariyeleri seçer, onları sınavlara tabii tutar, sınav sonuçlarına göre seçilen cariyelerin isimlerini belirlerdi ve o isim sarayda herkes tarafından sadece o cariye için kullanılırdı. Cariyeler, seçilmiş kölelerdi ancak güzel ve akıllı olmanın yanında onlardan yetenekli ve becerikli de olmaları da beklenirdi. Edebiyat, musiki, hat gibi sanatlarda haremde çok iyi eğitim aldıkları için bu konuda da haremin cariyelere,cariyelerin becerileri de hareme katkı sağladığı görülmekteydi.

Haremin kendine özgü müzik kültürü de vardı. Bu kültür, III. Selim döneminde Hacı Sadullah Ağa. Fatih Sultan Mehmet döneminde Ali Ufki Bey ve Hacı Arif Bey tarafından şekillenmişti. Dinlendirici ezgilerin olduğu bilinen harem müziklerine kulak vermek isteyenleriniz varsa, Osmanlı Saray musikisi ve Acem Kürdi Peşrevler başlığı ile ulaşmak mümkündür.

Onca güzelliğin içinde ayrı bir yeme içme adabı olan Osmanlı’nın hareminde en çok sevilen yiyeceklerden bahsetmek, damak tadına düşkün olan padişahları tanımak gibi bir şey sanki…

Yufkalı dörüzziyafe köftesi, mutancana, fodula, mahmudiye, kavun dolması, akike, süt kebabı, beyrani, mıhlama, kırma tavuk kebabı en sevilen saray yemeklerindendi. Harem mutfağında pişen yemeklere mutlaka tarçın konulduğu bilinmekle birlikte tüm yemeklerin ortak özelliğinin çok fazla zahmet istediği gerçeği de ortadaydı.

Haremin iç kısımlarından sorumlu olan da vardı elbet. Haznedar usta. İdaresindeki kalfalar, haznedar ustanın (kadındı), hem iç işlerinde ustaya yardım eder hem de harem ve padişah arasında elçilik görevini yaparlardı.

Cariyeler olur da bir gün tüm bu saltanatın içinden çıkmak isterlerse hiç kimseyi aracı kılmaz; saraydan ayrılma nedenini bildiren dilekçesini yazarak sarayda padişahın göreceği bir yere dilekçesini bırakırdı. Şayet cariyenin isteğini uygun bulursa padişah, haremden ayrılmasına müsaade edilmiş olurdu. Böyle taleplerin dışında haremde evli cariyelerin olduğunu da bilmiyordunuz değil mi? Ben çok şaşırmıştım ilk okuduğumda…Hatta öyle ki, sabahın erken saatlerinde saraya gelen evli cariyeler; gün içinde saraydaki işlere yardım eder ve akşamları evlerine giderlerdi ve bu çalışmaları karşılığında aylık düzenli maaş aldıkları bilinirdi.

Görüldüğü üzere, kendi kültürümüzü anlatan kaynaklarımızın yeterince aydınlatmadığı ve Dünya üzerinde saptırılmış, gerçeğe uygun olmayan bir algı ile haremi; cariyelerin çıplak dolaştığı, cinselliğin ön plana çıktığı, zevk ve eğlence yeri olarak görenlere inat; haremin özünde devri ne zaman olursa olsun, toplumun en önemli kitlesini yani kadınları (o dönemde cariyeleri) her anlamda yetiştiren ve eğiten bir eğitim kurumu olduğu anlaşılmaktadır. Bu kurumun içinde padişahın ailesi ile birlikte haremde eğlendiği ancak bu eğlencelerin kaynaklara yansımadığı da bilinmekteydi. Padişahın eşi olma şerefine nail olan en güzel cariye dışındaki cariyelerin de devletin üst düzey devlet adamlarıyla evlendirilmesi ise, sağlıklı ve sağlam evliliklerin temelini oluşturmaktaydı aslına bakarsanız… Hiçbir cariyeye harem kuralları gereği, kol, ayak, yüz ve başları dışında bakamayan padişahın, sarayda olduğu zamanlarda cariyelerin serbest gezme lüksü de yoktu. Padişah saraydayken yüksek topuklu takunyalar giyer ve sarayda olduğunu belli ederdi. Padişahın huzuruna çıkış dahi izin ile olurdu.

Müthiş bir disipline sahip olduğunu, okudukça ve araştırdıkça hayranlıkla farkettiğim; bir devrin en asil eğitim mercilerinden biri olarak tarihe geçmiş ve kuruluş amacına layık olduğu üzere sırlı ve korunaklı bir mabed olarak varlığını sürdürmüş haremin, beyazperdeye de yansıtılmış seyirlik tatlarından bahsetmekte faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Bu bağlamda; İtalya-Fransa-Türkiye ortak yapımı, yönetmen Ferzan Özpetek imzalı, 1999 yılında vizyona giren ve Cannes Fil Festivalinde de gösterilen “Harem Suare” filmi meraklısına tavsiye edilebilir.

1950 yılında yönetmenliğini Vedat Ar’ın yaptığı, senaryosunu Nazım Hikmet’in ve İhsan İpekçi’nin yazdığı, Münir Nurettin Selçuk ile Perihan Altındağ Sözeri’nin oyunculuk sergilediği “Üçüncü Selim’in Gözdesi” adlı Türk filmi ise; III. Selim’in gözde cariyesi olan Mihriban Sultan’ a aşık olup zindana atılan harem bestekarı Sadullah Ağa’nın öyküsünü anlatmaktadır.

Fikrimi soracak olursanız, bu konudaki en iyi ve yalın kaynaklar; kitaplar… Aslı Sancar’ın kalemi ile dile gelmiş “Harem”, Yavuz Bahadıroğlu’nun naif üslubu ile anlatılmış “Harem” ve Ahmet Akagündüz’ün milli vicdanımıza tercüman olan “Osmanlı’da Harem” adlı yapıtlar okunmaya değer eserler olarak tarihimize ışık tutuyor. Osmanlı’nın en sağlam kalesi imiş bence Haremler. İçine girdikçe ihtişamı dudak uçuklatan, dışından iç sarmalının asla tahmin edilemeyeceği devlet içinde bir devlet…

Kahvemin son yudumuyla birlikte saltanatın kırılma noktası olan harem hikayesinde bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.

Keyifle kalın.

 

Kadinvesaglik.org

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.