Devamı
    Ana Sayfa Blog Sayfa 146

    Diyabetli Hastalarda Ağız Sağlığına Dikkat

    0
    Diyabetli Hastalarda Ağız Sağlığına Dikkat

    Diyabet (şeker hastalığı), insulin hormonunun yokluğu, yetersizliği veya etkisizliği nedeniyle, hiperglisemi ile birlikte özel komplikasyonlara da yol açan ciddi, kronik bir hastalık olarak tanımlanıyor. Pankreasın yeterli insülin salgılayamaması veya vücudun ürettiği insülini etkin bir şekilde kullanamaması nedeniyle oluşuyor.

    Artan yaşam beklentisi ile birlikte, diyabete rastlanma sıklığı da artıyor. 1980 yılından beri 4 kat artan rastlanma sıklığı ile birlikte günümüzde 422 milyondan fazla erişkinin diyabeti olduğu ve bunların da %90’ından fazlasının Tip II diyabet olduğu biliniyor.

    Diyabetlilerde, diş eti hastalıkları daha kolay gelişebilir ve daha hızlı ilerleyebilir!

    Klinik araştırmalar diş kaybına dahi yol açabilen periodontitis denilen diş eti hastalığı ile diyabet arasındaki ilişkiyi ortaya koyuyor. Diyabetin periodontal hastalık için bir risk faktörü olduğu biliniyor. Periodontitis de günümüzde diyabetin bir komplikasyonu olarak ele alınıyor.

    Diyabet hastalarının ağız sağlığı kontrollerine özel önem vermesi gerekiyor.

    Diyabetlilerde ağızda görülen en tipik değişiklik, tükürük akış hızı ya da miktarında belirgin farklılık yaratmayacak ölçüde ortaya çıkan ağız kuruluğu. Benzer şekilde diyabetiklerde kan şekeri yükseldiğinde diş eti oluklarındaki glukoz miktarı da iki misli artıyor. Böylece ağızdaki tükürük bezlerinde ve diş etinde glukozun artmasıyla ağızda yaşayan bakteri florası da olumsuz etkileniyor. Sonuç olarak diyabetlilerde periodontal hastalıklar daha kolay gelişebiliyor ve daha şiddetli yıkıma yol açabiliyor.

    Diyabet ile yaşarken karşı ağız floranızı güçlü tutun

    Diyabetlilerde ağız florasını düzenleyecek, ağız kuruluğunu engelleyecek, ağız için nemini dengede tutacak Gengigel® Hydrogel ağız çalkalama suyu, diyabetlilerin ağız içi problemlerini gidermede etkin çözümler sunuyor.

    Gengigel® Hydrogel’in içeriğindeki temel madde, cildimizin yakından tanıdığı hyaluronik asit. Hyaluronik asit, diş etinde de, ciltte olduğu gibi nem tutma, doku onlarımı ve yara iyileşmesini düzenliyor. Ağız kuruluğu şikayetlerine karşın iyi bir nem desteği sunuyor ve nemlendirici özelliğiyle ağız içi florasını güçlendiren bir bakım sağlıyor. Yara iyileşmesini hızlandırmak için de destekleyici özellikte olduğu için yaraların iyileşme süresini hızlandırıyor.

    Gengigel® Hydrogel uzun sureli kullanıma uygun bir ürün. Klorheksidin ya da yoğun alkol içeren gargaralar gibi sınırlı kullanım önerisi yok. O nedenle diyabet hastalarının uzun yolculuğunda, ağız içi dokusunun ihtiyaçlarını gideren önemli bir destek.

    Avrupa’nın başlıca ülkelerinde ve dünyada 100’e yakın ülkede pazarlanan, “Dişeti dokusunu iyileştirmeyi hızlandırmaya yardımcı” ürünler pazarının lideri, FDA* tarafından onaylı Gengigel® Hydrogel, etkinliği klinik çalışmalarla kanıtlanmış, ilaç olmayan bir ürün. Eczanelerde, Türkiye’nin önde gelen pazar yerlerinde (Trendyol, Hepsiburada, N11) ve www.gengigel.com.tr ’de satılıyor.

    Çocuklara Eğlenceli Masallar İş Sanat Masal Tiyatrosu’nda

    0
    Çocuklara Eğlenceli Masallar İş Sanat Masal Tiyatrosu’nda

    İş Sanat, çevrim içi yayınlayacağı yeni sezonunda küçük sanatseverleri eğlenceli masallarla buluşturmaya devam ediyor. Covid-19 pandemisi tedbirleri gereği İş Kuleleri Salonu’nda seyircisiz olarak kaydedilen, Aslı Tandoğan, Anıl Altınöz ve Mert Aydın’ın canlandırdığı dünyaca ünlü masallar çocuklarla buluşuyor. “Kırmızı Başlıklı Kız” 8 Kasım’da, “Prenses ve Bezelye Tanesi” 15 Kasım’da, “Hansel ve Gretel” 22 Kasım’da, ”Alaaddin” 29 Kasım’da saat 15.00’te İş Sanat’ın sosyalmedya hesapları ve internet sitesi üzerinden yayınlanacak. Masallar, sezon sonuna kadar ücretsiz izlenebilecek.

    İş Sanat’ın kasım ayındaki diğer etkinlikleri de dijital platformlar üzerinden izleyicilerle buluşmaya devam edecek. “Her Şey İnsanı Sevmekle Başlar” başlıklı Sait Faik hikâye dinletisi 9 Kasım’da, Milli Reasürans Oda Orkestrası 12 Kasım’da, çellist Poyraz Baltacıgil ve piyanist Barış Büyükyıldırım resitali 17 Kasım’daW. Shakespeare’in Romeo ve Juliet” ve “12. Gece” eserlerinden bölümlerin seslendirileceği Okuma Tiyatrosu 18 ve 25 Kasım’da, Coşkun Karademir ve Buray 20 Kasım’da ve Ozan Musluoğlu’nun yeni caz projesi Genedos 24 Kasım’da sanatseverlerle buluşacak. Tüm konser ve dinletiler 20.30’da yayında olacak.

    İş Sanat’ta Kasım Ayı

    8 Kasım 2020 Pazar saat: 15.00

    İş Sanat Masal Tiyatrosu “Kırmızı Başlıklı Kız”

    9 Kasım 2020 Pazartesi saat: 20.30

    Sait Faik Hikâye Dinletisi “Her Şey İnsanı Sevmekle Başlar”

    Attila Birkiye – hazırlayan

    Mehmet Birkiye – sahneye uyarlayan

    Serdar Yalçın – müzik yönetmeni ve piyano

    Tilbe Saran, Metin Belgin, Bülent Emin Yarar, Hakan Gerçek – seslendirenler

    Seda Subaşı Yalçın – keman

    Şemsa İdil Ural – çello

    Seyit Mas – obua

    12 Kasım 2020 Perşembe saat: 20.30

    Milli Reasürans Oda Orkestrası

    Hakan Şensoy – şef

    15 Kasım 2020 Pazar saat: 15.00

    İş Sanat Masal Tiyatrosu “Prenses ve Bezelye Tanesi”

    Lerzan Pamir – yönetmen

    Aslı Tandoğan – oyuncu

    Anıl Altınöz – oyuncu

    Mert Aydın – oyuncu

    17 Kasım 2020 Salı saat: 20.30

    Poyraz Baltacıgil – çello

    Barış Büyükyıldırım – piyano

    18 Kasım 2020 Çarşamba saat: 20.30

    Okuma Tiyatrosu “Romeo ve Juliet”

    20 Kasım 2020 Cuma saat: 20.30

    Coşkun Karademir & Buray

    22 Kasım 2020 Pazar saat: 15.00

    İş Sanat Masal Tiyatrosu “Hansel ve Gretel”

    Lerzan Pamir – yönetmen

    Aslı Tandoğan – oyuncu

    Anıl Altınöz – oyuncu

    Mert Aydın – oyuncu

    24 Kasım 2020 Salı saat: 20.30

    Genedos

    Ozan Musluoğlu – kontrbas

    Serdar Barçın – saksafon ve flüt

    Eylül Ergül – piyano ve vokal

    Çağla Karaali – davul ve vokal

    25 Kasım 2020 saat: 20.30

    Okuma Tiyatrosu “12. Gece”

    29 Kasım 2020 saat: 15.00

    İş Sanat Masal Tiyatrosu “Alaaddin”

    Lerzan Pamir – yönetmen

    Aslı Tandoğan – oyuncu

    Anıl Altınöz – oyuncu

    Mert Aydın – oyuncu

    Temiz ve Güvenli Okul Ortamı İçin, Öğrenciler ve Veliler de Sorumluluklarını Yerine Getirmeli

    0
    Temiz ve Güvenli Okul Ortamı İçin, Öğrenciler ve Veliler de Sorumluluklarını Yerine Getirmeli

    Hisar Okulları; Milli Eğitim Bakanlığının özel okullar için zorunlu kıldığı; bulaşıcı hastalıklardan korunma ve hijyen için T.C. Sağlık Bakanlığı rehberine tam uygunluk kriteri olan Okulum Temiz belgesini almaya hak kazandı. 

    Okulların belgeyi alabilmek için 250 maddeden oluşan kriter listesine uyması gerekiyor. Okulum Temiz belgesi ile kampüs içinde bulunan tüm öğrencilerin, çalışanların ve kampüs içindeki her bireyin sağlık güvenliğinin güvence altında olduğu Türk Standartları Enstitüsü tarafından onaylanmış oluyor. Belge başvurusundan sonra yapılan denetim çalışmaları sırasında; T.C. Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu tarafından hazırlanan güncel Covid-19 Salgın Yönetimi Rehberi’ne paralel olarak hazırlanmış tüm uygulamalar belgeleniyor, saha içinde uygun tatbiki ve sürekliliği garanti altına alınıyor.

    Olumlu bir dil kullanmak öğrencilerin kurallara uymasını pekiştirecektir

    Hisar Okulları Genel Müdür Yardımcısı ve İlkokul Müdür Vekili Meral Olcay: “Öğrencilerimizin maske-mesafe ve temizlik kurallarını çok dikkatli bir şekilde takip ettiklerini görüyoruz. Tüm alanlarda bulunan, çocuklara uygun açıklayıcı görseller ve öğretmenlerimizin olumlu dil kullanarak yaptıkları hatırlatmalar ile öğrencilerimizi destekliyoruz. “Olumlu dil “yapılması istenen davranışın ifade edilmesi olarak tanımlanabilir. Velilerimiz de evde “Sağlığımız için maskemizi takıyoruz gibi olumlu dil kullanarak öğrencilerin kurallara uymasını pekiştirebilirler.

    Maske, mesafe ve hijyen eğitiminde velilere de büyük sorumluluk düşüyor

    Hisar Okulları Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölüm Başkanı Sibel Yalkın: “Temiz ve güvenli bir okul ortamı yaratmak, okul yönetimlerinin yanı sıra okul camiasındaki tüm paydaşların sorumluluğundadır. Salgınla mücadelede başarı için okulun yanı sıra öğrencilere ve ailelerine de büyük sorumluluk düşüyor. Her düzeyde öğrencilerin hazır bulunuşluluğu ve okulda yapılan çalışmaların başarılı olması için;ev ve okul dışında geçirilen sürede de sağlık ve güvenlik tedbirleri doğrultusunda hareket edilmeli; maske, mesafe ve hijyen kurallarına uyulmalıdır. Okul öncesi öğrencilerde, doğru el yıkama kurallarına uyulması da önem taşıyor. Bu konuda okulda yapıldığı gibi görsellerle ve model olunarak öğrencilerin etkili el yıkamaları desteklenmelidir”

    Hijyen için doğru el yıkamaya dikkat

    Yüz yüze eğitim için okulda geçirilen sürede tüm öğrencilerin maske, mesafe ve hijyene özen göstermesi gerekiyor. Özellikle okul öncesi öğrencilerin doğru el yıkamak için; ıslat, sabunla, köpürt, 20’ye kadar say, durula ve kurula adımlarını titizlikle uygulamaları gerekiyor.

    Çocuklar okul dışında kalabalık arkadaş toplantılarından ve yatılı misafirliklerden kaçınmalı

    Hisar Okulları Doktoru Müge Kardaş: “Ayrıca maskelerin gün boyu takılması, fiziki mesafe kurallarına istisnasız uyulması, öğrencinin hastalık durumunda okula gönderilmemesi, ev halkından veya yakın çevreden hastalık ya da yakın temas durumlarında öğrencinin yine okula gönderilmeyerek tetkik sonuçlarının beklenmesi ve tüm bu süreçte okula mutlaka bilgi verilmesi dikkat edilmesi gereken diğer hususlar içinde yer alıyor. Veliler, çocuklarının okul dışında kalabalık arkadaş toplantıları ya da yatılı ziyaret gibi etkinliklerden kaçınması için, gerekli önlemleri almalıdır” dedi.

    İndirim Günlerinde Siber Dolandırıcılara Dikkat!

    0
    İndirim Günlerinde Siber Dolandırıcılara Dikkat!

    Black Friday (Kara Cuma),Cyber Monday (Siber Pazartesi), 11.11 indirimleri ve yılbaşı fırsatları gibi, yüzlerce e-ticaret sitesi ve markanın Kasım ayından itibaren kampanyalı satışlara başlayacağı 3 aylık indirim çılgınlığı dönemine girmek üzereyiz. Siber dolandırıcılar da son hazırlıklarını yapıyor.

    Ticimax E-ticaret Sistemleri Kurucusu Cenk Çiğdemli, sadece indirimli ürün almak isteyen vatandaşın değil, sahtekarların da bu özel indirim günlerini fırsat olarak gördüğünü hatırlatarak, indirim çılgınlığı günlerinde siber dolandırıcılık vakalarına karşı uyarıda bulundu.

    Paravan sitelere dikkat!

    Sadece indirim günleri için kurulan paravan sahte e-ticaret sitelerinin reklam tuzağına düşülmemesi gerektiğini vurgulayan Çiğdemli, “Vatandaşı internet üzerinden veya sms, e-posta aracılığıyla, örneğin 2 bin liralık elektronik ürünlerin 200 liraya düştüğü gibi gerçekdışı kampanya reklamlarıyla kandırmaya çalışan paravan e-ticaret siteleri olduğunu görüyoruz. Vatandaş fırsat yakalayacağım derken dolandırıcıların tuzağına düşebiliyor. Bu konuda herkes bilinçli olmalı. Gerçek olamayacak kadar büyük indirimlere kanmayın” dedi. Çiğdemli “Özellikle elektronikte gerçek olamayacak kadar büyük indirimlere kanmayın. Dolandırıcılar paravan sitelerin arkasında fırsat kolluyor” uyarısında bulundu.

    Siber suçluların bu dönemi fırsat olarak gördüğüne işaret eden Çiğdemli, “Siber suçluların temel hedefi, online alışveriş yapanların kimlik veya kredi kartı bilgilerine ulaşarak gelir elde etmek. Bunun için bankacılık zararlı yazılımları, sahte Android bankacılık uygulamaları ve sahte e-ticaret sitesi gibi çeşitli saldırı yöntemlerini kullanıyorlar. Bu yollarla ulaştıkları bilgileri ya kendileri doğrudan kullanıyor ya da kullanmaya hevesli başka suçlulara satıyorlar” dedi.

    Nelere dikkat etmeli?

    Yılın internet üzerinden en çok alışveriş yapılan dönemine geldiğimiz bu günlerde, tüketicileri ve e-ticaret sitesi sahiplerini güvenlik konusunda ekstra dikkatli olmaları yönünde uyaran Çiğdemli şunları aktardı:

    “Herhangi bir veri girmeden veya indirmeden önce web sitelerinin gerçek olup olmadığını birkaç kez kontrol etmek gerek. Sitenin iletişim bilgileri, SSL Sertifikası kesinlikle kontrol edilmeli. Vatandaş öncelikle kampanyaların mantıklı olmasına dikkat etmeli. 500 liralık bir ürünü 50 liraya kimse satmaz. Özellikle elektronik ürün indirimlerine dikkat etmek gerek. Çok şaşırtıcı indirimlere güvenilmemeli. Ürünün diğer sitelerdeki fiyatına da mutlaka bakılmalı. E-ticaret dolandırıcıları bu indirim günlerine özel olarak basit e-ticaret siteleri kurup, olmayan ürünleri satabilirler. Vatandaş alışveriş yapacağı sitenin SSL sertifikasını mutlaka kontrol etsin. SSL sertifikası olup olmadığı, siteye girildiğinde adres barının sol köşesinde bulunan kilit işareti ile anlaşılabilir. Kilit işaretinin olmaması, dolandırıcılık niyeti olmasa bile o sitenin güvenilir olamayacağı anlamına gelir. Sitenin adres, şirket ve telefon bilgileri de kontrol edilmeli. Sitenin sağlam bir altyapı sağlayıcıyla çalışıyor olması da güvenilir olduğunu gösterir. Yazıyorsa sitenin altındaki altyapı sağlayıcı firma ismine bakılabilir. Ayrıca her ne sebeple olursa olsun, telefonda veya mesajla kimseye kredi kartı bilgisi verilmemeli.”

    Satıcılar da hedefte

    Sadece tüketicinin değil, site sahipleri ve satıcıların da dolandırıcılık mağduru olabileceğine vurgu yapan Çiğdemli, satıcının sitesinde mutlaka 3D Secure kullanması gerektiğini belirtiyor. 3D Secure, kredi kartıyla yapılan alışverişe SMS ile onay verilmesidir. Bu tüketici kadar aslında satıcıyı korumaya yöneliktir. E-ticarette karşılaşılan müşteri dolandırıcılıklarına karşın satıcıyı korur. Bazı dolandırıcıların çalıntı kredi kartlarıyla alışveriş yapabildiklerini hatırlatan Çiğdemli, “Kartın gerçek sahibi alışverişe itiraz ettiğinde satıcı parayı bankaya geri ödemek zorunda, banka parayı hemen çekiyor zaten. Satıcı ise ürünü gönderdiğiyle kalıyor, 3D Secure onayı olmadığı için hiçbir hak iddia edemiyor. Bu şekilde mağdur olan çok sayıda şirket var” diyor.

    Altyapı yetersizlikleri sorun yaratıyor

    Altyapı yetersizlikleri konusunda da şirketleri uyaran Çiğdemli, “Biz artan trafiği sorunsuz yönetebilmek için bu yıl sunucu ve hat kapasitemizi daha da artırdık. Doğru altyapı yatırımı yapanlar ise indirim günlerinde normal bir gündeki cirosunun 10 katına kadar ciro rakamlarına ulaşabiliyor. Ayrıca altyapısında kampanya modülü olması da çok önemli, kampanya modülü olmayan siteler indirimli satış fırsatından yararlanamıyor” dedi. İndirim dönemlerinde bazı sitelerin belli başlı ürünlerde indirim yapıp yan ürünlere zam yaptıklarını da hatırlatan Çiğdemli’ye göre, müşteri bu tür art niyetli yaklaşımları hemen fark ediyor. İndirim değil bindirim yapıldığı algısı oluşursa, bu algı online alışverişe olan güveni de sarsıyor.

    NASIL KORUNURUZ?

    Çiğdemli, online alışveriş yaparken siber saldırıların hedefi olmamak ve güvenli alışveriş yapabilmek için şu ipuçlarını paylaştı:

    -Alışverişi kendi cihazlarınızla yapın. İster bilgisayarınız ister tabletiniz veya akıllı telefonunuz olsun, alışverişte kendi cihazınızı kullanın. Cihazın davranışındaki tuhaflıkları ayırt etmek sizin için çok daha kolay olacaktır.

    -Halka açık Wi-Fi noktalarından alışveriş yapmamaya çalışın. Her internet bağlantısı, online ödemeler için yeteri kadar güvenli değildir. Online alışveriş için çarşı ve alışveriş merkezlerindeki halka açık Wi-Fi noktalarını kullanmayın.

    -Kredi kartı veya sanal kredi kartı kullanın. Kredi kartı kullanarak yapılan satın alma işlemleri, vadesiz veya tasarruf hesaplarınızda tuttuğunuz paranızı kapsamadığından, daha güvenlidir. Hatta limiti sınırlanmış sanal kredi kartı kullanırsanız, riski minimize etmiş olursunuz.

    -Güvenlik yazılımınız güncel olsun. Halen yapmadıysanız, birden fazla koruyucu katmana sahip güvenilir ve güncel bir internet güvenliği çözümü yükleyin.

    -Online adres çubuğunu her zaman kontrol edin. Tanınmış bir siteyi gördüğünüzde bile tedbiri elden bırakmayın. Dolandırıcılar orijinal emsalleriyle neredeyse tamamen özdeş olan sahte web siteleri oluşturabilirler. Gözünüz URL’nin yani adres çubuğunun üzerinde olsun. Sahte siteler, taklit etmeye çalıştıkları resmi sitelerden farklı internet adresleri kullandıkları için kolayca tespit edilebilirler.

    -Alışverişten sonra ekstrelerinizi kontrol edin. Banka ve kredi kartı hesap bakiyelerini kontrol etmek, özellikle normale göre yoğun alışveriş yapılan dönemlerin ardından her zaman iyidir.

    Ticimax.com

    Uzaktan Çalışanların Davranışları İşletmeleri Riske Atıyor

    0
    Uzaktan Çalışanların Davranışları İşletmeleri Riske Atıyor

    Trend Micro yeni yayınladığı araştırmada uzaktan çalışanların davranışlarını mercek altına aldı. Trend Micro adına bağımsız araştırma şirketi Sapio Research tarafından yapılan araştırmada çalışanların şifre koruması bulunmayan kişisel cihazlarından kurumsal bilgilere erişmesi, ekran gizlilik filtresi kullanmadan halka açık mekanlarda kritik iş bilgileri üzerinde çalışması gibi işletmeler için güvenlik tehdidi oluşturan pek çok davranış tespit etti.

    Bulut Güvenliği lideri Trend Micro, pandemi sürecinde çalışanların yüzde 78’inin evden çalışmaya geçtiği bu dönemde, çalışanların siber güvenlik yaklaşımlarını ve davranışlarını yakından incelemek için 27 ülkeden 13 binden fazla uzaktan çalışanın katıldığı bir araştırma gerçekleştirdi. Siber güvenlik stratejisinin önemli bir parçası olan insan davranışlarının incelendiği araştırmada, bağımsız Siber Psikoloji Uzmanı Dr. Linda K. Kaye ile birlikte çalışıldı. Araştırma sonucunda çalışılanlarda dört farklı davranış şekli olduğu ortaya çıktı.

    Araştırmada çalışanların yüzde 85’i, siber güvenlik bilincine sahip olduğunu ve kendi davranışlarının işletmeyi riske atabileceğinin farkında olduğunu belirtti. Buna göre çalışanların büyük bir kısmı dosya göndermek için onaylanmamış platformları kullanmanın, şirket işleri için iş dışı bir uygulama kullanmanın veya şüpheli e-postalara tıklamanın kurumsal güvenlik açısından riskli olduğunun farkında. Ancak tüm bu farkındalıklara rağmen yeni çalışma modelinin oluşturduğu riskler çeşitlenmeye ve işletmeleri risk altında bırakmaya devam ediyor.

    Araştırma sonucunda ortaya konulan belli başlı siber güvenlik tehditleri şu şekilde:

    WiFi’dan kaynaklanan sorunlar: Ankete katılanların yaklaşık beşte ikisi çoğunlukla kurumsal VPN kullanmaksızın halka açık WiFi kullandıklarını belirtti. Ayrıca çalışanların üçte birinin herhangi bir ekran gizlilik filtresi kullanmaksızın halka açık mekanlarda hassas iş belgeleri üzerinde çalıştığı ortaya çıktı.

    Çevrimiçi tehditler: Uzaktan çalışanların üçte birinden fazlası kurumsal dizüstü bilgisayarlarını kişisel amaçlar için kullanıyor. Bu durum kurumsal verilerin, torrent siteleri, onaylanmamış uygulamalar gibi güvenli olmayan platformlardan bulaşan kötü amaçlı yazılımlara maruz kalması anlamına geliyor. Ayrıca araştırmaya katılan uzaktan çalışanların beşte ikisi (yüzde 39) çoğunlukla iş için kişisel cihazlarını kullandıklarını kabul etti.

    Gölge BT (Shadow IT): Uzaktan çalışanlar iş veya kişisel cihazlarına çeşitli uygulamaları yükleyerek profesyonel işleri için kullanabiliyor. Bu da gölge BT’nin katlanarak büyümesine neden oluyor. BT departmanlarının kontrolü olmadan, çalışanların iş verilerini kişisel cihazlar, çevrimiçi hesaplar gibi şirket veri merkezinin dışında depolamak ve bunlara erişmek için kendi seçtikleri uygulamaları, yazılımları ya da hizmetleri kullanmaları Gölge BT’yi (Shadow IT) BT departmanları için ciddi bir zorluk haline getiriyor.

    Uzaktan çalışanların kurumsal siber güvenlik zincirinin en zayıf halkası olduğu gerçeği, pandemi döneminde şirketlerin görmezden gelemeyeceği bir zafiyet halini aldı. Şirketlerin esnek çalışma modelini kalıcı hale getirmeye doğru ilerlediği bu dönemde, BT departmanlarının ve yöneticilerin güvenlik konusunda çalışanlarının davranışlarını belirlemesi ve buna göre de en uygun güvenlik uygulamalarıyla birlikte güvenlik stratejilerini yeniden planlamaya odaklanması önem kazanıyor.

    Depremde Belirsizlik Korkutuyor, Hazırlık ise Rahatlatıyor

    0
    Depremde Belirsizlik Korkutuyor, Hazırlık ise Rahatlatıyor

    İzmir’de meydana gelen, yüzden fazla kişinin ölümüne, binlerce kişinin de yaralanmasına neden olan deprem, bir kez daha bu alandaki eksiklikleri gözler önüne serdi. Depremle ilgili insanları en çok belirsizliklerin korkuttuğunu belirten uzmanlar, deprem öncesinde olası senaryolarla ilgili plan yapılmasını tavsiye ediyor. Uzmanlar, çocuklara yaşına uygun şekilde korkutmadan, oyunlar ve masallar eşliğinde mutlaka depremin bir doğal afet olduğunun anlatılmasını öneriyor.

    Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar, deprem anında bireylerin yaşadığı duygular, yapılmaması gereken ancak yapılan eylemlerin altındaki nedenler hakkında önemli bilgiler ve tavsiyeler paylaştı.

    Deprem şok etkisi yaratıyor

    Deprem anında kişiyi en çok korkutan ve kaygılandıran duygulardan birinin belirsizlik duygusu olduğunu ifade eden Gökpınar, “Deprem zaten hayatı tehdit eden bir unsur olmakla birlikte ne zaman olacağı, nerede olacağı, ne kadar süreceği ve şiddetinin ne kadar olacağı gibi birçok bilinmezliği de beraberinde taşıyor. Bu sebeple aslında hayatı tehdit eden bir doğal afet hem belirsizlik taşıyor, kişiler için şok etkisi yaratan, zaman zaman ne yapacağını bilememesine ve tedbirleri bile uygulamaya engel olan bir duruma yol açıyor” diye konuştu.

    Panik duygusu riskli hareketler yaptırıyor

    İnsanların deprem gibi doğal afetlerde yaşadıkları çaresizliğe kontrol edememe duygusunun eşlik ettiğini belirten Gökpınar, “Bu durumlar kişiyi çok ürkütür. O anda kişiler ne olduğunu, nasıl bir güçle karşı karşıya kaldıklarını yani yaşadıkları durumu anlamlandıramayabiliyor. Sonucunca ciddi bir çaresizlik, kontrol edememe, kaygı ve korkularla baş başa kalınıyor. Öte yandan hayat üçgeni oluşturabilmek, deprem çantası var ise nerede olduğunu biliyor olmak bireyi bir nebze rahatlatıyor. Uzmanlar olarak bunları öneriyoruz ama o anda panik duygusu deprem anından balkona çıkmak, çok katlı binalarda dışarıya çıkmaya çalışmak gibi riskli davranışlara neden oluyor” dedi.

    Beyin savaş ya da kaç tepkisi veriyor

    Cemre Ece Gökpınar, stres ve korku anında beyinde bir tepki ortaya çıktığını belirterek şunları söyledi: “Bu savaş ya da kaç tepkisidir. Beyin, kişiye bir durumdan kaynaklı korku olduğunu ve bundan kaçması yönünde mesaj veriyor. Bu noktada aslında kişinin fizyolojisi de bu duruma kendisini hazırlıyor. Kalp ritminin ve kan basıncının artması gibi etkiler meydana gelebiliyor. O anda kişi kontrolü sağlayamadığında ve sağlıklı düşünmeyi gerçekleştiremediğinde yapılmaması gerekenleri yapıyor. Deprem anında aniden merdivenlere koşmaya başlaması, asansöre binmeye çalışmak ve balkondan atlamaya çalışmak gibi davranışları sergiliyor. Bu tamamen tedbirle paniğin birbirine karışmasıdır.”

    Korku ve kaygı bireyi koruyan hislerdir

    Klinik Psikolog Cemre Ece Gökpınar, “korkmak ve kaygılanmak son derece doğal duygulardır” hatırlatmasında bulunarak sözlerine şöyle devam etti:

    “Herkes deprem anında kaygılanır ve korkar, bu çok normaldir çünkü gerçekten o anda hayatı tehdit eden bir durumla karşı karşıya kalınıyor. Belirsizliklerle de korku hissediliyor. O yüzden depremden korkan, kaygılanan bireylere korkmamaları ve kaygılanmamaları yönünde telkinlerde bulunmuyoruz. Aslında korku ve kaygı bireyi koruyan hislerdir. Bir şeyden korktuğumuz ve kaygılandığımız zaman ona karşı önlemler alıp, dikkatli oluruz. Bireyi koruyan mekanizmalardır ve kötü duygular değildir. Fakat kontrol edilemediği, bireyin işlevselliğini bozduğu durumlar, artık uzmanların müdahale ettiği ve kontrol etmeyi öğretmeye çalıştığı durumlardır. Kişinin beyni bu korkuyu depremden haftalar, aylar sonra da aynı yoğunlukta taşıyabiliyor. Bu gibi durumlarda kişi evde tek başına kalamıyor, uyku ve yeme bozuklukları ortaya çıkıyor, işine odaklanamayabiliyor. Travma sonrası stres tepkileri devam edebiliyor. O tip durumlarda uzman müdahalesi gerekiyor.”

    Çocuklara masal ve oyunlarla anlatılmalı

    Depremin çocuklara somut bir şekilde özellikle oyunlarla, bu konuyla ilgili masallarla anlatılması gerektiğini ifade eden Gökpınar, “Yetişkinler olarak depremin ne olduğunu, deprem ülkesinde yaşadığımızı biliyoruz ama tüm bunlara ve yetişkin olmamıza rağmen çok korkuyoruz. Çocuklar bunu bilmiyorsa, ne olduğunu anlamlandıramıyorsa o zaman daha sarsıcı olabiliyor. O yüzden çocuklara mutlaka yaşlarına uygun bir şekilde anlatılması gerekiyor. Ailelere önerimiz, çocukları korkutmadan depremin bir doğal afet olduğu anlatılmasıdır” dedi.

    Bazı bireylerde suçluluk duygusu oluşuyor

    Depremi yaşamış bireylerin sonrasında korku ve kaygı dışında geliştirdiği birçok farklı duygunun olduğunu belirten Gökpınar, “Yakınlarını kaybetmiş olanlar intihar sürecine girebiliyor, bir öfke duygusu geliştirebiliyor. Bazı bireylerde ‘ben neden hayatta kaldım, neden o öldü’ ya da gibi yoğun suçluluk duygusu ortaya çıkabiliyor. Kişi hep kendine dönük, sorumluluk ve suç aramaya meyilli oluyor. Aslında hiçbir şekilde müdahale edemeyeceğimiz bir durum olmasına rağmen başkalarını suçlayabildiği, başkalarına öfkelendiği, sorguladığı ve inkar ettiği bir yas sürecine girilmesi çok normal ve muhtemeldir. Eğer bir kayıp varsa yas süreci, o kişinin kaybına yönelik psikolojik olarak geliştireceği durumlar gerçekleşebilir” uyarısında bulundu.

    Birey enkaz altında kaldığını idrak edemeyebilir

    Enkaz yerinin, enkaz altında kalan kişiler için de korku yaratan durumların aslında en fazla olduğu alan olduğuna dikkat çeken Gökpınar, “Çünkü kişi bir enkazın altında kaldıktan sonra o anda ne olduğunu ve yıkılma anını idrak edememiş de olabilir. Anlamlandırmada bir güçlük, şok yaşanabilir. Kurtulabilecek miyim gibi düşünceler, karanlık bir yerde olduğu için de sonucunda ne olacak gibi ciddi bir belirsizlik durumu ortaya çıkabilir” dedi.

    Ailece ve somut planla hareket edilmeli

    Cemre Ece Gökpınar sözlerini şöyle sonlandırdı: “Tedbir almakla panik yapmak arasında ciddi büyük bir fark vardır. Depremden etkilenen insanlara şunu önerebiliriz; tedbir aldıklarında eğer binada hasar yoksa ve eminlerse deprem çantaları hazır edilip aile üyeleri ile ne yapacaklarına dair somut planla hareket etsinler. Mümkün olduğunca kendilerine iyi gelecek bir uğraş edinip dikkat odaklarını değiştirerek kendilerini toparlamaya çalışabilirler.”

    Pankreans Kanserinin Radyasyon Tedavisinde 5 Yeni Gelişme

    0
    Pankreans Kanserinin Radyasyon Tedavisinde 5 Yeni Gelişme

    Dünyada her yıl 450 bin kişi bu tanıyı alıyor!Akıllı radyoterapi tedavide umutları artırıyor.

    Belirti vermeden ilerlese de, erken dönemde tanısı tesadüfen konsa da, tıptaki teknolojik gelişmeler sayesinde pankreas kanserinin tedavisinde de önemli adımlar atılıyor. Bu sayede pankreas kanseri için sarf edilen karamsar cümleler yerini umut verici açıklamalara bırakıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Enis Özyar, teknolojik gelişmelerin pankreas kanserinin radyoterapisi yöntemiyle tedavisinde ve kontrol altına alınabilmesinde büyük katkı sağladığını belirterek “Her seanstan önce hastanın manyetik rezonans görüntülemeleri alınıyor. Organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Hastaların bu yeni tekniklerden faydalanabilmesi için zamanında radyasyon onkolojisi uzmanlarına yönlendirilmesi büyük önem taşıyor” diye konuşuyor.

    Geç belirti veriyor

    Dünyada her yıl 450 bin kişi pankreas kanseri tanısı alıyor. Bu hastalık tüm kanserlerin yüzde 2.5’ini oluşturmasına karşın kansere bağlı ölümler açısından erkeklerde ve kadınlarda dördüncü sırada yer alıyor. Ülkemizde erkeklerde daha sık görülen bu hastalığın belirti vermeden ilerlediğini kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “Hastalık genellikle ileri evrelerde fark ediliyor. Belirtileri arasında kilo kaybı, sarılık, gazlı gaita, karın ve sırt ağrısı, hazımsızlık, bulantı ve kusma yer alıyor” diyor.

    Diyabetlilerde risk artıyor

    Pankreas kanserine yol açan faktörler ise tütün kullanımı, kimyasal ve ağır metallere maruz kalma, aşırı alkol kullanımı, şeker hastalığı ve diş eti hastalıkları olarak sıralanıyor. Hastalığın görülme sıklığındaki hafif artış nedeniyle obezite ve yaşlılığın risk faktörü olduğu düşünülüyor. Prof. Dr. Enis Özyar, bir çalışmaya göre 50 yaşın altındaki diyabetlilerde 3 yıl içinde pankreas kanseri olma olasılığının yüzde 1 olduğunu belirtiyor. Başka bir çalışmaya göre ise kandaki şekerin her 0,56 mmol/l artışı pankreas kanser sıklığını yüzde 14 oranında artırıyor.

    Gelişmeler ile tedavi güncelleniyor

    Tıpta yaşanan gelişmeler nedeniyle pankreas tedavisi de sürekli güncelleniyor ve tedavi, hastalığın evresine göre düzenleniyor. İlk evrede cerrahi yöntem uygulanıyor. Tümörün büyüklüğünün cerrahi açıdan sınırda olduğu ikinci evrede ameliyat öncesi kemoterapi ve radyoterapinin ameliyatın başarı şansını artırdığına işaret eden Prof. Dr. Enis Özyar, şöyle devam ediyor:

    “Son yıllarda radyoterapi uygulamaları halk arasında ‘noktasal ışınlama’ olarak bilinen stereotaktik ışınlama (SBRT) ile yapılıyor. Bu yöntem ameliyat sonrası kullanılmaz. Cerrahi yapılamayan ancak metastaz yapmamış hastalıkta tedaviye öncelikle kemoterapi ile başlanır ve takiben hastalık hala cerrahi yapılamıyorsa SBRT uygulanır. Metastatik hastalıkta tedavi kemoterapi ve immuno tedavidir. Ancak bu tedaviler, hastanın yaşam süresini uzatmayı hedefler.”

    MR görüntüleme ile gelen başarı

    Çevresinde mide, oniki parmak bağırsağı gibi hassas organlar olmasından dolayı pankreas kanserinde etkili yüksek doz radyoterapi kullanımından uzun yıllar boyunca çekince duyulduğunu kaydeden Prof. Dr. Enis Özyar, “akıllı radyoterapi” teknolojisi sayesinde radyoterapi kullanımında yeniliklere gidildiğini belirtiyor. Prof. Dr. Enis Özyar’ın verdiği bilgiye göre, klasik radyoterapi tedavisinden farklı olarak her seanstan önce hastanın MR görüntülemeleri alınarak organlardaki yer değişikliği saptanıyor. Işın verilecek bölge için yeniden planlama yapılıyor ve böylece hem tümörün yüksek dozda ışın alması sağlanıyor hem de çevredeki normal dokuların korunması mümkün oluyor. Ayrıca tedavilerde hareketli bir organ olan pankreasın hastanın nefesini tutmasıyla hareketsiz kalması sağlanıyor. Bu sayede stereotaktik ışınlamanın (SBRT) güvenle yapıldığını anlatan Prof. Dr. Enis Özyar, radyoterapideki gelişmelerin hastalara sağladığı faydaları beş ana grupta topluyor.

    • Lenf bezine sıçrayan ya da cerrahi olarak sınırda bulunan pankreas kanserlerinde ameliyat sonrasında kemoterapi ile birlikte yeni teknolojilerle radyoterapi uygulandığında tümörün kontrol oranları artabiliyor, ayrıca yan etkiler de eski tekniklerle uygulanan tedavilere göre azalabiliyor.
    • Cerrahi açıdan sınırda olan hastalarda cerrahi öncesi uygulanacak kemoterapi ve radyoterapinin yanı sıra SBRT uygulanması, hastaların ameliyatlarının daha başarılı olmasını sağlayabilir.
    • Ameliyat yapılamayan ancak uzak organlara metastazı da olmayan hastalarda ise kemoterapi sonrası uygulanan SBRT özellikle akıllı radyoterapi yöntemi ile uygulandığında tümörün lokal olarak kontrol edilebilmesinde yüksek başarı sağlar.
    • Ameliyat sonrası tekrarlayan ancak uzak organlara metastazı olmayan hastalarda uygulanacak kemoterapi ile eş zamanlı akıllı radyoterapi tabanlı ablatif yüksek dozlu tedaviler önemli hale geliyor.
    • Metastatik hastalarda pankreastaki lokal hastalığın neden olduğu şiddetli ağrıları azaltmak ya da durdurmak için akıllı radyoterapi ile uygulanacak SBRT önemli bir tedavi seçeneğidir.

    Spor ve Beslenme Arasındaki İlişki

    0
    Spor ve beslenme arasındaki ilişki

    Bugün spor ve beslenme arasındaki direk ilişki hakkında birşeyler not düşmek geldi içimden. Malum, yaşadığımız günlerin en önemli sorunlarından biri; hareketsiz kalmış olmak ve doğru beslenmenin nasıl mümkün kılınacağını bilmemek…

    Merhaba.
    Nasılsınız dostlar?

    Gerek Ülkemizde gerek tüm Dünyada insanlar, hayatın akışına kendilerini kaptırdıklarından ve oradan oraya koştururken spor yapmaya zamanları kalmadığından şikayet eder dururlardı. Maalesef son aylarda yaşam alanımızı kısıtlamasına sebep olan Covid-19 virüs salgınından önce de bu durum böyleydi. Halbuki gerekli- gereksiz birçok meşgalenin yanında direncimizi arttıran ve bağışıklık sistemimizi kuvvetlendiren egzersizlerin, yoga, pilates, fitness vb hareketleri hayatın bir parçası haline getirmek oldukça kolaydı aslında. Onca bahanenin yanında peki neden bu kadar önem vermeliyiz bu konuya diye soranlarınız olacaktır elbet…

    Şöyle açıklayayım. Dünyanın dinamikleri hızla değişiyor ve biz bu hızlı dönüşümün içinde hayatta kalabilmek, çalışma hayatımızı sürdürebilmek ve başarılı olabilmek için bedenimize dikkat etmek durumundayız. Zamanı kullanmanın önemi bu kadar ortadayken, en ufak bir hastalıkta verimsiz çalışmaya yol açan her türlü etkenden uzak durmak veya bir etkeni olası kılmamak gerekiyor. Başarılı, mutlu, yaptığı işe odaklanmış bireyler olmak; beslenme- spor- vücudun ihtiyaçlarını tam ve eksiksiz giderme üçlüsünü sağlayarak mümkün olabiliyor.

    Peki bunca detaya rağmen neden hala hareket etmeyi sevmediğimizi bilen var mı?

    Bence bizler beslenmenin ve sporun tam olarak neleri kapsadığını tam olarak anlamadığımız için de her iki kavrama gereken önemi vermiyoruz. Hadi gelin önce beslenmenin ne demek olduğunu bir kez daha gözden geçirelim.

    Beslenme; yaşamımızı sürdürebilmek, büyümek, gelişmek, sağlığı koruyabilmek veya yeniden kazanabilmek, gün içinde gerekli hareket ve aktiviteleri yapabilmek için besinlerin yeterli  (gerekli enerji) ve dengeli (gereksinim kadar) alınmasıdır. Besinler, 3 temel maddeden oluşur. Yağlar, karbonhidratlar ve proteinler bu 3 temel madde iken, bunların yanısıra mineral maddeler ve iz elementleri, vitaminler, aroma maddeleri ve sudan oluşan karışımlar da besin grubuna girmektedir.

    Dengeli beslenme

    Beslenmeyi en iyi koşullarda dengelemek adına da; uzun süre aç kalınmamalı, az az ve fakat sık sık yemek yenilmeli, fiziksel aktiviteler arttırılmalı, yağ tüketiminiz günlük enerji gereksinimiz %30′ unu geçmemeli, saf şeker, tuz, tuzlu gıda alımı azaltılmalı, posalı yiyecek alımı arttırılmalı, yenilen besinlerin temizliğine dikkat edilmeli, kalori alımı ve alkol alımı azaltılmalı, sigara içmekten vazgeçilmeli ve stresten uzak durmaya çalışılmalıdır. Kısaca kendi kendinizi eğiterek beslenme eğitimi yoluyla davranış değişikliğinin oluşturulabilmesi, hem bilgi düzeyinin geliştirilmesi, hem de beslenme ile ilgili tutum ve inanışların değiştirilmesi ile sağlanabilir.

    Vücuttaki toksinleri atmak, kan dolaşımını arttırmak sadece spor yaparak sağlanabilecek haller değildir elbet. Bunu da spor- beslenme dengesi ve bağı ile güçlendirmek mümkün…

    Spor ve beslenme

    Bu noktada farklı ihtiyaçlara farklı spor faaliyetleri ve beslenme teknikleri uygulamak gerektiği de aşikar. Şayet kilo vermek ve sıkılaşmak istiyorsanız spordan sonra protein ve karbonhidrat kökenli besinler tüketmeniz gerekir. Vücuttaki yağ kitlelerinden kurtulmaya niyetliyseniz, o zaman yağdan uzak gıdalara ve takviyelere ihtiyacınızın olacağını bilmeniz gerekir.

    Vücut geliştirmek için spor yapanlardansanız, yaktığınız yağların yerine protein konulması için protein ağırlıklı beslenmelisiniz. Karbonhidrata ise asla yönelmemelisiniz.

    Fitness ve yoga yapan bir bireyseniz, faaliyet öncesi hafif gıdalar, meyve, müsli ve yoğurt yiyebiliyorken faaliyet sonrası bol bol su tüketmeniz de hücrelerinize oksijen gitmesini sağlayacaktır.

    Her ne yiyorsanız yeyin, işlenmiş gıdalardan uzak durun, bol su için, gazlı, alkollü içecekleri olabildiğince almamaya ya da dozajını azaltmaya bakarak tüketin, yediklerinizi doğal üretim teknikleri ya da yöntemleri ile üretildiğini bildiğiniz yerlerden temin etmeye çalışın.

    Demiyorum size, uzman bir diyetisyen tutun ya da pahalı spor salonlarına yazılın. Ben diyorum ki; elinizden geldiği kadar teknoloji çağının tüm imkanlarını kullanarak sosyal medya, internet siteleri ya da tanığınız uzmanlar varsa onların verdiği tavsiyeleri dinleyin, uygulayın. Uyguladığınız yanlış bir hareket yahutta doğru bildiğiniz bi beslenme şekli hayat kalitenizi düşürecek, bedeniniz güçsüz bırakacaktır. Metabolizmanız hareket üzerine kurulu olarak yaratıldığı için hareketinizi en azından asansör kullanmak yerine merdivenleri kullanmak, araç kullanabileceğiniz halde yakın yerlere yürüyerek gitmek bile vücudu hareketlendirmek için yeterli olabilir.

    Güzel bir bedenim olsun, daha genç yaşlanayım, hayattan zevk alayım demek için bile değmez mi bu konularda hassasiyet göstermeye?
    Hadi, tam da mecburen evlerimizde kaldığımız şu günlerde can sıkıntısından abur cubur yemekten vazgeçelim, hadi yapacak hiçbir şey yokmuş gibi mutfakta yemek yapmalara doyamayan hallerimizden birazcık uzaklaşalım, işe gidebilenler varsa evine gelmeden 15 dakika olsa bile biraz yürüsün ve evine öyle girsin. Bir nefes koçu olarak, aldığınız her nefesin vücudunuza şifa, hücrelerinize oksijen, yediklerinizin kıymetli birleşimlerine aracı olmasını ümit ediyor, Ramazan ayınızın bereketli, sağlıklı ve huzurlu geçmesini diliyorum.

    Sevgilerimle

    Yazar;

    Arsal ŞEN
    Arsal ŞEN

    https://twitter.com/Arsalsennn?s=08

    https://www.instagram.com/arsalsen/?hl=tr

    Tedbirleri Almalı ve Rutin Yaşamdan Kopmamalıyız

    0
    Tedbirleri Almalı ve Rutin Yaşamdan Kopmamalıyız

    İzmir’de yaşanan deprem başta çocuklar olmak üzere yetişkinlerde ve toplum genelinde hemen herkesi psikolojik anlamda etkiledi. Sürekli depremi düşünmenin bireylerde ruhsal hastalıkların başlamasına yol açtığına dikkat çeken Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Gerekli tedbirlerin alınması ve rutin hayattan kopulmaması şart. Özellikle çocuklar gözlem yaptığı için anne ve babaların depremle ilgili haberleri izlerken ve deprem anında soğukkanlı olması, deprem gerçeğini uygun bir beden diliyle anlatmaları gerekiyor” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, depremi psikolojik açılardan değerlendirdi.

    Bazı bireyler depremi düşünerek yaşıyor

    Depremle yaşamak gerçekten zor bir duygu diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Böyle bir durumda ne yapmamız gerekiyor? Bazı kişiler 24 saat devamlı depremi düşünüyor. Onu düşünerek yaşıyorlar. Tek ilgi odağı bu olduğu için kaygılarını, korkularını kontrol edemiyorlar ve ruhsal hastalıklar başlıyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘Ruh hastalıkları bozuklukları pandemisi bekleniyor’ diye açıklaması var. Bunun üzerine bir de deprem geldi” diye konuştu.

    Çocuklara deprem gerçeği anlatılmalı

    Deprem ülkesi olduğumuz için psikolojik olarak da depreme hazırlanmamız gerektiğinin altını çizen Tarhan, “Özellikle çocuklar önemli çünkü onlar anne babaya bakarlar. Özellikle 5-6 yaşındaki gerçeklik duygusu gelişmemiş çocuklar deprem haberi izlerken veya deprem olduğu zaman anne ve babalarını gözlemlerler. Anne ve baba soğukkanlıysa, rahatsa çocuk da soğukkanlı olur. Eğer ebeveynler çocuğun yanında değil uzaktaysa böyle durumlarda çocuk daha çok korkar. Böyle durumlarda yanında anneanne ve babaanne gibi güven veren kişilerin olması gerekiyor. Çocuk erişkinleri taklit ederek rahatlıyor ya da korkusunu gideriyor. Ebeveynleri kaygılıysa çocuk daha çok kaygılanıyor. O yüzden çocuğu haberlerden, bu gibi durumlardan uzaklaştırmak yerine böyle bir gerçek var demeleri gerekiyor” dedi.

    Deprem anı için beyin egzersizleri yapılmalı

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ‘Türkiye deprem bölgesi olduğu için neredeyse her yıl farklı yerlerde oluyor. O yüzden deprem anında neler yapılabileceği ile ilgili çocuklarla birlikte beyin egzersizleri yapılmalı’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

    “Hiçbir şey yapmamak belirsizliktir ve kaygıyı arttırır. Ayda ve Elif bebek kurtuldular. Yani güvenli bir şekilde olursa en kötü durumda bile kurtulabiliyor. Çocuğa grip olduğunda nasıl aşı yapılıyorsa psikolojik, şiddet aşısı gibi deprem olduğu zaman ne yapacağını öğretmemiz gerekiyor. Bir şeyler yapılabileceğini bilmesi çocuğu rahatlatır. Tedbirimizi alacağız, deprem yok gibi yaşamaya devam edeceğiz.”

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Rutinden kopmak kaygıyı artırıyor”

    Deprem çantasının edindikten ve depremle ilgili önlemlerin aldıktan sonra günlük yaşama, işlere devam edilmesi gerektiğine dikkat çeken Tarhan, “Rutinden koptuğumuz an kaygı artıyor. Bu sefer ruh sağlığı bozuluyor ve hayat yaşanılmaz oluyor. Depremi düşman gibi görmek büyük bir kaygıya sebep oluyor. Anne ve babalar ‘Deprem bir gerçektir, bu gerçeği kabul edelim, bundan gelecek tehlikeye karşı tedbirimizi alalım, hayattaki yolumuza devam edelim’ düşüncesiyle ilerlerse çocuk da o şekilde kabulleniyor. Ayrıca küçük yaşta stres yönetimini öğrenmiş oluyor. Bu aynı zamanda psikolojik sağlamlık eğitimidir. Bu eğitimi deprem bölgesinde veya hastalık durumunda travma yaşayan çocuklara vermekte fayda var. Özellikle çocuklar açısından ve tabi ki yetişkinler için de psikolojik sağlamlık önemli” dedi.

    Yakınını kaybedenlere yalnız olmadığı hissetirilmeli

    ‘Elif’in parmak tutmasını hepimiz gördük. Sembol bir fotoğraf oldu’ diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan sözlerine şöyle devam etti:

    “İnsanın o anda en büyük ihtiyacı bağlanma ve yalnızlığını giderme ihtiyacıdır. Güvende hissetmek çok önemli. Yakınını kaybeden birisi yalnız olmadığını hissetmeli. Bunun için bizim kültürümüzde 40’ıncı gün, 52’inci gün gibi yöntemler geliştirilmiş. Bunların arka planında yakınını kaybedenlere yalnız değilsin mesajı veriliyor. Bazıları böyle durumlarda hemen ilaç vermeyi deniyor. Halbuki bu bir acıdır, kişi o acıyı yaşamazsa ve örterse daha sonradan başka türlü çıkıyor. Bu bir travma. Travma sonrası bizim uyguladığımız büyüme ölçeği var Bu ölçekte travmayı doğru karşılayıp karşılamadığı sorulur. Bazıları da tamamen yok sayıyor ama beyin o travmayı unutmuyor. En ufak bir travmada ortaya başka türlü çıkıyor.”

    Çocuklara beden dili ile anlatılmalı

    Çocukta korku duygusunu arttırarak, pişmanlık, suçluluk yahut da dehşet duygusu uyandırılarak verilen eğitimin tehlikeli olduğunu belirten Tarhan, “Trafikte nasıl kırmızı ışıkta geçmemenin bir kural olduğunu anlatıyorsak çocuğa bunun da bir kural olduğunu o şekilde anlatmalıyız. Abartılı davranıldığı zaman çocukların rüyalarına girmeye başlıyor. Çocuk bunu taşıyamaz, abartmaya gerek yok. Çocukta korku ve panik duygusu uyandırmadan beden diliyle anlatmalıyız. Beden dili çok daha önemli” ifadelerini kullandı.

    Deprem anında yukarı katlar daha güvenli

    Tarhan, “Yalova depremi olduğu zaman herkes dışarı çıkmaya çalışırken Japonlar yukarı çıkmaya çalışmış. Depremde giriş katlar değil yukarı katlar daha güvenlidir. Burada esas dikkat edilmesi gereken binaların sağlam olup olmadığı. Deprem öldürmez, kötü inşaat öldürür. Kişi yaşadığı yer güvenliyse, tedbirini alacak depremi de unutacak. Ama yeni bir yere girdiyse ve yakın zamanda da deprem olduysa özellikle o zaman kişinin ‘Burada deprem olursa ne yapabilirim?’ diye düşünebilmesi gerekiyor” dedi.

    Narsistik kişiler hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, depremden sonra hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eden insanların olduğunu ifade etti ve sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu da bir savunma sistemidir, kaçıştır. Aslında onlar en çok korkan, empati yoksunu, benmerkezci ve narsistik özellikleri fazla olan kişilerdir. Depremle yüzleşmekten korktukları için de bu şekilde davranıyorlar. Toplumda böyle insanlar olur ama önemli olan bu kişilerin az olmasıdır. Türkiye bu konuda gerçekten dünyaya örnek olacak nitelikte. Enkaz alanlarında çalışanların hayat kurtardıklarında ağladıklarını görüyoruz. Bu özellik dünyanın pek çok yerinde bulunmaz. Bu özellikleri çocuklara da küçük yaşta öğretmek gerekiyor. Böyle durumlarda haberleri izlemesin diye çocuğu odaya kaçırmaktan daha önemlisi, ‘böyle bir durum olsa biz ne yapmalıyız, bak oradaki insanlar nasıl yardım ediyor’ diye çocuğa bilgi vermektir. Yanlışı ve doğruyu konuşma yöntemiyle çocuğumuzla büyük insan gibi konuşmalıyız. Ama ondan büyük insan gibi anlamasını beklememeliyiz. Bunu yaparsanız emin olun o çocuk erken yaşta olgunlaşan bir çocuk olur. Hem çocukluğunu yaşar hem de hayatı öğrenir.”

    Pandemi Sürecinde Organ Bağışı Hakkında Bilinmesi Gerekenler

    0
    Pandemi Sürecinde Organ Bağışı Hakkında Bilinmesi Gerekenler

    Beyin ölümü gerçekleşmiş her 4 kişiden yalnızca birinin organları bağışlanıyor.Nakil olacak hastalar da endişeli bağışçılar da…

    SPOT 1: Prof. Dr. İbrahim Berber “Bekleme listesindeki hastaların bir kısmı kendilerine virüs bulaşacağı endişesiyle tedavilerini yarıda kesiyor ve organ nakli olmaktan çekiniyor.”

    SPOT 2: Prof. Dr. İbrahim Berber: “Gerek canlı vericiden gerekse beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapılan organ nakillerinde rutin testlerin yanı sıra, Covid-19 antijen-antikor testlerinin yapılması, izolasyon önlemlerine uyulması, süreci kontrollü hale getiriyor.”

    ANA YAZI

    Organ yetmezliğine bağlı ölümler tüm dünyada giderek artıyor. Organ nakli besleme listeleri ise gün geçtikçe uzuyor. Ülkemizde de 26 bin 742 kişi her an bağışlanabilecek bir organla yaşama yeniden tutunmanın hayalini kuruyor. Ancak organ bağışının istenen düzeyde olmamasının yanı sıra Covid-19 pandemisi de organ bekleyen hastaları çok olumsuz etkiliyor. Beyin ölümü bildiriminde ve buna bağlı olarak organ bağışı sayısında azalma olduğuna dikkat çeken Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi’nden İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır ve Acıbadem International Hastanesi Organ Nakli Merkezi Bölüm Başkanı ve Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berber pandemi sürecinde virüs bulaşmayla ilgili organ bağışında bulunacak kişiler kadar organ nakli bekleyen hastaların da endişe duyduklarını belirtiyorlar. Organ nakli bekleme listesindeki hastaların bir bölümünün kendilerine virüs bulaşacağı endişesiyle tedavilerini yarıda kestiklerini ve organ nakli olmaktan çekindiklerini söyleyen uzmanlar, gereken önlemler alındığı takdirde pandemi sürecinde de nakil ameliyatlarının güvenli bir şekilde yapıldığını vurguluyorlar. Prof. Dr. Ülkem Çakır ve Prof. Dr. İbrahim Berber, organ nakli için kadavradan bağışların artması gerektiğine dikkat çekerek, şu bilgileri verdi:

    Organ nakli isteği, vasiyettir

    Tüm dünyada her yıl 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası’nda organ yetmezliği hastalarına yönelik duyarlılığı ve organ bağışına yönelik farkındalığı artırmayı amaçlayan etkinlikler gerçekleştiriliyor. Tedavisi yalnızca doku ya da organ nakli ile mümkün olan hastalıklar ya da kazalar, nakil gereksinimini oluşturuyor. Organ bağışı kişinin hayattayken kendi özgür iradesiyle, organlarının bir kısmının veya tamamının, ölümünden sonra başka hastaların tedavisinde kullanılmasının bir anlamda vasiyet etmesi anlamına geliyor. Organ bağışı, sadece ülkemizde değil, dünyada da ihtiyacın sağlanamadığı önemli bir sorun. O yüzden daha çok sayıda bağış yapılması gerekiyor. Peki, kimler organ bağışçısı olabiliyor? 18 yaşını aşmış, akıl sağlığı yerinde olan herkes organ bağışında bulunabiliyor. Organ bağışlamak, aynı zamanda başka birine can bağışlamak anlamına geliyor.

    Beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerden bağış oranı artmalı

    Ülkemizde böbrek, kalp, akciğer, karaciğer, pankreas ve ince bağırsak gibi organlar ile kalp kapağı, gözün kornea tabakası, kas ve kemik iliği gibi dokular başarıyla nakledilebiliyor. Nakil için gerekli organlar, beyin ölümü gerçekleşmiş kişilerin organlarının yakınları tarafından bağışlanması sonucu ya da gönüllü kişilerin canlı verici olmalarıyla elde edilebiliyor. Ülkemizde organ nakli bekleme listesinde yer alan 26 bin 742 kişinin bulunacak organla hayata yeniden başlamanın hayalini kurduğuna dikkat çeken Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır, şöyle devam ediyor:

    “2019 yılı rakamlarına göre geçen yıl gerçekleştirilen 5 bin 759 organ naklinin, 4 bin 381 tanesinin canlı vericiden, bin 378 tanesinin beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapıldı. Sağlık Bakanlığı verileri de beyin ölümü gerçekleşen her 4 kişiden yalnızca birinin organlarının bağışlandığını gösteriyor. Ülkemiz canlı vericili organ nakillerinde oldukça başarılı ancak organ bağışını desteklemenin en iyi yolun, beyin ölümü gelişen kişilerden alınacak organların artırılması ile mümkün olabilir.” Zorlaşan yaşam koşulları ve yaşamak zorunda olduğumuz zor zamanların organ nakline olan hassasiyetimizi azaltmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Ülkem Çakır, sözlerini “Unutmayalım ki bırakacağımız en güzel miras hayatta iken yapacağınız organ bağışıdır” çağrısıyla bitiriyor.”

    Hem hasta hem bağışçı endişeli!

    Organ bağışındaki sorunlara son dönemde Covid-19 pandemisi nedeniyle yenilerinin eklendiğini kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berber, “Mart ayından itibaren pandemiye maruz kalan ülkemizde, yılın ilk 10 ayında gerçekleştirilen 3 bin 137 organ naklinin, 2 bin 683 tanesi canlı vericiden, 454 tanesi ise beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapıldı. Yoğun bakım yataklarının pandemi hastalarına ayrılmak zorunda kalınması beyin ölümü bildirimini ve dolayısıyla bağış sayılarını azalttı” sözleriyle önemli bir noktaya dikkat çekiyor. Bekleme listesindeki hastaların bir bölümünün de kendilerine virüs bulaşacağı endişesiyle tedavilerini yarıda kestiğini ve organ nakli olmaktan çekindiğini ifade eden Prof. Dr. İbrahim Berber, gerekli önlemler alındığı takdirde nakil ameliyatlarının da güvenli bir şekilde yapıldığını vurguluyor. “Gerek canlı vericiden gerekse beyin ölümü gerçekleşmiş vericiden yapılan organ nakillerinde rutin testlerin yanı sıra, Covid-19 antijen-antikor testlerinin yapılması, izolasyon önlemlerine uyulması, süreci kontrollü hale getiriyor” diyerek, hastaların operasyon sonrası yakından takibinin de önem taşıdığını söylüyor.