Bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı probiyotik mucizesi
Dünyada sağlıklı beslenme trendi yükselişini sürdürürken, hem besleyici hem de fonksiyonel ürünler öne çıkıyor. Tüketicilerin beklentilerini dikkate alan Eker, sunduğu sağlıklı beslenme vaadi doğrultusunda probiyotik ürünler üretiyor. Eker’in probiyotik yoğurdu, sindirim ve bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olurken aynı zamanda yoğurt severlere doyumsuz bir lezzet deneyimi yaşatıyor.
Vücut için fayda sağlayan probiyotik içerikli ürünler, sağlıklı beslenmek isteyenler tarafından her geçen gün daha çok tercih ediliyor. Türkiye’nin ilk probiyotik sofra yoğurdu olma özelliğini taşıyan Eker Probiyotik Yoğurt, sofralara lezzet katarken sağlık dolu içeriği ile bağışıklık sisteminin güçlenmesine destek oluyor. Tüketiciler Eker Probiyotik Yoğurt sayesinde, yararlı probiyotiklere kolayca ulaşma fırsatı buluyor.
Daha sağlıklı bir metabolizma için en doğru ürünlerle beslenmek isteyenlerin beğenisine sunulan Eker Probiyotik Yoğurt, el değmeden, hijyenik ve hava ile temas olmayan fabrika ortamında hazırlanan 500 gramlık paketler halinde tüketicilerle buluşuyor.
Neden probiyotik yoğurt yemeliyiz?
Metabolizma için bir koruma kalkanı oluşturan probiyotikler, vücut sağlığının korunmasına katkı sağlayan yararlı mikroorganizmalar olarak tanımlanıyor. Sindirim sisteminin düzenlenmesinden, bağışıklığın artırılmasına kadar vücuda pek çok yararlı etki sağladıkları biliniyor. Bağırsaklarda yaşayan yararlı bakteriler; hastalıklardan korunmaya ve hastalıkların ilerlemesinin önlenmesine yardımcı oluyor. Probiyotikler ise bağırsaklardaki bu yararlı bakterilerin artmasına, zararlı bakterilerin ise azalmasına yardımcı oluyor.
Türkiye’yi 43 yıldır lezzet ve tazelik ile buluşturan Eker’in probiyotik ürün ailesinde ayrıca probiyotik ayran ve probiyotik kefir ürünleri bulunuyor.
Probiyotik ürün ailesini geliştiren Eker, yeni lezzetlerle tüketicilerin karşısına çıkmaya devam edecek.
Yeni yılla birlikte doğal afetler, savaşlar, göçler, kazalar derken son olarak tüm dünyada hızla yayılan yeni bir salgınla, korona virüs ile tanıştık. İlk olarak Çin’in Wuhan şehrinde görülen bu virüs, son zamanlarda ülkemizi de etkisi altına aldı. Peki, bu salgınla nasıl mücadele etmeliyiz? Biruni Üniversite Hastanesi’nden Uzman Psikolog Elif Sağlam ruh sağlımızı koruma yöntemleri konusunda bilgi verdi.
Psikolog Elif Sağlam
Hayatımıza bir anda giren ve bir süre daha etkisini sürdüreceği düşünülen koronavirüs hakkında yeterince bilgi sahibi değiliz. Bu salgının ülkemizde ne boyutlara ulaşabileceği bilinmezken, halen bir tedavisi de bulunmuyor. Kişisel hijyen, sosyal mesafe gibi beden sağlığımıza yönelik önlemleri alırken ruh sağlığımızı da ihmal etmemek gerekiyor.
Geleceğe dair bu belirsizlik ortamı, toplumsal olarak kaygı düzeyimizi de etkiliyor.
Belli düzeyde kaygı bizi korur !
Kaygı bizi koruyan, tehditlere karşı duyarlı hale getiren, hayatta kalmamıza yarayan bir duygudur. Bunun yanında kaygının düzeyi, işlevselliğini önemli ölçüde etkilemektedir. Kaygı, belli bir düzeye kadar kendimizi korumak, bilgi edinmek ve önlem almak için motivasyon sağlarken, kişisel hijyen ve sosyal izolasyon gibi önlemlere karşı hassasiyet göstermemizi sağlar.
Aşırı kaygı ve stres bağışıklık sistemimizi olumsuz etkiler
Kaygı bizi koruyacak düzeyin üzerine çıktığında ise sağlığımızı olumsuz etkilemeye başlar ve hastalığa direnme gücümüzü kaybederiz. Yoğun stres, bağışıklık sistemimizi düşürdüğü için birçok hastalığa yakalanma ihtimalini de arttırır. Hastalıktan korktuğumuz için kaygılanıp, bu kaygıyı aşırı düzeyde yaşadığımızda yoğun bir strese maruz kalarak hastalığa daha da açık bir hale gelmiş oluruz.
Gerçek dışı bilgiler kaygı düzeyimizi arttırır!
Bu süreçte kaygımızın en çok artmasına sebep olan durumlardan biri, sosyal medyada yayılan gerçek dışı bilgilere çok sık maruz kalmamız. Her gün yeni felaket senaryolarının yazıldığı, doğru bilginin yanlış olandan ayırt edilmesinin çok güç olduğu kaynaklardan bilgi edinmeye çalışmak, bu süreçte psikolojik olarak bireylerin kaygı düzeyini arttırırken, toplumsal olarak da panik halinin yaşanmasına neden olmakta. Bu nedenle güvenilir kaynaklardan bilgi edinmek önem taşıyor.
“Bana bir şey olmaz” ya da “Kesin beni bulur” demeyin!
Hastalığa yakalanma ihtimalini küçümseyerek “Bana bir şey olmaz” düşüncesiyle kişisel tedbirleri almamakla, “Kesin beni bulur” düşüncesi ile hayatı sadece bu hastalıktan ibaretmiş gibi algılamak da işlevsel olmayan kaygı düzeyleridir.
Sağlıklı olan kaygı düzeyi ise, gereken önlemleri almamız için gerekli motivasyonu sağlamalı, aynı zamanda günlük işlevleri bozmayacak düzeyde olmalıdır.
Bu salgına karşı göstermemiz gereken mücadelede beden ve ruh sağlığının bir bütün olduğu unutulmamalıdır. Bedenimizi tehditlerden korumaya yönelik alınacak tedbirlerin yanında, ruh sağlığımızı korumaya yönelik öneriler de oldukça önemli.
Peki, bu süreçte ruh sağlığımızı korumak adına neler yapılabilir?
Sosyal desteği sürdürün
Teknolojiden ölçülü faydalanmanın tam zamanı! İnternet ve telefonları kullanarak sevdikleriniz ile iletişimi evden sürdürmeye devam edin.
Sosyal medya takibini azaltın
Yalnızca güvenilir kaynaklardan gündemi takip edin; doğruluğu kesin olmayan bilgilerin paylaşımına katkıda bulunmayın.
Kaygınızı arttıran konuşma ve kişilerden uzak durun
Bunun yerine hobilerinize vakit ayırın; kitap okuyun, film izleyin, müzik dinleyin, stresten uzak durun, kalabalık ortamlara girmeyin.
Kendinize zaman ayırın
Öncesinde yeterince vakit bulamadığınız işleriniz ve ilgi alanlarınıza yönelmenin tam zamanı! Evde kalmayı kendinize zaman ayırmak için fırsata dönüştürün.
Sağlığınıza vakit ayırın
Stres azaltıcı özelliği olan nefes ve gevşeme egzersizleri yapın, spor yapın, uyku düzeninize dikkat edin, sağlıklı beslenin, bol sıvı tüketin ve kişisel hijyeninize her zamankinden daha fazla dikkat edin.
Dünyadaki salgının hızla yükseldiği bu dönemde, hamileliğinin son aylarını yaşayan hamile kadınlar yüksek stresin eşiğinde. Önümüzdeki gün ve haftalarda binlerce anne bebeğini doğuracak. Peki gebelikte koronavirüs ne anlama gelir, bebek bekleyen anneler ne yapmalı?
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Çağlar Helvacıoğlu, koronavirüs ve hamilelik hakkındaki en son bilgileri sizler için kaleme aldı.
Hamileyken koronavirüs için daha fazla risk altında mıyım?
İyi haber: Kadınların koronavirüse ortalama sağlıklı bir yetişkinden daha duyarlı olduğuna dair bir kanıt yok.
Kötü haber: Hamilelik sırasında koronavirüsün size bulaşması durumunda, pnömoni gibi ciddi solunum problemlerine yol açabilir ve bu nedenle daha savunmasız hale gelebilirsiniz. Bunun nedeni, hamile kadınların kalp atış hızlarının artması, akciğer kapasitesinin azalması ve “dağınık bağışıklık sistemleri” diye tanımlanan durumdur. Böyle bir durumda düşük ve erken doğum riski daha yüksek.
Şimdiye kadar, Covid-19 ile ilişkili anne ölümleri hakkında herhangi bir rapor bulunmuyor. Fakat benzer virüsler olan SARS-CoV ve MERS-CoV enfeksiyonlarının gebelerde yüksek ölüm oranlarıyla seyrettiğini biliyoruz.
Koronavirüs bebeğim için ne anlama geliyor?
Daha iyi haber: Şimdiye kadar virüs amniyotik sıvı, kordon kanı, plasenta dokusu veya anne sütünde tespit edilmedi. Bu yüzden görünüşe göre ‘dikey bulaşma’ yok (yani fetüsünüze geçmiyor).
Hamileysem virüsten kendimi nasıl korumalıyım?
Hamile kadınların mümkünse evden çıkmamaları gerekir. Eğer mecburi bir seyahat durumu söz konusu ise Çin kaynaklı kılavuzlarda gebelerin hastane ve yüksek riskli yerlere girerken kesinlikle maske ve benzeri koruyucular takmaları gerektiği bildirilmektedir.
Bağışıklık sisteminizi en üst düzeye çıkarın ve yüksek enfeksiyon riski altında olduğunuz herhangi bir durumdan kaçının. Kalabalıklarda ve hasta insanların yanında bulunmaktan kaçının. Ellerinizi yıkayın.
Grip aşınızı henüz yapmadıysanız, çok geç değil. Grip aşısı hamilelikte ve emzirirken güvenlidir ve bu bağışıklık bebeğe geçer.
Doğum öncesi ziyaretlerimin bazılarını atlayabilir miyim?
Pandemi sırasında sağlıklı bir hamile kadının ne kadar tıbbi takibe ihtiyacı olduğu veya bunu almasının en iyi yolu hakkında çok iyi bilimsel kanıt yok.
Hamileliğin erken dönemindeyseniz, doktorunuza dört haftada bir görünmek yerine, altı haftada bir görmeyi tercih edebilirsiniz.
Dokuzuncu ayında bulunan ve sık sık doktor ziyaretleri ayarlayan kadınlar bile randevularını en aza indirmelidir.
Zor gebelikleri olan kadınlar için durum farklıdır. Ancak bu gene de çoğu hastanın risk profiline bağlıdır.
Komplikasyon riski yüksek olan kadınların daha sık ultrason izlemesine ihtiyacı olacaktır. Ancak, ekipmanlar doğru şekilde temizlense bile hastaneler bulaşma açısından yüksek risklidir. Bunlar dikkat edilmesi gereken çok önemli noktalardır.
Henüz hamile değilim ama deniyorum. En azından doğurganlık tedavilerime devam edebilir miyim?
Bu durum, süreçte nerede olduğunuza bağlıdır. 17 Mart’ta Amerikan Üreme Tıbbı Derneği, doğurganlık kliniklerinin ve doktorların Covid-19 krizi sırasında tüp bebek uygulaması, rahim içi döllenme ve yumurta dondurma gibi tüm yeni tedavi döngülerini askıya almasını önerdi.
Hamileyken koronavirüs semptomları geliştirirsem ne yapmalıyım?
Bu konuda sessiz kalmayın. Potansiyel virüse maruz kalma veya şüpheli belirtiler varsa, test edilmesi gereken bir kategoriye uyarsanız, kişisel doktorunuza başvurun ve bu testi yaptırmanız gerekip gerekmediğine bakın.
Gittiğiniz zaman maske takmıyorsanız ve solunum semptomlarınız varsa bir maske isteyin. Uzmanların sizi bir izolasyon odasına koymasını ve sizi diğer solunum sorunları ve muhtemelen Covid-19 için test etmelerini bekleyin. Semptomlarınız hafifse, muhtemelen kendi kendine karantinaya alma ve ‘kendinize grip olmuş gibi davranın’ talimatlarıyla sonuçları beklemek üzere eve gönderilirsiniz. Nefes almakta güçlük çekmeye başlarsanız, hemen doktorunuza telefon edin ve size söylediği yere gidin, bu da muhtemelen acil servis olacaktır. Siz ve bebeğiniz, tehlikeli bölgeden çıkana veya doğum yapana kadar hastanede yakından izleneceksiniz.
İster COVID için yapılan testte pozitif sonuç alın, ister sadece “araştırılan bir kişi” olun, doğuma girdiğinizde, kişisel koruyucu ekipmanların tamamının olduğu sınırlı sayıda sağlık çalışanının katıldığı negatif bir basınç odasına yerleştirilmeniz muhtemeldir.
Şüpheli veya COVID-19 pozitif olan birçok yeni anne için gerçek zorluk, bebek geldikten sonra başlar. Çin’den yayınlanan bazı bildiriler doğrulanmış COVID-19 olan anne ve yeni doğanın mümkünse ayrı bir izolasyon odasında, mümkün değilse; bebeğinden en az 6 metre uzakta tutan bir perde ile 14 gün boyunca bebeklerinden ayrı kalmalarını önermiştir. Bununla birlikte, bu durumun anneyle bağ kurma ve beslenme konusunda olumsuz etkileri de olabilir. Bu açıdan anne ve bebeğin bir arada tutulması önerilmektedir. Bu duruma fayda-zarar dengesine göre multidisipliner ekip tarafından karar verilmelidir. Virüsün, süt yoluyla bulaşmadığı göründüğü için, emzirme mümkündür – annenin temiz olması ve iyi şekilde maskelenmesi gerekir.
Ayrıca anne iyileşene kadar; banyo, bebek bezi ve ten teması gibi yeni doğan bakımının kısımlarını idare etmek için yakın bir akraba belirlenmesi istenebilir.
Sezaryen mi vajinal doğum mu?
Çin‘den bildirilen vakalarda, pozitif test sonucu sonrası doğum yapan kadınların neredeyse hepsinde sezaryen vardı. Sezaryen oranlarının fazla olmasında gebelerdeki solunum sıkıntısının rolü olduğu düşünülmektedir. Vajinal sekresyonun bebeğe geçiş riski yarattığına dair bir kanıt yoktur.
Hastane yerine evde mi doğum yapmalıyım?
Son birkaç haftada, ABD’de doğum ebeleri, Covid-19‘a yakalamaktan korkan kadınlar arasında büyük bir ilgi görüyor.
Uzman doktorlar, ebeler tarafından desteklenen evde veya bağımsız bir doğum merkezinde doğum fikrine mesafelidir. Örneğin, kanama veya solunum problemleri gibi acil bir durumda annenin veya yeni doğanın hastaneye nakledilmesi çok önemlidir.
Evde doğum, annelerin hastanede Covid-19‘a maruz kalma risklerinden kaçınmasına yardımcı olabilir, ancak ebe ile doğumun da riskleri olduğunu unutmamak gerekir.
Hamileyken akıl sağlımı nasıl korumalıyım?
Antidepresanların ve anti-anksiyete ilaçlarının fetüsünüz veya emzirdiğiniz bebeğiniz üzerindeki etkileri konusunda endişe etmenin zamanı değildir. Doktorlar ve araştırmacılar arasındaki fikir birliği, giderek kontrolden çıkan zihinsel sağlığınızın, amniyotik sıvınız veya sütünüzdeki Prozac veya Zoloft’tan çok daha tehlikeli olduğudur.
Acı çekiyorsanız, ilaç kullanma olasılığı hakkında mutlaka doktorunuza danışın. Danışmak ve bilgi almaktan çekinmeyin. Durumunuz ile ilgili doğru davranmak için doğru bilgiye sahip olmak şarttır.
İşte salgın döneminde zihin ve beden sağlığını korumanın yolları!
Ev izolasyonu, hastalık endişesi, aşırı tedbir, güvensizlik, stres, kaygı… Küresel salgın korona virüsün (Covid-19) fobisi de kendisi gibi hızla yayılıyor. Peki, endişeli ruh halinin akıl ve beden sağlığını derinden etkileyebileceği bu süreçten en az zararla çıkmak için ne yapmalı, nasıl önlem almalıyız? Uzmanlar uyarıyor: Paniklemeyin, kaliteli zaman geçirin, aşırıya kaçmayın…
Burcu Kök Kendirlioğlu
Bir yandan “virüs kapmayayım” endişesi, diğer yandan eve kapanmanın getirdiği bocalama hali, sıkıntı, arayış, stres, kaygılar… Küresel salgın koronavirüse yakalanma endişesinin en yüksek oranda yaşandığı günlerden geçiriyoruz. Geniş çaplı önlemlerle salgına dur demeye çalışılıyor. “Mecbur kalmadıkça evden çıkmayın” çağrılarıyla milyonlarca insan eve kapandı.
Peki bu yaşananlar sağlığımızı nasıl etkiler, korunmak için neler yapmamız gerekli? Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi Burcu Kök Kendirlioğlu zihinsel sağlığımızı korumanın yollarını, Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Özge Yılmaz ise nasıl beslenmemiz gerektiğini anlattı.
Önce zihin sağlığı
Küresel salgınların bireyler ve toplumlar üzerinde strese neden olabileceğini, korku ve kaygının bunalımı tetikleyebileceğini söyleyen Dr. Öğretim Üyesi Burcu Kök Kendirlioğlu, COVID-19 salgını sırasında görülebilecek ruhsal durumları şöyle sıraladı:
“Kendiniz veya sevdiklerinizin sağlığıyla ilgili korku ve endişe, uykusuzluk ya da aşırı uyuma hali, iştahsızlık ya da aşırı yeme isteği, dikkati toparlamakta ya da konsantre olmakta zorluk, kronik sağlık sorunlarının kötüleşmesi, alkol, sigara ya da diğer ilaçların kullanımının artması…”
Evde izole hayat sürerken dahi günlük rutinin devam ettirilmesini öneren Dr. Kendirlioğlu, evden çalışanların çalışma saatlerini işe gidiyormuş gibi planlayabileceğini söyleyerek, “Sürekli evde kalmak uyku saatlerinin kaymasına neden olabilir. Bunu engellemek için daha önceki yatış ve kalkış saatlerinizi uygulayın. Yemek rutininizi değiştirmeyin. Bu süreci kendinizi geliştirmek ve kendinize yatırım yapmak için bir fırsat olarak görmelisiniz” diye konuştu.
Koronafobiye dur demenin yolları
“Eğer hafif de olsa hastalık belirtileri varsa veya şüpheli kişilerle temas öyküsü varsa 14 gün kendinize mutlak izolasyon uygulayın” diyen Dr. Kendirlioğlu, bu süreçte herkesin zihinsel dayanıklılığını arttırması gerektiğini söyleyerek, yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:
COVID-19 ile ilgili konuşmaya ve dinlemeye gereğinden fazla maruz kalmayın. Tekrarlayan biçimde krizi konuşmak endişeye neden olur.
Bedeninize iyi bakın. Sağlıklı, dengeli yemekler yemeye çalışın.
Düzenli egzersiz yapın. Her sabah ev ortamında da basitçe yapabileceğiniz aerobik hareketler güne zinde başlamanızı sağlar. Endişe ve kaygınızı da yatıştırır, moralinizi yerine getirir.
Uyku saatlerinize dikkat edin.
Alkol ve sigaradan kesinlikle uzak durun.
Rahatlamak için bu durumun geçici olduğunu kendinize sık sık hatırlatın. Normal yaşamınıza dönmek, kendinizin ve çevrenizdekilerin moralini yüksek tutmak için sevdiğiniz aktiviteleri birlikte yapmaya çalışın.
Telefon ya da görüntülü konuşmayla arkadaşınız ya da aile üyenizle sık sık iletişime geçin.
Sadece virüs ya da salgınla ilgili konuşmayın. Neler yaptığınızı, gelecekle ilgili olumlu planlarınızı anlatın.
Evin dışına çıktığınızda kalabalık ortamlarda bulunmaktan ve toplu taşım araçlarını kullanmaktan kaçının, sosyal mesafeye dikkat ederek sağlıklı ilişkileri sürdürün. Kişilerle aranızda en az 1 metre mesafe olmalı.
Umut duygusunu koruyun ve olumlu düşünmeyi sürdürün.
COVID-19 hakkında sadece güvenilir bilgileri paylaşın. Doğru bilgileri paylaşmanız başkalarının korkularını yatıştırmanıza ve onlarla bağ kurmanıza da yardımcı olabilir.
Nefes ve gevşeme egzersizleri yapın. Sosyal mesafeyi koruyarak ve kendiniz ile çevrenizdekileri riske atmadan kısa süreli yürüyüşler yapabilirsiniz. Sürekli evde ve hareketsiz kalmak bir süre sonra isteksizliğe ve o da mutsuzluğa neden olabilir.
Diyetisyen Özge Yılmaz
Güçlü bağışıklık için sağlıklı beslenin
Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Diyetisyen Özge Yılmaz da virüsle savaş sırasında bağışıklık sisteminin güçlü olmasının önemine dikkat çekerek, beslenmeyle ilgili şu önerilerde bulundu:
Susamasanız bile gün içinde en az iki litre su içtiğinizden emin olun.
Tam tahılları tüketmeyi ihmal etmeyin.
Yoğurt, kefir, lahana turşusu tüketin.
Haftada en az üç kez kuru baklagillere, en az iki kez Omega-3 bakımından zengin balıklara yer verin.
Badem, yerfıstığı, ay çekirdeği, fındık gibi yağlı tohumlar bağışıklık sistemini destekleyen E vitaminlerine ağırlık verin.
Tüm dünyayı etkileyen Covid 19 virüsüne karşı koruyucu önlemler tartışılırken, uzmanlar halkı yanlış pastil kullanımına karşı uyardı:
Dünya Sağlık Örgütü’nün küresel salgın ilan ettiği coronavirüsün (COVİD 19) Türkiye’de de görülmesi virüse karşı alınacak önlemleri de artırdı.
Prof. Dr. Erdem Yeşilada
Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi ve Fitoterapi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdem Yeşilada, corona virüsten korunmak için nar, zerdeçal ve zencefil özütleri içeren pastilleri önerdi. Pastillerin doğru kullanılmadığı için etkisinin azaldığına dikkat çeken Prof. Dr. Yeşilada, boğazımızı Çanakkale Boğazı’na benzeterek, “doğru pastil kullanımı ile virüslerin akciğerlerinize inmesini önleyebilir ve virüsü boğazınızda hapsedebilirsiniz” dedi.
Yeşilada, doğru pastil kullanımı ile ilgili şu bilgileri verdi:
1- Pastil kullanımından sonra üzerine bir saat süreyle su içilmemeli.
2- Pastilin üzerine bir saat süreyle yemek yenmemeli.
3- Pastil ağızda çiğneyerek kısa sürede tüketmeye çalışmamalısınız, yavaş yavaş ağzınızın içinde çevirerek tüketmelisiniz.
4- Çocuklar pastil tadı keskin, acı geldiği için hemen yutmaya kalkabilirler. Bu nedenle dört yaşından büyük çocuklara pastili ikiye bölüp, yarım pastil verebilirsiniz.
5- Şekerli pastiller mikroorganizmaların gelişmesi için ortam yaratırlar. Bu nedenle “şekersiz” pastiller tercih edilmeli.
6- Nar, zencefil ve zerdeçal özütünden hazırlanmış şekersiz pastillerin virüsleri %85 oranında bloke ettiği klinik çalışmalarla ispatlanmıştır. Bu pastillerden günde 6 taneye kadar kullanabilirsiniz.
7- Özellikle kalabalık ortamlara girmeniz gerektiğinde, havaalanlarında, toplu taşıma araçlarında koruyucu önlem olarak pastil kullanabilirsiniz.
8- İyileştirici özelliği olduğuna inanılan tavuk suyu çorba ya da şekerli pastiller boğazda virüslerin yerleşimini kolaylaştırır ve onları besleyen bir ortam oluşturur. Tüketmeyin!
9- Virüsler arasında bizim kullandığımız mesajlaşma uygulamalarına benzeyen bir haberleşme sistemi vardır. Şekerli pastil ya da tavuk suyu çorba bu sistemi besler ve güçlendirir,virüslerin vücuda yerleşmesine sebep olur. Ancak bu nar, zerdeçal ve zencefil özütleri içeren fitoterapötik pastillerin bu ortamı bloke ederek mesajlaşma sistemini yok ettiği klinik çalışmalarda gösterilmiştir.
10- Bu kombinasyonun bir diğer özelliği de tükürükteki doğal mikrop öldürücü madde olan lizozimi 5 misli artırarak vücudun kendi savunma mekanizmalarını devreye sokmasıdır. Bu etki klinik araştırma ile kanıtlanmıştır.
Murat Yeşildere, Türkiye’de kadın istihdamının artması konusunda öncelikli yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi
Üst düzey yönetici araştırma şirketi Egon Zehnder‘in kıdemli ortağı, toplumsal cinsiyet eşitliği savunucusu, “Eyvah CEO Doğuruyor” kitabının yazarı Murat Yeşildere, kadın istihdamının önündeki en büyük engelin bilinçsiz önyargılar olduğunu söylüyor.
İş dünyasında kadın istihdamının artmasının aslında kadın konusu değil bir erkek konusu olduğunu vurgulayan Murat Yeşildere, “Sorun arzda değil talepte. Kadın istihdamının önündeki en büyük engel karar vericilerin bilinçsiz önyargılarında… Kadın yönetim kurulu üyesi atayarak yetkinlikten fedakarlık edeceğini düşünen üst düzey erkek yöneticilerin olması bu konunun önünde yer alan en büyük engel. Bu anlayışın değişmesi gerekiyor. Kadınla yetkinliği aynı cümlede kullanmakta zorlananlar var. O yüzden konu aslında kadın konusu değil erkek konusu. Şiddeti yaratan da erkekler, cinayet işleyen de erkekler, önyargıya sahip olan da erkekler. Konu aslında tamamen erkeklerle alakalı” diyor.
Türkiye’de güçlü bir kararlılık ve takip yok
Murat Yeşildere
2011 yılında SPK (Sermaye Piyasası Kurulu)‘nın hazırladığı kurumsal yönetim mevzuatında bağımsız yönetim kurulu üyelerinin getirilmesine ek olarak kadın üye olması konusuna da değinildiğini söyleyen Yeşildere: “Maalesef o dönemde bu öneriye hiç kimse uymadı. Kamuoyu Aydınlatma Platformu’na yolladıkları açıklamalarda, birçok halka açık şirket ‘Çok istedik ama hiç yetkin kadın yönetim kurulu üyesi bulamadık’ diyebildi. Geçen sekiz yılda farkındalık önemli ölçüde arttı. Ancak bu da yeterli değil ve olamadı. Biz Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu ile birlikte Bağımsız Kadın Direktörler inisiyatifini kurduğumuzda, halka açık şirketlerde yönetim kurullarındaki kadınların oranı %10 civarındaydı, geldiğimiz noktada, sekiz senede, oran %14’ün biraz üzerine çıktı. İngiltere bizimle eş zamanlı yola çıktı şimdi geldikleri oran %30’un üzerinde. İngiltere kota olmadan bu gelişmeyi sağlayan tek ülke. Ancak İngiltere’de bakan halka açık ve yönetim kurulunda kadın üye olmayan her şirketin Yönetim Kurulu Başkanı’na kişisel mektup yazarak, “bu utancı yaşayacak son şirket siz mi kalmak istiyorsunuz” diye sordu, tek tek takip etti. Türkiye’de ise böyle güçlü bir kararlılık ve takip maalesef yok. İngiltere’de 2-3 sene önce yeni bir mevzuat çıkardılar; buna göre, artık 250’den fazla çalışanı olan her şirket kadın ve erkek yöneticilerin ücret farklılığını raporlamak mecburiyetinde” dedi.
Değişim için şirketlerde kota şart
İstihdamda, özellikle yönetim kademesinde kadın sayısını arttırmak için pozitif ayrımcılığın çok fazla işe yaramadığının altını çizen Murat Yeşildere: “İnsanı konuşuyoruz, iki insan aynı değil ki.. Değişim için şirketlerin yönetiminde kota şart. Türkiye gibi ülkelerde iş dünyasında kadın yönetici oranının artması için kotalardan başka çözüm de yok gibi görünüyor. Dünyaya bakın, kadınların sayısını arttıran ülkeler hep kotayla çözmüş bu sorunu. Onun için ben pozitif ayrımcılık tarafında değilim; çok net regülasyonların, hedeflerin, kotaların yanındayım. Ancak kota konusuna da kadınlar temkinli bakıyor. Şöyle diyorlar, ‘Ben kota ile o yönetim kuruluna gireceksem, girmeyeyim, kadın olduğum için değil yetkinliğim için oraya girmem lazım’ diyor. Saygı duyuyorum söylediklerine, kadının bu cesur duruşuna ama erkek öyle bakmıyor. Bu önyargı değişmediği için yöneticiler de kendisine benzeyen erkekleri içeriye almaya başlıyor. Kadınların da daha pragmatik bakıp normalleşmeyi sağlaması lazım. Biz Türkiye’de bu işi % 50-50’ye getirdikten sonra, yani normalleşmeyi sağladıktan sonra kotaları kaldırmayı düşünebiliriz” diye ekliyor.
Biyolojik Saatle Sağlıklı ve Fit Kalmanın Yeni Formülü
Sağlıklı bir yaşam için yediğiniz gıdalar kadar bunların ne zaman yendiği de çok önemli! Vücut ritmine yani biyolojik saate uygun beslenme size ‘ruh, zihin, beden’ bütünlüğünde sağlıklı olma hali sağlar.
Vücudumuzdaki her hücre ve organ kendi içinde 24 saatlik ritme göre hareket eder. Buna sirkadiyen ritim veya biyolojik saat denir. Hormonlar, metabolizma, bağışıklık sistemi, bağırsaklardaki faydalı bakteriler ve uyku-uyanma döngüleri bu ritim sayesinde hassas bir dengede çalışır. Sirkadiyen ritimle hücreler ve organlar belirli zamanlarda dinlenir, belirli zamanlarda çalışır. Eğer organların dinlenmesine fırsat vermezseniz vücut ritminiz bozulur ve obezite, diyabet, kalp hastalıkları, tansiyon, psikolojik bozukluklar ve kronik hastalıklar tetiklenir.
16 Saat yeme, kalan 8 saatte 2 öğün ye!
Sirkadiyen Diyet fazla kiloları, pre-diyabeti ve yeni başlamış tip 2 diyabeti yok eden biyolojik saatimize uygun bir beslenme şeklidir. Bu beslenme modelinde sağlıklı kilo verme ve yağ yakımı yanında hücre yenilenmesi, organel disfonksiyonların onarımı ve yenilenmesi, doku onarımı, yaşlanmanın gecikmesi, egzersiz performansının artması gibi süreçler de hız kazanır.
Modern tıp sirkadiyen ritim ve aralıklı açlığın sırlarını henüz keşfetmeye başladı ama ayurveda ya da Çin tıbbı gibi birçok geleneksel tamamlayıcı tedavi sisteminde temel prensip sirkadiyen ritme dayanıyor.
Bu kitabı okuyun, işe ufak değişimlerle başlayın, sonucu iki ay içinde gözlemleyin. Yedi günlük diyet örneğiyle birlikte…
Prof. Dr. Metin Özata
Prof. Dr. Metin Özata
1958 yılında Burdur’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Burdur’da tamamladı. Ege Tıp Fakültesi’nde 5 yıl okuduktan sonra nakledildiği GATA Tıp Fakültesi’nden birincilikle mezun oldu. 1990 yılında İç Hastalıkları Uzmanı, 1992 yılında Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı, 1994 yılında doçent, 2003 yılında profesör oldu. 2008 yılında kendi isteği ile GATA’dan emekli oldu. Halen İstanbul’da serbest hekimlik yapmaktadır.
1986 yılında Federal Almanya’nın Wiesbaden Şehrinde USAF Regional Medical Center’de; 1992-1993 yıllarında Chicago Üniversitesi Endokrinoloji-Tiroid Bölümü’nde Prof. Dr. Leslie J. DeGroot’un asistanı olarak çalıştı.
Prof. Özata’nın, yaptığı bilimsel araştırmalar nedeniyle aldığı 16 bilim ödülünden bazıları şunlardır: 1998 yılı TÜBİTAK Bilim Teşvik Ödülü, 2001 yılı TÜBİTAK Türkiye Tıp Araştırma Ödülü, 1996 yılı Türk Diyabet Cemiyeti Prof. Celal Öker Bilim Ödülü, 1997 yılı Bayındır Tıp Merkezi Bilim Teşvik Ödülü, 2000 yılı Roche Tıp Ödülleri Yarışması Birincilik Ödülü, 2001 yılı Metabolik Sendrom X Bilimsel Yarışması Birinciliği Ödülü, 2003 yılı İstanbul Üniversitesi Bilim Ödülü, 2003 yılı Bayındır Tıp Merkezi Bilim Ödülü.
2018 yılında yapılan değerlendirmede, Türkiye’de tıp bilimine yön veren ilk 100 bilim insanı içinde 52. sırada yer almıştır.
Yurtdışındaki saygın tıp dergilerinde yayınlanmış araştırma makaleleri, tebliğleri ve Türkçe yayınlanmış kitapları vardır.
Haykkitap’tan yayımlanan kitapları:
16: 8 Sirkadiyen Diyet,(ortak yazarlı), Şubat 2020
Sağlıklı Hormonlar Mutlu Yaşam, Ağustos 2019
Yeni Akdeniz Diyeti (ortak yazarlı), Şubat 2019
Hayat Kurtaran Vitamin ve Mineraller, Eylül 2014
Glisemik İndeks Diyeti, Haziran 2013
Sağlıklı Vücudun Görünmez İşçileri, Nisan 2011
Naturel Zayıflama, Mayıs 2010
Uzm. Dyt. Gizem Keservuran
Uzm. Dyt. Gizem Keservuran
1984 yılında Eskişehir’de doğdu. Lise eğitimini Eskişehir Anadolu Lisesi’nde tamamladı. 2002 yılında Başkent Üniversitesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nü burslu kazandı ve 2006 yılında derece ile mezun oldu.
2006 yılında 7 ay The Life co Detox Center-Bodrum Türkbükü’nde Uzakdoğu ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde uygulanan detoks uygulamaları, arınma terapileri, well-being ve detoks uygulamaları üzerine çalıştı. Kaliforniya’dan gelen detoks uzmanı, egzersiz uzmanı ve ‘raw food’ aşçısıyla çalıştı. Ateş kullanmadan yemek hazırlama teknikleri üzerine yoğunlaştı.
2007 yılı itibariyle Başkent Üniversitesi İstanbul Hastanesi’nde hastane mutfağını oluşturdu, yapılandırdı. Obezite, diyabet, böbrek hastalarında beslenme tedavileri üzerine çalıştı. Tam kapsamlı Beslenme ve Diyet Kliniği’ni oluşturdu.
2008 yılında Acıbadem Sağlık Grubu yiyecek içecek hizmetlerinde yerini aldı. Michelin Yıldızlı aşçılarla çalıştı. Pasta mutfağından diyet yemeklerine, kalite denetim sistemlerinden hijyen standartlarının sağlanması ve korunmasına kadar geçen aşamalarda görev aldı.
2008 yılının ikinci yarısı Medicalpark Göztepe Hastane Kompleksi’nde yeni görevine başladı. Obezite kliniğinde Uzman doktorlar ile çalışmalarına başladı, obezitede cerrahi işlemler ve beslenme tedavileri, polikistik over, insülin direnci, hipoglisemi, hipotroid gibi metabolik hastalıklarda beslenme tedavilerini üstelendi. Bunların yanında onkoloji-kanser hastalarında özellikli beslenme tedavileri planladı, hasta yakınlarını bu konuda bilinçlendirdi. Organ nakli ve kemik iliği hastalarının operasyon öncesi ve sonrası beslenme tedavilerini planladı. Kalp-damar cerrahisi ve kardiyoloji ekipleri ile hastaların beslenme tedavi süreçlerini takip etti. Sindirim sistemi hastalıkları, reflü-gaz-şişkinlik-hazımsızlık şikâyetlerinde hastaların yaşam konforunu artıracak beslenme tedavileri geliştirdi.
2009 yılında Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı’nda Fitoterapi yüksek lisansına başladı ve gastroenteroloji ekibi ile Gastro-Fitodiyet kliniğini oluşturarak sindirim sistemi rahatsızlıklarında fitoterapi ve beslenme tedavisi uygulamalarına başladı.
2011 yılında master programını “onur derecesi” ile tamamladı ve doktora programına devam etti.
Akademik eğitim ve kariyer basamaklarının yanı sıra egzersizi beslenme ile bütünleştirerek profesyonel sporcular ve elit yüzücüler ile çalışmaktadır. Sporcuları müsabaka öncesi-sonrası-sırası antreman, dinlenme dönemleri ve beslenme süreçlerini planlayıp takip etmektedir.
Diğer yandan sosyal sorumluluk projeleri kapsamında çeşitli organizasyonlarda ‘Sağlıklı Beslenme Söyleşileri’ne katılıyor ve katılımcılarla keyifli sohbet eşliğinde doğru beslenme, yaşam vizyonu adımlarını paylaşıyor. Aynı zamanda Kurumsal şirketlere danışmanlık hizmetleri vermektedir.
‘16:8 Sirkadiyen Diyet’
Yazarlar: Prof. Dr. Metin Özata, Uzm. Dyt. Gizem Keservuran
Anne-babaların kış aylarında en büyük dertlerinden birinin çocuklarını solunum yolu hastalıklarından korumak olduğuna dikkat çekti
TÜSAD Çocuk Göğüs Hastalıkları Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Ayşe Tana Aslan, 4 önemli hatırlatmada bulundu. Aslan, ailelere hijyen, beslenme, temiz hava ve aşı konusunda tavsiyelerde bulundu.
Prof. Dr. Ayşe Tana Aslan
Çin’de ortaya çıkan Koronavirüs salgınının tüm dünyayı tehdit altına aldığı bu kış aylarında, anne ve babaların en büyük dertlerinden biri çocuklarını solunum yolu hastalıklarından korumak. Çünkü çocuklar kış aylarında solunum yolu hastalıklarından çok etkileniyor. Özellikle kreşe ve okula giden çocukların enfeksiyonlara daha açık hale geldiğini belirten TÜSAD Çocuk Göğüs Hastalıkları Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Ayşe Tana Aslan, ebeveynlere 4 önemli kuralı benimsemelerini tavsiye etti.
Prof. Dr. Ayşe Tana Aslan, çocukların solunum yolu hastalıklarından korunabilmesi için uyulması gereken bu kuralları şöyle sıraladı:
Çocuklara hijyen kurallarını öğretin. Özellikle yemek öncesi ve tuvaletten sonra el yıkama alışkanlığını kazandırın.
Çocukların dengeli beslenmesini sağlayın. Meyve sebze tüketmesine, bol sıvı almasına ve günlük D vitamini ihtiyacının karşılanmasına özen gösterin.
Çocukların temiz hava solumasına önem verin. Çocuklarınızı sigara içilen ortamlarda bulundurmayın. Hava kirliliğinin yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkarmayın.
Çocuklarınızın aşılarının eksiksiz olmasına dikkat edin. Grip aşısını da belirlenen takvime göre yaptırmayı ihmal etmeyin.
Bu uyarılarına açıklık getiren Aslan, çocuklarda, erişkinlerde olduğu gibi viral ve bakteriyel solunum yolu hastalıklarının sık görüldüğünü belirterek, şu bilgileri verdi: “Kış mevsiminde gördüğümüz enfeksiyonlar daha çok viral etkenli. Ancak daha sonra hastalığa bakteriyel etkenler de eklenebiliyor. Böylece hem viral hem de bakteriyel enfeksiyonlar birlikte görülebiliyor. Hava ve çevre kirliliği de kış aylında solunum yolu sağlığını olumsuz etkileyebiliyor.” Viral ve bakteriyel solunum hastalıkları, kapalı ve havalandırılmamış alanlarda kolaylıkla bulaşıyor. Burun akıntısı, boğaz ağrısı, halsizlik, ateş, hapşırık ve öksürük hastalık bulguları arasında yer alıyor.
Çocuk iyileşene kadar evde dinlenmeli
Özellikle kreşe ve okula giden çocukların solunum yoluyla bulaşan enfeksiyon hastalıkları ile karşı karşıya kaldığına dikkat çeken Aslan, sözlerine şöyle devam etti: “Ortamın havalandırılması, çocuklara sigarasız, dumansız ortamlar sağlanması, öksürük, hapşırık esnasında ağzın kapatılması, ellerin sıklıkla yıkanması alınması gereken önlemlerin başında geliyor. Meyve ve sebzelerin dengeli tüketilmesi, bol sıvı tüketilmesi ve günlük D vitamini ihtiyacının alınması bağışıklık sistemini güçlü tutarak hasta olma olasılığını azaltıyor. Bu arada hava kirliliğinin yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkılmaması öneriliyor.”
Ailelerin çocuklarda enfeksiyon bulguları başladığında hemen sağlık kuruluşuna başvurması gerektiğini vurgulayan Aslan, yapılması gerekenleri şöyle aktardı: “Hasta çocukların evde istirahat etmeleri, doktorların önerdiği ilaç tedavilerini kullanmaları, bol sıvı tüketmeleri sağlanmalı. Hasta çocukların iyileşene kadar okula gönderilmemesi diğer çocukların hastalık kapma riskini azaltıyor. Kapalı alanlara zorunlu olarak girilmesi gereken durumlarda, hasta çocuklarımıza maske takılması da gerekli önlemler arasında yer alıyor. Bu arada öpme, sarılma, elleri yıkamadan tokalaşma gibi eylemlerin de hastalık geçişini kolaylaştırdığı bilinmeli.”
Çocuklara grip aşısı yapılabilir
Son yıllarda tartışmaya açılan aşılarının önemini de vurgulayan Aslan, çocukluk çağı aşılarının tam ve eksiksiz olması gerektiğini söyledi. Aslan, “Çocuklara grip aşısı yaptırılmalı mı” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Mevsimsel grip aşıları 6 ayın üstündeki çocuklara uygulanabiliyor. Aşı ile geçirilen enfeksiyon sayısında ve ağırlığında azalma görülüyor. Mevsimsel grip aşıları Sağlık Bakanlığı’nın belirttiği o yıl için uygulama yönergesine uygun zamanlarda yapılabilir.”
Çocuklarda görülen romatolojik hastalıklarda erken tanı ve tedavi hayat kurtarıyor
Dünyada yaklaşık 350 milyon kişinin nadir bir hastalığı olduğu tahmin ediliyor. Nadir hastalıkların yarısı çocukluk döneminde görülmeye başlıyor ve çoğunlukla yaşam süresini kısaltıyor.
29 Şubat Dünya Nadir Hastalıklar Günü kapsamında “Çocukluk Çağı Romatizmal Hastalıklar” hakkında bilgi veren Çocuk Romatoloji Derneğihekimleri, çocuklarda tüm vücut sistemini etkileyen bu tür hastalıklarda erken tanı ve doğru tedavinin büyük önem taşıdığını vurguladı.
Nadir Hastalıklar Günü’ne dikkat çekmek için hazırlanan “Nadir Mustafa’nın Büyüme Yolculuğu” adlı animasyon video filmini tiyatro sanatçısı Yetkin Dikinciler seslendirdi.
Çocuk Romatoloji Derneği tarafından Novartis iş birliği ile, 29 Şubat Dünya Nadir Hastalıklar Günü vesilesiyle Türkiye’de nadir hastalıkları olan çocukların zorlu yolculuğuna dikkat çekmek ve kamuoyunda farkındalık yaratmak için “Nadir Mustafa’nın Büyüme Yolculuğu” adlı animasyon video projesi hayata geçirildi. İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Romatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Kasapçopur, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Romatoloji Uzmanı Prof. Dr. Seza Özenve tiyatro sanatçısı Yetkin Dikinciler’in destekleriyle hayata geçirilen projeyle, nadir çocuk Mustafa’nın gelecekteki mesleğini bulmak için çıktığı yolculuk anlatılıyor.
Çocukluk çağı romatizmal hastalıklarında düzenli tedavi hayati önem taşıyor
Prof. Dr. Özgür Kasapçopur
Çocukluk çağında, bilinen birçok ana hastalığın yanı sıra tam olarak bilinmeyen hastalıklar da ortaya çıkabiliyor. Bu hastalıkların tümü “nadir” ya da “yetim” hastalıklar olarak tanımlanıyor. Nadir hastalıkların çoğu çocuk romatoloji bilim dalının ilgi alanına giriyor. Çocuklarda hareket sistemini etkileyen romatizmal hastalıkların çocukların tümünde hareket yeteneğiyle birlikte diğer vücut sistemini etkilediğini belirten Prof. Dr. Özgür Kasapçopur, “Çocuklarda romatizma her yaşta görülebilir. Bu tür hastalıklar dikkatli ve sürekli tedavi edilmezse kalıcı ve sakatlık bırakıcı eklem değişikliklerine yol açabilir” dedi.
Çocukluk çağının (0-16 yaş) en çok karşılaşılan romatolojik hastalığı Jüvenil İdiopatik Artrit (JİA)’dır. JİA’nın en ağır şekli olan Sistemik Jüvenil İdiopatik Artrit (SJİA)’in sıklıkla 5 yaş ve altı çocuklarda başlama eğiliminde olsa da tüm çocuk yaş gruplarında görülebildiğini ifade eden Prof. Dr. Kasapçopur şöyle devam etti, “Bu belirtilere yol açan, kontrolsüz ortaya çıkan iltihap durumudur ve bu iltihaba enfeksiyon dışı nedenler yol açar. Hastalığın seyri ve şiddeti çocuktan çocuğa değişkenlik gösterebilir.”
SJİA çocukta zamanında tanılandırılır ve iyi bir çocuk romatoloji merkezinde hasta kontrol altına alınırsa tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Hastalığın tedavisinde öncelikle inflamasyonu önleyici ilaçlar yanında uzun etkili ilaçlar adı verilen ilaçlar da kullanılıyor. 10 yıl öncesine kadar çocuklarda bu ilaçlar kullanılmadan ciddi eklem hasarları oluşurken bugün, bu grup ilaçların kullanımıyla hasarların oluşumunun tamamen önlendiğini vurgulayan Prof. Dr. Kasapçopur, “Tedavide kullanılan biyolojik ilaçlarla hastalığın kalıcı hasar yapmasının da önüne geçiliyor. Tüm dünyada güncel tedavide kullanılan biyolojik ilaçların tümü Türkiye’de de bulunuyor” dedi.
Zamanında tanı konulduğunda tedavi mümkün
Prof. Dr. Seza Özen
Çocuklarda görülen diğer nadir romatolojik hastalıklar arasında otoinflamatuar hastalıkların da yer aldığını belirten Prof. Dr. Seza Özen, “Bu hastalıklar ateş, deri döküntüsü, eklem ve iç organ tutulumlarıyla karakterize ataklar şeklinde seyreden hastalıklardır. Eğer tedavi edilmezlerse yaşamı olumsuz etkilerler” dedi. Prof. Dr. Seza sözlerine şöyle devam etti; “Bu otoinflamatuar hastalıklardan biri olan CAPS hastalığı genetik ve nadir bir hastalıktır. Tekrarlayan ateşe eşlik eden döküntülerle ortaya çıkan ve ‘Kriyopirin İlişkili Periyodik Sendrom’ anlamına gelen CAPS hastalığının belirtileri başka hastalıklara benzediği ve çok nadir görüldüğü için tanısı geç konabilir. İleri evrede duyma kaybı, kronik menenjit ve hasar bırakan eklem iltihabı gibi sorunlara yol açabilir. Zamanında tanı konulduğunda tedavisi mümkündür.”
Nadir hastalıklarda farkındalığın artırılması çok önemli
Avrupa Birliği tarafından toplumda 10.000 kişiden 5’ini ya da daha az kişiyi etkileyen hastalıklar “nadir” olarak kabul ediliyor. Bu hastalıkların %80’i genetik kaynaklı olup, maalesef bir kısmının tedavisi bulunmuyor. Her ne kadar nadir olarak nitelendirilseler de akraba evliliklerinin yaygın olduğu ülkelerde bu hastalıkların görülme sıklığı o kadar da nadir değil. Genellikle çocukları etkileyen nadir hastalıklar, erken teşhis edilmediklerinde önemli sorunlara yol açabiliyor. Nadir hastalıkların belirtileri genellikle sık görülen hastalıkların belirtileriyle benzerlik gösterdiği için tanı koymanın güçleştiğini ve sıklıkla yanlış tanı konduğunu belirten Prof. Dr. Özen, “Nadir hastalıklarla ilgili farkındalık düzeyinin arttırılması, erken tanı ve etkin tedavi uygulanması, çocuklarda oluşması muhtemel sakatlıkların ve yaşamsal tehlikelerin önüne geçmek için kritik önem taşıyor” dedi.
Yetkin Dikinciler
Nadir Hastalıklar Günü’ne Özel Proje
Çocuk Romatoloji Derneği, Novartis iş birliği ile 29 Şubat Dünya Nadir Hastalıklar Günü kapsamında Türkiye’de nadir hastalıkları olan çocukların zorlu yolculuğuna dikkat çekiyor. Bu kapsamda kamuoyunda farkındalık yaratmak amacıyla geçtiğimiz sene “Nadir Çocuk Mustafa’nın Hikayesi” adlı animasyon filmi hayata geçirilmişti. Bu sene ise aynı filmin devamı olarak hazırlanan ve Yetkin Dikinciler’in seslendirdiği “Nadir Mustafa’nın Büyüme Yolculuğu”adlı film çekildi. Animasyon filminde nadir hastalıkların tekrarlayan ateş ve eklem ağrısı gibi etkilerini yaşayan Mustafa’nın, gelecekteki mesleğini bulmak için çıktığı yolculuk anlatılıyor.
Son beş yılda Türkiye’de evlenen kişi sayısı düzenli olarak azalıyor
Son beş yılda Türkiye’de evlenen kişi sayısı düzenli olarak azalırken, boşanmalarda yaşanan artış gözlerden kaçmadı.2015 yılından evlenenlerin sayısı 602 bin 982 olarak kayıtlara geçerken, 2019 yılında bu rakam 541 bin 424 oldu. Boşanmalarda ise 2015’te 131 bin 830 olan sayı, geçtiğimiz yıl 155 bin 47’ye çıktı.
Medya takibinin öncü kurumu Ajans Press, evlenme ve boşanma hakkında çıkan basın haberlerini inceledi
Ajans Press ve PRNet’in dijital arşivinden derlediği bilgilere göre geçen yıldan bugüne kadar evlilik ile ilgili basına yansıyan haber adedi 31 bin 482 olarak görüldü. Aynı tarih aralığında boşanma başlığı altında çıkan basın haber adetleri ise 15 bin 45 olarak kayıtlara geçti. Özellikle boşanma haberlerinde nafaka konusunun ön planda olduğu görüldü.
Ajans Press’in, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden elde ettiği bilgilere göre, 2015-2019 yılları arasında evlenmeler düzenli olarak azalırken, boşanmalar ise sürekli artış gösterdi. Beş yıl içerisinde toplam 2 milyon 861 bin 560 kişi yaşamını birleştirme kararı aldı, 683 bin 900 kişini ise yolları ayrıldı. Geçtiğimiz yıl medyaya yansıyan haber başlıkları incelendiğinde, özellikle nafaka konusunda oldukça haber yansıması olduğu görüldü.Geçtiğimiz yıl 4 bin 590 nafaka haberinin medyaya yansıdığı tespit edildi.