Yaşlanma karşıtı etkili yüz ve boyun serumu, bir dakikalık özel masaj tekniğiyle uygulanarak cildi sıkılaştırıyor, şekillendiriyor ve aydınlatıyor. Cilt sıcaklığını ve mikro dolaşımını en uygun hale getirerek cildin yenilenme sürecini hızlandıran serum, ince çizgi görünümünü hafifletiyor. Leke görünümü ve renk eşitsizliğine neden olan melanin üretimini yavaşlatıyor ve dört haftada daha parlak ve genç bir cilt vadediyor.
İçeriğindeki retinol ile hızlı ve gözle görülür etki sunan kırışıklık karşıtı serum, cildin onarım gücüne destek olarak elastikiyetini geri kazandırıyor. Yaşlanmaya karşı cildin direncini arttırırken daha sıkı ve dolgun bir görünüme kavuşturuyor. Kuruluk kaynaklı oluşan ince çizgileri, dikey ve derin kırışıklıkları derinlemesine nemlendirerek bir hafta içinde gözle görülür azalma sağlıyor.
Shiseido White Lucent Illuminating Micro-Spot Serum
White Lucent Illuminating Micro-Spot Serum
Koyu cilt lekelerini, renk eşitsizliğini ve parlaklık kaybını hedefleyen serum, bir haftalık düzenli kullanımla daha berrak bir cilt ortaya çıkarıyor. Özel formülüyle cildin iç ve dış melanin bölgelerine etki ederek daha aydınlık ve parlak bir görünüm sağlıyor. İçeriğindeki White Lucent özel kokusu sayesinde duyuları uyandırırken yeni leke oluşumunu engelliyor.
Çekilen diş etinin çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabileceğini belirten uzmanlar birincil nedenin diş taşı birikimi olduğunu söylüyor.
Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler
Diş taşı temizliğinden sonra çekilen diş etinin eski haline gelmeyeceğini kaydeden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler önemli olanın sıkı, yapışık ve dişin hareket etmesini önleyecek güzel bir dokunun oluşması olduğunu vurguluyor. Güler, bu durumda da ‘serbest diş eti grefti’ denilen damaktan diş eti alınarak yama yapma yöntemiyle tedavi edildiğini açıklıyor.
Üsküdar Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler diş eti çekilmesinin nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.
Diş taşı, diş eti çekilmesinin en temel nedeni
Diş eti çekilmelerinin çeşitli nedenlerle karşımıza çıktığına söylerek sözlerine başlayan Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Farklı nedenleri olsa da en temel sebebi diş taşı birikimidir. Diş taşlarının birikmesiyle diş eti yavaş yavaş aşağı doğru çekilir. Diş taşı temizliğinden sonra ise çekilen diş eti eski haline gelmez.” dedi.
Diş taşı temizliği yapıldıktan sonra tedavi planlanır
Diş taşı temizliği yapıldıktan ve diş etleri sağlığına kavuştuktan sonra tedavi planlamasının yapılabileceğini kaydeden Güler, “En temel tedavi ağzın başka bir bölgesinden bir miktar diş eti alarak o diş eti çekilmesi olan yere yama yapmaktır. Bunun için genellikle damak bölgesinden bir parça kullanılır. Diş eti çekilmesinin boyutuna göre, yani ne kadar parça gerekli ise damak bölgesinden o kadar parça kesilir ve hazırlanan bölgeye çeşitli dikişlerle tutturulur.” şeklinde tedavi yöntemini açıkladı.
Bölge temiz tutulmalı ve çok kullanmaktan kaçınılmalı
Müdahalenin ardından hastanın, tedavinin uygulandığı bölgeye mümkün olduğunca iyi bakması gerektiğinin altını çizen Güler, “Bölge temiz tutulmalı ve çok kullanmaktan kaçınılmalı. 1 hafta ile 10 gün arasında yama yapılan doku alttaki dokulardan da beslenerek yerine yapışır ve iş eti çekilmesi tedavi edilmiş olur.” ifadelerini kullandı.
Aşırı vakalarda ‘serbest diş eti grefti’ tedavisi uygulanır
Yüksek miktarda diş eti çekilmesinin olduğu durumlarda ise her zaman çekilmenin tamamının kapatılamayabileceğini kaydeden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kübra Güler, “Ancak önemli olan sıkı, yapışık ve dişin hareket etmesini önleyecek güzel bir dokunun oluşmasıdır. Bu da yapılan ‘serbest diş eti grefti’ denilen damaktan diş eti alınarak yama yapılan tedavilerle mümkün olur. İşlem sonrasında ise ağrı ve enfeksiyon oluşmaması için hastaya antibiyotik ve ağrı kesici reçete edilir.” açıklamasında bulundu.
Damaktaki yara bölgesi için hastanın kanından biyomateryal oluşturulur
Damaktan alınan parçanın yerinde oluşan yara bölgesine de çeşitli uygulamalar yapıldığını belirten Güler sözlerini şöyle tamamladı:
“Damakta oluşan yara bölgesi için hastanın kanından elde edilen ve prf denilen yara bandı benzeri bir biyomateryal oluşturulur ve parçanın alındığı yaralı bölgeye tutturulur. Yeme içme sırasında bu bölgedeki biyomateryal etkilenmez. Bu tedavi süresinde hastalardan beklenen yaklaşık 10 gün kadar yama yapılan bölgeyi kullanmamalarıdır. Bu sürenin sonunda dikişler alınır ve hasta normal yeme içme düzenine dönebilir.”
Günümüzde hem kadınlar hem de erkekler saç dökülmesiyle karşı karşıya kalıyor. Genetik faktörlerin yanı sıra; stres, kimyasal maddelere maruz kalmak, kullanılan ilaçlar ve çeşitli deri hastalıkları gibi birçok neden saç dökülmesine yol açabiliyor.
Bazı saç dökülmelerinin ilaçla tedavisi olabileceği gibi, güçsüz saç tellerini canlandırmak veya dökülen saçların yerine yeni saç çıkışını kolaylaştırmak için de farklı işlemler yapılabiliyor. Regenera Activa adı verilen yeni yöntem; cansız saç tellerini güçlendirmek, deri altındaki inaktif saçları aktifleştirmek ve saç ekimi öncesi ekimin başarısını artırmak gibi avantajları ile öne çıkıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Saç Ekimi Merkezi’nden Dr. Sema Aysan Kızıldağ, Regenera Activa yöntemi hakkında bilgi verdi.
Sema Aysan Kızıldağ
Kendi saçlı dokunuzun yenileyici etkisinden yararlanılıyor
Otolog Mikrogreft olarak da adlandırılan işlem, kulak arkasındaki dökülmenin olmadığı saçlı bölgeden elde edilen dokuların gerekli alanlara yeniden verilmesi esasına dayanmaktadır. Başın arka kısmından 4 adet 2,5 mm boyutunda biyopsi alınmakta ve Regenera Activa cihazına aktarılan dokulardan hücrelerin ayrıştırılması sağlanmaktadır. Saç dökülmesi problemlerinde yeni bir yöntem olan Regenera Activa sayesinde dökülmenin olduğu bölgelerde hastanın direkt kendi dokularının iyileştirici ve yenileyici gücünden yararlanılmaktadır. Alınan dokuların içerisinde bulunan büyüme faktörleri cansız veya inaktif olan saç derisini tekrardan aktif hale getirebilmektedir. Saçlı bölgeden alınan dokuların özel bir süper hücre süspansiyonu elde edilerek uygun bölgelere tekrar enjekte edilmesi, oradaki uyuyan saç köklerini harekete geçirmektedir.
Tek seans ile uzun süren estetik görünüm
Dökülme şikayetlerine yönelik uygulanan bu tedavi tek seanslık bir işlemi içermektedir. 30 dakika gibi kısa bir sürede uygulanması ve tıraşsız bir işlem olması önemli bir tercih nedenidir. Tedavi uygulandıktan sonra herhangi bir bakıma ihtiyaç duyulmamaktadır. Hasta günlük yaşamına kaldığı yerden devam edebilmektedir. Uygulama kişiden kişiye değişebilmekle birlikte ortalama 3. aydan itibaren etkisini gösterebilmektedir. Tüm olumlu sonuçların ve gelişmelerin gözlemlenmesi 6 ayı bulabilmekle birlikte tedavinin etkisi 3-4 yıla kadar sürebilmektedir. Birçok kişide tek seanslık tedavi yeterli olabilmektedir. İhtiyaç duyulması halinde işlemin tekrar uygulanmasına doktorunuzun önerisi ile karar verilmektedir.
Rejenera activa tedavisinin avantajları şu şekilde özetlenebilir:
Mevcut saçları korur,
Zayıflayan saçları güçlendirir,
Saça hacimli bir görünüm kazandırır.
Deri altındaki inaktif saç hücrelerini aktifleştirerek yeni saçların çıkmasını sağlar.
Saç ekimi süreci ve sonrasında uygulanarak işlemin başarısını artırır.
Saç dökülmesine alternatif değil destek bir tedavidir.
Saç dökülmesinden veya saçlarının cansızlaşmasından şikayetçi olan kişilerin saç ekimi konusunda uzman doktorlara başvurması önemlidir. Doktor kişinin saç analizini gerçekleştirdikten ve gerekli testlerin yapılmasını sağladıktan sonra kişiye özel bir tedavi planı çıkarılır. Rejenera activa da bu konu ile ilgili son dönemlerde sıkça başvurulan yöntemlerden biridir ve mutlaka bu konuda deneyimli kişiler tarafından yapılmalıdır.
Strep A enfeksiyonu İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da onlarca çocuğun ölümüne sebep olmuştu.
Dr. Selime Özen Bölük
Türkiye’de de vakalar ortaya çıkınca enfeksiyon, ailelerin korkulu rüyası haline geldi. Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük bakterinin immün yetmezlik hastalarında daha riskli olabileceğini, herhangi bir aşı ile korunma mümkün olmadığı için hastalarda bulaş riskini azaltacak önlemler alınması gerektiğini söyledi.
Başta İngiltere ve Hollanda olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde çocuklar arasında hızla yayılan ve birçok çocuğun yaşamını yitirmesine yol açan Strep A enfeksiyonuna bağlı Türkiye’deki ilk ölüm ocak ayında gerçekleşmişti. Strep A bakterisi bağışıklık sistemimizi aşıp nasıl bu kadar ağır hastalık yapıyor? Ne şekilde bulaşıyor ve hangi semptomları gösteriyor? Korunmak için neler yapılmalı? İşte tüm bu soruların yanıtını Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük verdi.
Toplumda beta mikrobu olarak da bilinen boğaz, burun ve ciltte yaşayabilen A grubu beta-hemolitik streptokoklar (GAS), bakterileri sıklıkla boğaz iltihabı ve cilt iltihabına neden oluyor, nadiren de başka organları tutan daha ağır enfeksiyonlara yol açabiliyor. A grubu beta-hemolitik streptokokların kan, kas, eklemler ve akciğer gibi normalde steril olan vücut bölgelerine yerleşmesiyle ortaya çıkan ciddi ve hayatı tehdit edici enfeksiyonlara ise invaziv yani ağır grup a streptokok enfeksiyonları deniyor. 2022 yılı itibari ile bazı ülkelerde daha belirgin olmak üzere ciddi, hayatı tehdit edici invaziv hastalık sayılarında artış oldu ve özellikle İngiltere ve Hollanda’dan ölümle sonuçlanan vakalar bildirildi.
LENF BEZLERİNDE BÜYÜME, BAŞ AĞRISI, HALSİZLİK…
Hastalığın bulaşıcı olduğu, hasta kişilerin öksürme ve hapşırmasıyla mikrop içeren damlacıklara doğrudan maruz kalmakla bulaştığını belirten Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük, bulaşın bazen de mikroplu eşyalara temas etmekle veya enfekte cilt lezyonlarına doğrudan temas eden ellerin göz, ağız ve buruna değdirilmesi ile olduğunu söyledi. Ani başlayan ateş, boğaz ağrısı, boyundaki lenf bezlerinde büyüme, baş ağrısı, halsizlik, bazı vakalarda ciltte kızarıklık ve döküntü de görüldüğünün altını çizen Bölük, antibiyotik tedavisinin 24. saatinden sonra bulaştırıcılığın sonlandığını da belirtti.
“BAĞIŞIKLIK YETMEZLİĞİ OLAN HASTALARDA DAHA AĞIR SEYREDİYOR”
Bağışıklık sistemi ya da immün sistemin doğumsal yetersizliklerinde hemen her enfeksiyonun normalden daha ağır seyrettiğini ifade eden Bölük, “Streptokok enfeksiyonları da bu hastalarda ağır klinik tablolara yol açar. Ancak immün sistemi tamamen normal olan, tamamen sağlıklı olan bireylerde de bu enfeksiyon, ağır klinik tablolara yol açabilir. Hayatı tehdit edici klinik tablolardan, mikroorganizmanın ortama saldığı toksinler sorumlu tutulur. Bu toksinler, immün sistemimizin doğal yanıt adını verdiğimiz ilk ve hızlı savunma basamağını pas geçebilir. Doğal immün sistem savunmasını hızlıca aşabilmesi nedeniyle bu toksinler, süperantijen olarak adlandırılır. Süperantijenler, immün cevabın en temel hücreleri olan ve immün sistemin orkestra şefi olarak da nitelendirebileceğimiz T hücrelere doğrudan bağlanır, onları aktive eder ve ciddi bir yanıta neden olur. İmmün sistem tüm gücüyle mikroplarla savaşırken vücudumuz da hasar görür. Sınırlandırılması zor bir hale gelen bu tablo tüm tedavi yaklaşımlarına rağmen ölümcül olabilen çoklu organ yetmezliği ve şok tablosuna kadar ilerleyebilir” diye konuştu.
Bölük ayrıca; özellikle de suçiçeği, influenza ve diğer virüs enfeksiyonlarının hemen öncesinde Strep A’nın geçirilmiş olması, bu ağır tablonun ortaya çıkmasını büyük ölçüde kolaylaştırdığını, viral enfeksiyonlar ile mücadeleden sorumlu olan doğal immün sistemin bu esnada zayıflamasının, bu mikroorganizmanın steril olan dokulara da yayılmasını kolaylaştırdığını ifade etti.
BULAŞ NASIL ÖNLENİR?
“Diğer tüm bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi ellerin temizliği, bulaşların önlenmesinde büyük önem taşıyor” diyen Bölük, bu bakteriye karşı enfeksiyonu önleyen bir aşının olmadığını söyleyerek ebeveynlere şu uyarıda bulundu: “Ancak çocuklara rutin aşı takvimindeki aşıların eksiksiz uygulanması, diğer enfeksiyonları önleyerek Strep A’ların bu enfeksiyonlar sonrası ağır klinik tablolara dönüşmesi olasılığını azaltacaktır. Diğer yandan bulaşı önlemek adına hasta kişilerle sarılmak, tokalaşmak, ortak havlu kullanmak, ortak kaşık kullanmak gibi durumlardan kaçınılmalı. Kişisel hijyen tedbirlerine çok dikkat edilmeli. Antibiyotik tedavisi başlandıktan 24-48 saat sonra bulaştırıcılık sonlanır ama tedavi almayan kişiler 2-3 haftaya kadar enfeksiyonu bulaştırabilir. İstirahat ve bol sıvı alımı çok önemlidir.”
KİMLER RİSK ALTINDA?
A grubu streptokok bakterisi her insanda hastalığa sebep olabilir fakat en fazla risk altında olan kişiler şöyle sıralanabilir:
Tükenmişlik Sendromu sıradan bir enerji düşüklüğü ile karıştırılmamalı. Aşırı mükemmeliyetçi ya da ‘hayır’ diyemeyenlerde de olası bir sonuç.
Uluğ Çağrı Beyaz
Tükenmişlik sendromunun bir çeşit psikolojik rahatsızlık olduğunu söyleyen uzmanlar bu sendromun özellikle 1970’li yıllarda Amerikalı bir psikoloğun iş ve meslek yaşantısı sonrasında geliştirdiği bir kavram olarak karşımıza çıktığı bilgisini veriyor. “Tükenmişlik sendromu günümüzde öncelikli iş, meslek hayatı ve hayatın birçok alanında karşımıza çıkabiliyor.” diyen Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz bu psikolojik rahatsızlığı “Tükenmişlik sendromu yaşayan kişiler, çevrelerine sağlayabilecekleri ya da verebilecek bir şeylerin kalmadığını hissederler. Günlük rutinlerini gerçekleştirme de zorlantı, isteksizlik, korku duyarlar. Karamsar bir bakış açısıyla birlikte sürekli bu kişilerin umutsuz hissetmesi söz konusudur. “ şeklinde tanımlıyor.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Etiler Tıp Merkezi Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz tükenmişlik sendromuyla ilgili açıklamalarda bulundu. Daha çok kimlerde görülebileceği ve hangi durumlarda tetiklenebileceğine değinen Beyaz, tükenmişilik sendromuna karşı önerilerini de sıraladı.
Bireysel kimliğin yitirilmesine yol açan zihinsel ve fiziksel tükenme durumu
Tükenmişlik Sendromu’nun kişinin ruh halini etkileyen ve sosyal hayatında kişiyi zorlayan psikolojik bir rahatsızlık olduğunu belirterek sözlerine başlayan Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “İş hayatının getirmiş olduğu sorumluluklar, kişinin kaldırabileceği yükten daha fazla olduğunda, aile konusunda baskılanan, aile içerisinde fazla sorumluluk yüklenen kişilerde, bireyin normal şartlarda kariyerinden, arkadaşlıklarından veya aile etkileşimlerinden aldığı keyif duygusunu azaltan ve bireysel kimliğin yitirilmesine yol açan bir tür zihinsel ve fiziksel tükenme durumudur.” dedi.
Sıradan bir yorgunluk ya da enerji düşüklüğü ile karıştırılmamalı
Tükenmişlik sendromunun sıradan bir yorgunluk ya da enerji düşüklüğü ile karıştırılmaması gerektiğine dikkat çeken Beyaz, “Çok daha ağır ve ruhsal durumdur. Stresle başa çıkabilme ve günlük sorumluluklarını yerine getirebilme konusunda tükenmişlik sendromu yaşayan bireylerde zorlanma görülür. Ayrıca bu kişiler, çevrelerine sağlayabilecekleri ya da verebilecek bir şeylerin kalmadığını hissederler. Günlük rutinlerini gerçekleştirmede zorlantı, isteksizlik, korku duyarlar.” şeklinde konuştu.
Aşırı mükemmeliyetçi ya da ‘hayır’ diyemeyenlerde de olası bir sonuç
Kişisel faktörlerin de önemli bir etkiye sahip olduğunun altını çizen Beyaz, sözlerine şöyle devam etti:
“Yetiştirilme tarzı ve kişilik özellikleri bunlardan bir tanesi. A Tipi kişilik özellikleri dediğimiz aşırı mükemmeliyetçi, rekabetçi, hırsa sahip olma özelliği bulunan kişilerde karşımıza çıkıyor. Bunun dışında hayır demekte zorluk çeken, sınırlarını çizme noktasında sorun yaşadığını düşünen bireylerde tükenmişlik sendromu bir sonuçtur.”
Fiziksel, psikolojik ve davranışsal belirtiler ortaya çıkabiliyor
Tükenmişlik sendromunun belirtilerinin fiziksel, psikolojik ve davranışsal olarak ele alınabileceğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Fiziksel belirtiler yorgunluk, bitkinlik, enerjisizlik, vücut ağrıları, bağırsak problemleri, kas ve eklem ağrıları, baş ağrısı, iştahta artış veya azalış, uyku düzeninin değişiyor olması, nefes alıp vermede zorlanma şeklinde karşımıza çıkabiliyor.” ifadelerini kullandı.
Psikolojik belirtiler arasında iş ve sosyal yaşantıda öfke patlamaları, ümitsizlik, çaresizlik, tatminsizlik, kişinin kendinden memnun olmayışı, özgüvensizlik, gerçekçi olmayan endişe ve şüphelerin ortaya çıkması, suçluluk ve düşmanlık hisleri olduğunu söyleyen Beyaz, davranışsal belirtileri de şöyle sıraladı:
“Davranışsal boyuttaki belirtiler arasında öfke patlamaları, kişinin sorumluluklarına karşı duyarsız olması, erteleme, öz bakımın düşüyor olması, kişinin kendisine özen göstermiyor olması gibi durumlar görülebiliyor.”
Tükenmişlik Sendromu’nun dört evresi
Tükenmişlik sendromunun dört aşaması olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz bu evreleri şöyle açıkladı:
“Birinci evre, sınırların zorlanması dediğimiz idealistik olarak adlandırılır. Bireyi fazla sorumluluk altına alır. Bu evre yorgunluk hissi ve enerji düşüklüğü oluşturmaya başlar.
İkinci evre, memnuniyetsizlik dediğimiz evredir. Birey yaptığı işerin sonucundan memnun olmaz. Çaba ve zaman harcayarak gerçekleştirdiği eylemlerin beklentisini alamaz. Alamadığı zaman ise duygusal bir buhrana girmeye başlayabilir.
Üçüncü evre, umutsuzluk evresidir. Bireyin zihninden yaşadığı olumsuz durumların hep devam edeceğine yönelik düşünceler geçmeye başlar. Yanı sıra kişi artan yükü sebebiyle; sinir nöbeti, öfke krizleri, tepkisizlik, uyku bozukluğu gibi semptomlar yaşamaya başlayabilir.
Dördüncü evre, tepkisizlik evresidir. Kişinin etrafında gerçekleşen olaylara karşı tepkisini yitirmesidir. Her şeyin kötüye gideceğine yönelik düşüncelerde olduğu için sorumluluklarını yerine getirememe durumuna gelir.”
Ulaşılabilir hedefler motivasyonu arttırır
“Kişinin kendisine iyi gelecek meşguliyetlere zaman ayırarak, stresten uzaklaşıp dinleneceği, tükenmişliğinin azalacağı önemli bir adım atabilir.” diyerek tükenmişlik sendromuna karşı öneride bulunan Beyaz sözlerini şöyle tamamladı:
“Gerek bir profesyonelden gerekse aile veya arkadaş çevresinden alınacak destekler fayda sağlar. Kişinin anlaşılıyor olması, sorunlarının çözüme yönelik karşılık buluyor olması bu semptomların azalmasında büyük bir öneme sahip. Kişinin ulaşılabilir hedefler belirliyor olması, motivasyonunu arttırır.”
Günümüzün hatta haftamızın büyük bir kısmını çalışarak geçiriyoruz ve birçok öğünümüzü dışarıda yemek durumunda kalıyoruz. Evimizde kendi seçtiğimiz malzemelerle yemek yapma süremiz azaldıkça özellikle çalışan insanlar için beslenmenin önemi de gittikçe artıyor.
Kurumlar kendi bünyesinde çalışanlara catering hizmeti veriyor olsa da veya kişiler dışarıdan yemek alımı yapsa da doğru planlanmamış öğünler, birçok sağlık sorununa yol açabiliyor. Kalorisi ve besin değerleri doğru hesaplanmamış bu öğünler obezite, kas-iskelet sistemi hastalıkları, uyku bozuklukları, depresyon, guatr, osteomalasi, bel çevresinde yağlanma ve hipertansiyon hastalıklarına sebep olabiliyor.
Beslenme Planlaması Kişiye Özel Olmalı
Dilara Devranoğlu
Uzun vadede insan yaşamını çok fazla etkileyen bu hastalıkları önlemek için çalışma hayatında beslenmekle ilgili görüşlerini paylaşan Infinity Regenerative Clinic Medikal Ekibinden Genetik Bilim Uzmanı & Diyetisyen Dilara Devranoğlu “Çalışan insanların gün içinde tükettiği enerji düşünüldüğünde bu kişilerin dengeli ve sağlıklı beslenmesi büyük önem taşıyor.
Özellikle ofislerde masa başı çalışan kişilerde, fiziksel aktivitenin azalmasına bağlı olarak hastalıkların oluşma riski artıyor. Uzun süre hareketsizlik vücutta yağ kütlesinde birikim gibi sorunlara sebep oluyor ve bu kişinin sağlığını ve sosyal hayatını oldukça olumsuz yönde etkiliyor.
Bu sebeple nasıl işimizi planlayarak her şeyin yolunda gitmesini sağlıyor ve aksiliklerin önüne geçiyorsak, beslenmemizi de planlamamız gerekiyor. Kişilerin beslenmelerinin planlanması; yaş, cinsiyet, beslenme gereksinimi, yeme alışkanlıkları, sağlık durumu, mesai saatleri ve çalışma şartlarına göre özel olarak hazırlanması ve uygulanması gerekir “dedi.
Beslenme planlamasının yalnızca beslenme uzmanları tarafından yapılması gerektiğine de dikkat çekerek bazı önerilerde bulunan Devranoğlu ”Beslenme planlaması kişiye özel olmalıdır ama bazı genel önerilerle bile yaşamınızı iyileştirebilirsiniz.
İlk etapta günlük su tüketiminizi ayarlayarak başlamalısınız. Dünya Sağlık Örgütü’nün su tüketimi önerisi günde kg başına 30 ml’dir. Siz de kilonuzu 0,03 ile çarparak günlük tüketmeniz gereken su miktarını hesaplayabilirsiniz. Yeterli miktarda su tüketimi metabolizmanızın da daha hızlı çalışmasını sağlar. Hazır yiyecekleri tüketmemeli, yemeklerinizi evde hazırlamaya özen göstermelisiniz. Kahvaltıda yüksek trans yağ oranına sahip açma, poğaça gibi unlu gıdalar yerine içerisinde yumurta, zeytin, salatalık, roka, maydanoz, peynir gibi kahvaltılıkların bulunduğu bol zeytinyağı eklenmiş bir salata sizi uzun saatler boyunca tok tutacaktır. Özellikle ara öğünlerde bisküvi, kraker ve çikolata gibi ürünler şeker içeriği sebebiyle kan şekerinizi hızlı bir şekilde yükseltip düşüreceği için bu tip paketli gıdalardan kaçınmalısınız. Ara öğüne gereksinim duyuyorsanız size enerji verecek olan ceviz, fındık, badem gibi en sağlıklı yağlı tohumlardan porsiyon ölçüsü dahilinde tüketebilirsiniz. Öğle yemeklerinde ise fast-food yerine ev yemeklerini tercih edebilirsiniz. Besin düzeyi yüksek et ürünlerinin yanına zeytinyağlı bir salata veya sebze yemeği ekleyerek, doygunluk sağlayabilirsiniz. Ayrıca tuz tüketiminizi azaltarak, ödem oluşmasını da engelleyebilirsiniz.” dedi.
Her 50 Dakikada Bir 5-10 Dakika Mola Verip, Hareket Etmelisiniz
Ofislerde masa başı çalışanların hareketsiz kalmasının da birçok rahatsızlığa sebep olduğuna değinen Devranoğlu
”Çalışırken her 50 dakikada bir 5-10 dakika ara verebilir, oturduğunuz yerde esneme hareketleri yaparak veya ofis içerisinde yürüyerek bile kaslarınızı rahatlatabilirsiniz. Uzun süre hareketsiz kalmak birçok bel ve boyun rahatsızlığına sebep olabileceği gibi kilo alımına da neden olacaktır.
Ayrıca işe gelirken arabanızı biraz uzak mesafeye park ederek bu mesafeyi yürüyebilir, toplu taşımayla geliyorsanız evinizden birkaç durak önce inerek yürüyüş yapabilirsiniz. “dedi.
Los Angeles’ta açılan “Women Defining Women in Contemporary Art of the Middle East and Beyond“ sergisinde altı kadın sanatçımız ülkemizi temsil ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin batı yakasının en büyük sanat müzesi olan LACMA (Los Angeles County Museum of Art) 23 Nisan’da açılan sadece kadın sanatçıların eserlerinden oluşan “Women Defining Women in Contemporary Art of the Middle East and Beyond“ sergisinde Türkiye’den de çağdaş kadın sanatçılar yer alıyor.
Kezban Arca Batıbeki
Asya’dan Afrika’ya uzanan coğrafyadan 42 kadın sanatçının 75 eserinden oluşan ve 24 Eylül tarihine kadar sürecek sergiye ülkemizden Kezban Arca Batıbeki , Azade Köker, İnci Eviner, DICE KAYEK ( Ayşe- Ece Ege) ve Gülay Semercioğlu eserleriyle katılıyorlar.
Sergi kapsamında Kezban Arca Batıbeki’nin Feud diptiği, Azade Köker’in Deconstruction (Venus) heykeli, DICE KAYEK ( Ayşe- Ece Ege’nin) Dome eseri, İnci Eviner’in Harem videosu ve Gülay Semercioğlu’nun ‘The flower inside me’ ve ‘The red seed’ eserleri Kaliforniyalı sanatseverlerle buluşuyor.
19 Nisan’da gerçekleşen sergi açılışına katılan Kezban Arca Batıbeki ve Ayşe- Ece Ege sanat eleştirmenleri ve LACMA üyesi sanatseverlerden büyük ilgi gördüler.
Kezban Arca Batıbeki’nin sergide yer alan diptik resmi ‘Feud’ ve Azade Köker’in Venus heykeli müze koleksiyonuna dahil edildi.
Serginin küratörü, LACMA İslam Eserleri Bölümü Başkanı Dr. Linda Komaroff sergi ile ilgili şunları ifade etti: ‘Farklı kuşak ve disiplinden gelen sanatçıları içeren sergimizdeki her eser katılan sanatçıların kişisel ve temsil ettiği coğrafyadaki kaygılarını, sosyal ve politik dönüşümleri gösterirken onları sanat aracılığıyla evrensel bir boyuta taşıyorlar. Kendini ifade eden her sanatçı aynı zamanda dünyadaki kadınları da destekliyor, güçlendiriyor ve hak ettikleri yerlere ulaşmalarını sağlıyor.’
LACMA Müzesi Direktörü Micheal Goven ise oluşturulan koleksiyonun önemine dikkat çekerek ‘LACMA, Ortadoğu ve çevresindeki ülke sanatçılarının en geniş koleksiyonunu barındırıyor. Sergide yer alacak ve koleksiyonumuza yeni katılan eserler bize bölgedeki kadın sanatı alanında yeni perspektifler sunuyor. Sergiyi Los Angeles ve çevresi için çok önemli buluyoruz.’
UEDAŞ, 14. Geleneksel BUİKAD ödüllerinde Yılın Kadını Destekleyen Şirketi ödülüne layık görüldü.
Sosyal faydaya ve kadınların toplumsal sorunlarına odaklanarak uzun yıllardır geliştirdiği projelerini aralıksız sürdüren UEDAŞ, dün gece düzenlenen törende ödülün sahibi oldu.
Bursa İş Kadınları ve Yöneticileri Derneği (BUİKAD)’nin her yıl düzenlenen ödül töreninde bu yıl UEDAŞ, “Pembe Lambalar”, “Trafolar Konuşuyor” ve “Cinsiyetçi Söylemin Farkında Ol” projeleriyle 2023 yılının Kadını Destekleyen Şirketi ödülünü aldı. Marmara Bölgesi’nin güneyini kapsayan hizmet sahası içerisinde 4 ilde 5 milyondan fazla vatandaşa elektrik dağıtımı sağlayan UEDAŞ, geliştirdiği sosyal sorumluluk projelerinde toplumsal sorunları önceliklendiriyor.
Ödül gecesinde hayata geçirdikleri kadın hakları, sağlık ve cinsiyet eşitliği odaklı projelerinden bahseden UEDAŞ Genel Müdürü Gökay Fatih Danacı, “Toplumsal sorunların yanı sıra, kadınlarda en sık rastlanan meme kanserine, kadına şiddete ve eşitsizliklere karşı farkındalık kazandırmak adına geliştirdiğimiz projeleri uzun yıllardır aralıksız sürdürüyoruz. Bu zamana kadar planladığımız ve gerçekleştirdiğimiz sosyal sorumluluk projelerimizle kadınların hem iş yaşamında hem de sosyal hayatta karşılaştığı zorlukları dile getirerek çözüm yolunda farklındalığı artırmayı ana hedefimiz belirledik. BUİKAD Yönetim Kurulu Başkanı Oya Eroğlu’nun da bahsettiği üzere başarılarıyla Bursa’nın dışında ülkemize ve dünyaya yayılan, kadınlara sayısız destek veren bu kurum tarafından ödüle layık görülmek ayrıca gurur verici. Bugün şirketimizin BUİKAD’ın böyle bir ödülüne layık görülmesinde emeği geçen tüm ekip arkadaşlarıma sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.” sözleriyle konuşmasını gerçekleştirdi.
İlk baskısı 1983’te yapılmış olan “Değişen Toplumda Aile ve Çocuk” kitabı, İnkılâp Kitabevi imzasıyla tekrardan okuyucuyla buluşuyor.
Türkiye ve dünya çapında psikoloji ve sosyoloji alanına eserleriyle meydan okuyan Prof.Dr. Atalay Yörükoğlu, ölümsüzlüğünü “Değişen Toplumda Aile ve Çocuk” kitabı ile korumaya devam ediyor. Çocuklara karşı süregelen çeşitli tutumlara ve toplumsal algılara parmak basan Yörükoğlu, çocukluğun tarihsel gelişimini ve sürecini satırlarında okuyucuya aktarıyor.
Farklılaşan aile yapılarına ve çocukluğun süregelen gelişimine çeşitli başlıklarla değinen Atalay Yörükoğlu, çocuk ruh sağlığı üzerine yaptığı isabetli tespitler ile okura geçmişten günümüze gelen kavramları adım adım aktarıyor. Çocuk hakları ve sömürülerine de dokunan Yörükoğlu, bunu bilgilendirici bir üslupla aktarırken diğer yandan okuyucuyla tekrardan bir araya geliyor.
İnkılâp Kitabevi etiketi ile raflardaki yerini alan kitabı; ebeveynler, pedagoglar ve eğitimciler için yol haritası olmaya devam ediyor.
Kitap Hakkında
“Bu kitabımda, çocukluğun tarihsel gelişimine ve toplumsal yönüne ağırlık verdim. Değişen çocuk kavramı üstünde durdum; çocuklara karşı sürüp giden çelişkili ve duygusal tutumları göstermeye çalıştım. Uluslararası Çocuk Yılı’nın ardından, Çocuk Hakları Bildirisi’nin ışığında, çocuk haklarını ve çocuk sömürüsünü tartıştım. Ortaya iç açıcı bir görünüm çıktığını söyleyemem. Ancak seçtiğim konuların ilgiyle okunacağını ve düşündüreceğini umuyorum.”
Çocuk ve ergen psikiyatrisinin ülkemizdeki gelişimine öncü olan Atalay Yörükoğlu, çocuk ruh sağlığı üzerine yaptığı çalışmalarının, yayınlanan Çocuk Ruh Sağlığı ve Gençlik Çağı kitaplarının hemen ardından, geçmişten bugüne değişen toplumda aile yapısını ve çocukların gelişimini yakın markaja almıştır. Bu markajda kaleme aldığı Değişen Toplumda, yayınlandığı günden bugüne kadar yoğun bir ilgi ile karşılaşmış, sayısız baskı yapmış ve yıllar boyu değerini korumuştur.
İnkılâp Kitabevi’nin gözden geçirilmiş yeni baskısıyla okuruna sunduğu Değişen Toplumda Aile ve Çocuk, olumlu veya olumsuz yönde boyut değiştiren aile yapısını dünya toplumlarını da baz alarak incelerken, başvurduğu kaynakları ve sunduğu gerçekçi verileri ile derin araştırma ve çalışmaların ürünü olduğunu gözler önüne seriyor.
Erken doğum yapan anneler, her gününü bebeklerinin sağlığı için mücadele ederek geçiriyor.
Yataş Uyku Kurulu Üyesi Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece, erken doğum yapan annelerin gününü kutlarken bu dönemde onlara psikolojik sağlıklarını korumak için önemli önerilerde bulunuyor.
Genellikle 37 haftadan önce gerçekleşen erken doğum, bebeğin normal doğum süresinden önce dünyaya gelmesi anlamını taşıyor. Erken doğum, anne ve bebeğin sağlığı üzerinde olumsuz etkilere neden olduğu gibi aynı zamanda annenin psikolojik sağlığını da etkileyebiliyor. Yataş Uyku Kurulu Uzmanlarından, Uzman Klinik Psikolog Fundem Ece, erken doğum yapan annenin bebeğinin hayatta kalma mücadelesine tanıklık ederken, aynı zamanda kendi fiziksel ve zihinsel sağlığıyla ilgili endişelerle de karşı karşıya kalabildiğini söylüyor Uzm. Kln. Psk. Ece, annelerin bu dönemde endişe, korku, suçluluk, üzüntü, yalnızlık, çaresizlik, kaygı ve depresyon gibi birçok farklı duygu ve düşünceyle de mücadele ettiğini belirtiyor.
Erken doğum yapan anne suçluluk hissedebilir
“Erken doğum yapan annelerin çoğunun, normal doğum yapan annelere göre depresyon riski daha yüksektir” diyen Uzm. Kln. Psk. Ece, depresyonun annenin günlük yaşamını etkileyerek, bebeğin bakımına yönelik ilgisini azaltabileceğinin altını çiziyor. Bebeğin tedavi süreci ve sağlık sorunlarının annenin kaygısını artırabildiğini ve uyku problemleri, iştah kaybı ve sosyal izolasyon gibi sorunlara yol açabildiğini hatırlatan Uzm. Kln. Psk. Ece, şöyle devam ediyor: “Erken doğum yapan anneler, bebeğinin erken doğmasından kendilerini sorumlu hissedebilir. Bu suçluluk duygusu, annenin kendine olan güvenini azaltabilir ve çocuğun bakımıyla ilgili kararlarında tereddüt etmesine neden olabilir. Annelerin, bebeğinin tedavi gördüğü yoğun bakım ünitelerinde geçirdikleri zaman, anneleri yalnız hissettirebilir. Bu süreçte, annenin destek ve yardım almaya ihtiyacı vardır” diyor.
Bu önerilere kulak verin
Uzm. Kln. Psk. Ece, erken doğum yapan annelere psikolojik sağlamlıklarını artırmak için şu önerilerde bulunuyor:
Kendinize zaman ayırın: Kendinize iyi bakın ve mutlaka zaman ayırarak dinlenin. Egzersiz yapmak, kitap okumak veya arkadaşlarınızla zaman geçirmek gibi aktiviteler, zihinsel sağlığına katkıda bulunabilir.
Aile ve arkadaşlarla konuşun: Aileniz ve arkadaşlarınızla konuşarak duygularını paylaşın. Destekleyici bir aile ve arkadaş ağı, bu süreçte hissettiğiniz yalnızlık duygusunu azaltabilir. Erken doğum yapan annelerin yer aldığı destek gruplarından veya danışmanlardan da destek alabilirsiniz.
Bebeğin tedavisine dahil olun: Bebeğinizin tedavi sürecine dahil olarak sağlık durumu hakkında bilgi sahibi olun. Bu, kendinize güveninizii artırabilir, bebeğinizin bakımıyla ilgili kararlarında daha rahat ve kendinizden emin olmanızı sağlayabilir.
Profesyonel yardım alın: Duygusal sorunlarınızla başa çıkmak için profesyonel yardım alabilir, duygusal ihtiyaçlarınızı karşılamak için terapiden destek alabilirsiniz.