Devamı
    Ana Sayfa Blog Sayfa 56

    Örtülü Stres Kanser Hücrelerini Uyandırıyor!

    0
    Anne Yoksunluğu, Otizme Dönüşebilir! Anne Ve Çocuk Arasında Kalıcı, Tutarlı Ve Devamlı İlişki Gerekiyor…

    Fobi tarzında bir hastalık korksunun ortaya çıktığını belirten Pskiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, hastalık fobisi olan kitlenin çoğaldığını ve hastanelerin risk altında olduğunu vurguluyor. Bazı bireylerde örtülü strese de rastlandığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Örtülü stres, duygularını bastıran kişilerde çok oluyor. Duygu ifadesine izin vermedikleri için devamlı stres bağışıklık sistemini bastırıyor. Örtülü stres, vücuttaki uyuyan kanser hücrelerini uyandırır ve kişide kanser başlar” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sağlığın önemine değindi ve hastalık fobisi hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.

    Sağlığın kıymeti kaybedildiğinde anlaşılıyor

    Son dönemde insanların sağlığa daha çok önem vermeye başladıklarını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Özellikle genç nüfus sağlığı çok hoyrat kullanıyordu. İnsanlık hoyrat kullanıyordu. Belli bir yaşa gelince sağlığın kıymeti anlaşılıyordu. O açıdan insan sahip olduğu küçük şeylerin kıymetini bilmek gibi insanın mutluluk biliminin temel öğretilerinden olan bir beceriyi unutmuştuk. Küçük şeylerden mutlu olmak önemli çünkü biliyorsunuz kapital sistem tüketerek mutlu olmayı amaçladığı için üreterek mutlu olmayı önemsemiyor. Yani üreterek mutlu olmak, tüketerek mutlu olmaya tercih ediliyor. Bu salgın aslında insanlara ölümlü dünyada yaşadıklarını hatırlattı. Bunun için sağlığını da kaybettiğin zaman kıymetini anlıyorsun ama çok geç oluyor. Hastalıklar yaşam stilinin yanlış olmasından kaynaklanıyor. Yemek, içmek, beslenmek, hareket gibi böyle yani yaşam felsefesi gibi konular önemli. Sağlık konusunda endişesi artan bir grup var” dedi.

    Hastalık fobisi olan kitle çoğalmaya başladı

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, fobi tarzında bir hastalık korkusunun ortaya çıktığını söyledi ve sözlerine şöyle devam etti:

    “Bu kitle de epeyce çoğaldı. Hastalık fobisi oluştuğu için riski alan hastanelerdir. Fobisi olanlar böyle durumlarda hastanelere daha çok gitmeye başlıyor. Sürekli gidip orada tahlil yaptırmaya, kuyruklara girmeye başlar. Bu durum daha büyük riskler oluşturuyor. Bunun dozunu kaçıranlar da oldu. Hastane ve sağlığın dışındaki her şeyi yok sayarak yaşamaya çalıştılar. Fobisi olanların bir kısmında sağlık endişesinden öte hastalık fobisi var. Sağlık endişesinde sağlıktan endişe duyar, sık sık tahlil yaptırır, bir yer uyuşsa hemen doktora gider, birçok tahlile girer ama olumsuz sonuç çıkmadığında rahatlama olur. Bir gün sonrasında başka bir rahatsızlık hissettiğini düşünürse yine gider. Aslında bu somatizasyon bozukluğu denilen bir rahatsızlık. Kişi hasta olmadığı halde hastalıkla ilgili aşırı uğraşısı olur ama onda hastalık korkusu yoktur, hastalık uğraşı vardır.  Hipokondriyazisin hastalık korkusu ve sağlık endişesi ayağı var. Hastalık korkusu olan kişiler hastalık kelimesini anmaz. Sağlıkla ilgili her şeyden kaçarlar. Misofobi yani mikrop korkusu olanların hastalık fobisi vardır. O korkularda da tam tersi kaçınma oluyor.”

    Hastalığı yok sayarak yaşıyorlar

    Kişinin hastalıklarla ilgili bir korku duyması doğal olduğunu ifade eden Tarhan, “Tüberküloz ya da başka hastalıkların kendisinde olup olmayacağı ile ilgili korkuya kapılabilirler. Korku olan kişilerde iki türlü tepki oluyor. Bir kısmında sağlık endişesine dönüşüyor. Sık sık tahliller yaptırıyorlar, birçok doktora gidiyorlar. Bir kısmında da hastalık fobisi oluşuyor. Hastalığı yok sayarak yaşamaya çalışıyorlar. Kaçınma davranışı ortaya çıkıyor. Hastalık fobisi olanlar hastalığı ilerlese bile yine doktora gitmez. İleri yaşta olsa bile çocukları tahlile götüremezler. Hastalık çıkması ile ilgili korkuyu yok sayarak kendini rahatlatmaya çalışır. Bu hastalık fobisi tarzında dediğimiz durum ortaya çıktığı zaman oluyor. Başka korkuları yoksa sadece ölüm korkusu varsa monofobi olmuyor. Bu tarzdaki korkusu olanların tedavisi farklıdır. Sağlık endişesi olanlarda sağlıkla ilgili beklenti seviyelerine bakarız. Sağlıktan hiçbir belirtisi olmamayı mı anlıyor? Hiçbir yere kaçamayacak gibi mi anlıyor? Böyle anlarsa ufacık bir yer kaşındığı zaman ufacık bir şey olduğu zaman hemen telaşlanır. İnsan ilginç bir varlık. Bazı insanların hayatında korku egemendir. Yani verdiği bütün kararlarda korkunun tesiri olur. Korkular o kişinin değer yargıları haline gelmiştir” dedi.

    Narsistlik yatırımını bedenlerine yapıyorlar

    Vücudumuzun patronu olmadığımızı kabul etmemiz gerektiğini belirten Tarhan, “Vücudumuzda bizden daha akıllı bir sistem yaratılmış. Yani vücudumuza bir mikrop girdiği zaman hijyen kurallarına uyduğumuzda o mikrop ilerleyemez. Hijyeni sağlayamazsak ilerler, lenf bezlerine yayılır, ihmal edersek yaralar oluşmaya başlar. Hekimler sadece tedavi zincirinde kayıp bir halkayı bulup onu yerine koyar. Mikrobu hemen yok edip hızla iyileştirecek birkaç ilaç verir ve ondan sonra zaten vücut geri kalanı kendisi yapıyor. Yaratan öyle bir sistem yaratmış ki biz haddimizi bileceğiz. Onun için vücudumuzdaki sisteme saygı duyacağız. Benim sağlığım neden dört dörtlük olmuyor diye devamlı oturup 60 dakikanın 59 dakikası kendini inceleyenler var. Şuram nasıl, buram nasıl, ne olacak, eyvah ya hasta olursam, ya ölürsem gibi en kötü senaryolar devamlı olunca artık her şeyi aksıyor. Zihnini meşgul eden bu düşüncelerden dolayı uykuya dalamıyorlar. Bu kişileri narsistlik yatırımını bedenine yapmış kişiler diye tanımlıyoruz” ifadelerini kullandı.

    Kişilerdeki sağlık endişesi incelenmeli

    Kişide sağlık endişesi var mı, beklenti düzeyi yüksek mi yoksa kaçınma davranışı var mı ona bakıldığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kaçınma davranışı varsa evden çıkmıyor. Sağlık endişesi var mı onu incelemek lazım. Sağlıkla ilgili zihinsel uğraşısı fazla olursa o zaman sağlık endişesi oluyor. Bir de literatürde nosofobi olarak bilinen hastalık korkusu genellikle eşlik ediyor. Bu tür durumlarda bir alt boyut panik bozukluğudur. Panik bozukluğun da biyolojik boyutu var. Bunlar varsa kişide ve hangisi ön plandaysa onunla ilgili tedavi planı yapılıyor” diye konuştu.

    Kronik stres yağ ve şeker depolarını kana boşaltıyor

    Beynimizde otonom sinir sistemimizin regülasyonu ile ilgili hipotalamus adında bir bölge olduğunu belirten Tarhan, “Heyecanlanınca kalbimiz çarpar, korktuğumuz zaman savaş ve kaç tepsisi olur. Savaş ve kaç tepkisi olursa omuz boyun kasları kasılır, tansiyon ve damar direnci yükselir. Eğer kişide kronik stres varsa böyle durumlarda kişi devamlı stres hormonu salgıladığı için vücuttaki yağ depoları, şeker depoları kana boşalır. Kardiyoloji kliniklerinde ikinci kalp krizi geçirenlere yeni bir atak geçirmesin diye hiç sorgulanmadan hemen antidepresana başlanıyor. Çünkü post stroke depresyonlar var. Felçten sonra depresyonlar vardır. Kalp krizi sonrası onlar için otomatik yapılır. Bu ölçü daha önce ölçülemiyordu” dedi.

    Beynimizde sağlıkla ilgili alarm mekanizması var

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ‘Aslında otonom sistemimizi beynimizdeki kimyasallarla yönettiğimizi tespit ettik’ dedi ve sözlerine şöyle devam etti:

    “Bazıları aşırı salgılatıyor, bazıları hiç salgılatmıyor. Otonom sinir sistemi orkestra gibi çalışması lazımken orkestradaki ritim bozuluyor. Biz bu durumda beyindeki o bozulan bölgeyi ölçebiliyoruz. Beyinde stres seviyesi yükseliyor ve seratonin depoları boşalıyor. Beyinde seratonin azalması var diyoruz. Beynimizde sağlıkla ilgili alarm mekanizması var. O bozulduğu için bu kişiler ufak bir şeyden beyin aşırı tepki veriyor. Bunu bilerek yapmıyorlar. O kişiye ‘hasta değilsin, takma kafana geçer, kendi kendinin doktoru ol’ gibi öneriler sunulmamalı. Bu onlara kötülük yapmaktır. O kişiye önce beyin kimyasını düzelten bir tedavi yapılır. Bu standart ilaç tedavisidir. Yeterli değilse ikinci aşamaya geçilir. Manyetik uyarım tedavisi yapılıyor. O yapılır ve aynı zamanda her seferinde standart olarak psikoterapi gerekir. Beyin fonksiyonlarını ölçerek gerçekleştirilen tedavi yöntemi var. Bu yöntem dünyada gelişti. Çocuklarda dikkat eksikliğini de ölçebildiği onaylandı. Bunları biyolojik kanıtlarla gösteriyoruz ve onun üzerinden tedaviye gidiyoruz.”

    Mantıksal çözüm ürettiklerinde rahatlıyorlar

    Psikoterapide kişinin düşünce hatalarını belirlediklerini ifade eden Tarhan,Sağlıkla ilgili kaygılarını belirleriz, o kaygıları rasyonel şekilde çözmeyi öğretiriz. Mantıksal çözüm üretirse kişi rahatlıyor üretemezse zaten hastalık kronikleşiyor. Yani artık evinden çıkamayacak noktaya gelmiş vakalar var. Evden dışarıya yalnız çıkamıyor, evde yalnız kalamıyor. Böyle davranışlar yaşam kalitesini çok bozar ama bilerek yapmıyorlar. Bu tedavisi olan bir durum. Sağlıklı bir insan, bakınca öyle gözüküyor ama bu kişilerin beyni farklı çalışıyor. Beyinlerinde otonom sinir sistemini yöneten bölgesi bozulmuş oluyor” dedi.

    Duygularını bastıran kişilerde örtülü stres görülüyor

    Bazı kişilerde de örtülü stres olabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sözlerini şöyle tamamladı:

    “Örtülü streste kişi stresli değilim, neden tansiyonum çıksın, neden elim ayağım uyuşsun, kalbim çarpsın diyor. Bu kişilere stresten olduğunu söyleyince stresim yok diyorlar. O zaman da doktorun kendisini anlamadığını düşünüyor. Örtülü streste kişi stresli olduğunu bilmez, stres organ diliyle yaşanır. Stres damarı kasar, tansiyonu yükseltir, omuz boyun sırt kaslarını kasar. Örtülü stres duygularını bastıran kişilerde çok oluyor. Duygularını bastırdıkları için bu kişiler duygu ifadesi yapamazlar. Bir şeye üzüldüklerinde, kızdıklarında içlerine atarlar, kendileri ile savaşırlar. Bu durumda beynin motorilazyoslarında duygu ifadesine izin vermedikleri için devamlı stres bağışıklık sistemini bastırır. Vücuttaki uyuyan kanser hücrelerini uyandırır ve kişide kanser başlar. Onun için bu örtülü stresi de unutmasınlar. Benim stresim yok deyip umursamaz davranmamaları gerekir.”

    Ebeveynler İçe Dönük Çocuğa Nasıl Yaklaşmalı?Zayıf İlişki Kuran Çocuk Dışlanıyor

    0
    ice donuk cocuk

    Bazı çocuklar sosyal ve dışa dönük bir yapı sergilerken bazı çocuklar da daha sessiz, daha sakin, içe dönük duygusal süreçler yaşıyor.

    Çevresiyle zayıf ilişki kuran çocuğun bir süre sonra sosyal ortamlardan dışlandığını belirten Çocuk – Ergen Uzman Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk, bu durumun arkadaş ortamında etkileşim temelli birçok fırsatı kaçırmasına ve akademik başarısının da düşmesine neden olduğunu söylüyor. Konuk, içedönük çocuklar ile sağlıklı bağlar geliştirmenin önemini vurgulayarak çocuğa karşı duyarlı ve şefkatli yaklaşımların bu süreci yönetmeyi kolaylaştıracağını söyledi.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Çocuk – Ergen Uzman Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk, çocukların içe kapanık olmasına yol açan faktörler ve ebeveynlerin yaklaşımının nasıl olması gerektiği hakkında önemli bilgiler paylaştı.

    Ebeveyn tutumları ve çevre etkiliyor

    Bazı çocuklar sosyal ve dışa dönük bir yapı sergilerken bazı çocuklarda daha sessiz, daha sakin, içe dönük duygusal süreçler yaşandığını belirten Çocuk – Ergen Uzman Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk, “Her insan doğuşundan itibaren mizaç özelliklerini ortaya koyabiliyor. İçe dönüklük, bir çocuk için mizaç özelliği olabileceği kadar çevresel etmenlerin sonucu olarak da ortaya çıkıyor. Çocuklar içinde bu mizaç özellikleri anne-babanın tutumları ve çevrenin etkisi ile daha belirgin hale gelebilir veya azalabilir.” dedi.

    Bu ipuçları içe kapanıklığa işaret ediyor

    Çocuk – Ergen Uzman Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk, içe kapanıklığın belirtilerini şöyle ifade etti:

    “Bir çocuğun arkadaş edinmekte zorlanması, kalabalık ortamlardan kaçınması, yeni ortamlara uyum sağlamakta güçlük çekmesi, sürekli yalnız kalmak istemesi, istek ve ihtiyaçlarını belirtmekte zorlanması, hem yakınları hem de yabancı kişiler ile iletişim kurmaktan kaçınması, duygu ve düşüncelerini tam olarak ifade edememesi gibi davranışlar çocukta içe kapanıklığın ipuçları olabiliyor.”

    Zayıf ilişki kuran çocuk dışlanıyor

    İçe kapanık çocukların başkaları ile iletişime geçmeden önce düşüncelerini ve söyleyeceklerini tartmaya, aşırı düşünmeye ve içsel süzgeçten geçirmeye ihtiyaç duyduklarını vurgulayan Çocuk – Ergen Uzman Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk, “Eğer bu ve benzeri durumlar, çocuğun günlük yaşantısını etkiliyorsa ve rutinlerini tamamlamakta işlev kaybına sebep oluyorsa çocuğun yaşamında önemli ölçüde sorunlara yol açabiliyor. Özellikle bir çocuğun akranlarıyla zayıf ilişki kurması, bir süre sonra sosyal ortamlardan dışlanmasına ve arkadaş ortamında etkileşim temelli birçok fırsatı kaçırmasına neden oluyor. Bununla birlikte akademik başarının düşmesine, sahip olduğu beceri ve yetenekleri ortaya koymaktan kaçındığı için gerçekte var olan performansını sergileyememesine de neden olabiliyor.” ifadelerini kullandı.

    Şefkatli yaklaşım süreç yönetimini kolaylaştıracaktır

    Ayrıca çocuklardaki iç depresyon, yas süreci, travma, kaygı gibi durumların birçok psikolojik sorunların da habercisi olabildiğini belirten Çocuk – Ergen Uzman Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk, “Ebeveynlerin içe kapanık çocuğa karşı duyarlı ve şefkatli yaklaşımları bu süreci yönetmeyi oldukça kolaylaştıracaktır. Anne baba olarak çocuğun tekrar eden davranışlarını gözlemlemek ve nasıl tepkiler verdiğini fark etmek, onun gereksinimlerinin nasıl karşılanacağını öğrenmek için oldukça önemlidir.” dedi.

    Çocukla sağlam ve güvenli bağ kurulmalı

    Çocuk – Ergen Uzman Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk, ‘İçedönük çocuklar ile sağlıklı bağlar geliştirmenin önemi büyüktür.’ dedi ve sözlerini şöyle tamamladı:

    “Kurulan bağların niteliği çocuğun ilerideki duygusal sağlığı ile doğrudan ilişkilidir. Ebeveyn – çocuk arasında kurulan sağlam ve güvenli bağ duygusu, temelde çocuğun hem kendisine hem de çevresine karşı güven duygusunu verir. Bu sayede çocuk büyüdükçe dış dünyayla başa çıkabilmeyi öğrenir. Ayrıca güvenli ortamlarda yeni deneyimler elde etmesini sağlamak, akranlarıyla iletişime geçmesi için ortamı ve çocuğu önceden hazırlamak gerekiyor. Aşırı koruyucu bir ebeveyn tutumu sergilemek ve tüm olası olumsuz durumlardan sakınmak ve kollamak yerine yüreklendirmek, duygularını görmezden gelmek veya yok saymak yerine kabul etmek, çözüm önerilerini ve problem çözme yöntemlerini çocuk ile birlikte oluşturmak, anne baba olarak yanında olduğunuzu hissettirmek ve destek olabilmek oldukça önemlidir.”

    Dikkat! Her Şişlik ve Kızarıklık Alerji Olmayabilir

    0
    her sislik alerji olmayabilir

    Deri ve mukozalarda veya iç organlarda tekrarlayan kaşıntısız şişlik atakları, ender rastlanan kalıtsal bir hastalık olan Herediter Anjioödem’in belirtileri olabilir.  

    Bazen aşikar olmayan belirtiler yüzünden konulan yanlış tanılar, daha ciddi sorunlara yol açabilir. Dünya Herediter Anjioödem Günü ilan edilen 16 Mayıs’ta toplumda ve hekimlerde farkındalığı arttırmak amacıyla tüm dünyada çeşitli aktiviteler düzenleniyor. Türkiye Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) de ülkemizde hekimler ve toplum tarafından yeterince bilinmeyen bu hastalığın daha iyi tanınması için ‘Herediter Anjioödem Tanı ve Tedavi Rehberi’ yayınladı.

    Yüzde ya da vücudun çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan şişme atakları, akla hemen alerjik atakları getirse de bu şişmeler her zaman alerji olmayabilir. Deri ve mukozalarda, iç organlarda, gırtlak veya ağız içinde meydana gelen şişmeler, nadir rastlanan kalıtsal bir hastalık olan Herediter Anjioödem’in belirtileri de olabilir. Hekimlerin hastalığı yeterince bilmemeleri yanlış tanı ve tedaviye yol açarak sorunu daha da ağırlaştırabilir. Bu yüzden 16 Mayıs, dünyada Herediter Anjioödem Günü olarak kabul ediliyor ve her yıl 16 Mayıs’ta toplumda ve hekimlerde farkındalığı arttırmak amacıyla tüm dünyada çeşitli aktiviteler düzenleniyor.

    Türkiye Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) de, bünyesinde 2009 yılında kurulmuş olan Herediter Anjioödem Çalışma Grubu’nun da katkılarıyla hastalık konusundaki farkındalığı arttıracak çalışmalar yapıyor.  

    AİD, ülkemizde hekimler ve toplum tarafından yeterince bilinmeyen bu hastalığın daha iyi tanınması için Nisan 2022’de ‘Herediter Anjioödem Tanı ve Tedavi Rehberi’ni yayınladı. Rehber, Çalışma Grubu’nun önderliğinde Türkiye’nin değişik yerlerinden Herediter Anjioödem konusunda deneyimli bilim insanlarınca hazırlandı.  Doktorlar için teşhis ve tedavide kaynak olacak rehberin editörlüğünü Prof. Dr. Aslı Gelincik ve Prof. Dr. Mustafa Güleç üstlendi. AİD, bu çalışmanın yanı sıra Ankara, İstanbul, İzmir, Gaziantep ve Konya’da hem rehberin tanıtımını sağlamak ve hem de hekimlerin Herediter Anjioödem hakkındaki farkındalığını arttırmak amacıyla hastalığın tanısı ve tedavisiyle ilgili eğitim toplantıları gerçekleştiriyor.

    Nadir bir hastalık olan Herediter Anjioödem Akla Gelmiyor!

    AİD Herediter Anjioödem Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Gül Karakaya, 16 Mayıs Dünya Herediter Anjioödem Günü dolayısıyla şu açıklamayı yaptı:

    “Herediter Anjioödem (HAÖ) vücudun değişik organlarında şişme (anjioödem) atakları ile seyreden, nispeten nadir görülen ve kalıtsal bir hastalıktır. Dünyada sıklığı 1/10.000 ile 1/50.000 arasında değişmektedir. Ülkemizde akraba evliliği sayısının fazla olması nedeniyle aslında daha sık olması beklenmekle birlikte ülkemizdeki gerçek sıklık ve hasta sayısı henüz bilinmemektedir. Tanıda en büyük güçlük hekimlerin hastalığı yeterince bilmemeleri ve böyle bir hastayı incelerken Herediter Anjioödem’i ön tanılar arasında akla getirmemeleridir. Bu nedenle hastalık genellikle çocukluk ve ergenlik döneminde başlamasına rağmen ülkemizdeki hastalar çoğunlukla erişkin yaşlarda tanı alabilmektedir.”

    Genellikle hastaların şişme şikayetleriyle (anjioödem) hastaneye başvurduklarına değinen Prof. Dr. Gül Karakaya, “Bu tarz başvurularda akla hemen alerjik şişme atakları geliyor ve hastalar alerji kliniklerine yönlendiriliyor. Bu nedenle alerjik bir hastalık olmamasına rağmen bu hastalığın tanı, tedavi ve izlemi daha çok immünoloji ve alerji uzmanlarınca yapılmaktadır” dedi.

    Yanlış Teşhis Gereksiz Ameliyata Sebep Oluyor!

    Şişmelerin yüzde ve vücudun değişik yerlerinde ve deride de olabileceğini anlatan Karakaya, “Bu şişliklerin en tehlikesi boğaz, gırtlak veya ağız içinde meydana gelenleridir. Bu durum nefesin tıkanmasına yol açacağı için hayatı tehdit edebilir” diye konuştu. Bağırsaklarda meydana gelecek bir ödemin şiddetli karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal gibi semptomlara yol açabileceğini ve bu belirtilerin hekimlerini yanıltabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Karakaya, şöyle devam etti:

     “Bağırsak atakları gereksiz karın ameliyatlarına yol açabilmektedir. Bazen de bu hastalara yanlışlıkla ülkemizde nispeten daha sık olan ve karın ağrısı atakları ile seyreden Ailevi Akdeniz Ateşi tanısı koyulmakta ve bu hastalığa yönelik tedavi başlanmasına rağmen hastanın şikayetleri devam etmektedir.”

    Spor Sonrası Enerjinizi Meyve Suyu İçerek Yenileyin

    0
    spor sonrasi meyve suyu

    Sağlıklı bir yaşam için sporun önemini her fırsatta vurgulayan uzmanlar, spor sonrasında kaybedilen enerji ve minerallerin spor sonrasında içilen bir bardak meyve suyu ile geri kazanılacağını vurguluyor.

    Spor sırasında vücudumuz, günlük yaşantımızda yaptığımız hareketlere göre çok daha fazla enerji tüketir ve yapılan egzersizler sonucunda belirli miktarda mineraller ter yoluyla vücuttan dışarı atılır. Uzmanların önerisine göre spordan sonra bir bardak meyve suyu içmek, hem oluşabilecek kas ağrılarının önüne geçiyor hem de kaybedilen sıvı minerallerin geri kazanılmasını sağlıyor.

    Nuh Naci Yazgan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnançkonuyla ilgili, “Meyve suları vücudun sıvı gereksinimini karşılamasının yanı sıra, içeriğindeki antioksidan ve mineraller ile hücrelerin yaşamsal faaliyetlerinin ve vücut fonksiyonlarının yerine getirilmesine de yardımcı olur. Aynı zamanda meyve sularında bulunan meyvenin kendisinden gelen doğal şekerler, verdikleri enerji sayesinde vücudun zinde kalmasını sağlıyor.” dedi. 

    İnanç, sebze ve meyvelerin egzersiz yapanlar ve sporcular için son derece önemli potasyum kaynakları olduğunu vurgularken, özellikle yaz aylarında içilen bir bardak meyve suyunun, egzersiz sonrasında kaybedilen sıvı ve minerallerin geri kazanılmasına yardımcı olduğunu belirtti.”

    Ducray’den Akne Tedavisine Yardımcı İLK ve TEK Fotokoruyucu: KERACNYL UV SPF50+

    0
    akne tedavisi

    Özellikle yaz aylarında, tüm cilt tipleri güneşten etkilenir. Güneşin faydası olduğu kadar, UV ışınlarının cildimize verebileceği zarar, bazen lekelenme ve sivilcelenme gibi tedavi gerektiren sonuçlara neden olabilir.

    Her cilt tipi farklı olduğu gibi, her cilt türünün de kendine özgü bakımı vardır. Örneğin, akneye yatkın bir cilt tipine sahip olan kişilerin, gözeneklerin tıkanmasına sebep olacak yağlı ürünler yerine daha su bazlı güneş koruyucu ürünleri kullanmaları gerekir. Aksi halde tıkanan gözenekler zamanla sivilceye dönüşür.

    Leke karşıtı güneş korumasında bir yenilik!

    Ducray laboratuarları tarafından özel olarak akneye eğilimli ciltler için geliştirilen, leke karşıtı güneş koruyucusu KERACNYL UV SPF50+, geniş spektrumlu UVA/UVB filtre sistemi sayesinde güneş ışığının zararlı etkilerine karşı cildinizi korur. Güneşe bağlı cilt kusurlarının azaltılmasını destekleyen ve çok yüksek koruma sağlayan özel formülüyle KERACNYL UV SPF50+, güneşlenme sonrası cilt lekelerinin yeniden oluşmamasına yardımcı olur. Suya karşı dayanıklı KERACNYL UV SPF50+, ciltte yağlı bir his bırakmaz, mat bir görünüm sağlar.

    Behçet Hastalarının Görme Kaybını Önlemek Erken Teşhisle Mümkün

    0
    behcet hastaligi tedavisi

    Türk Oftalmoloji Derneği, Behçet hastalarında görülen üveitin 20-40 yaş aralığındaki genç kişilerde kalıcı görme kaybına yol açabildiğini, ancak erken teşhis ve tedavi ile körlüğün önlenebildiğini, yeni tedavi yöntemleri sayesinde görme kaybı riskinin oldukça azaldığını bildirdi. 

    Türkiye’deki göz doktorlarını temsil eden Türk Oftalmoloji Derneği, Behçet hastalarının yaşadığı görme kayıplarını engellemek için hastaları bilinçlendirmek üzere farkındalık yaratma çalışmalarını sürdürüyor. Türk Oftalmoloji Derneği Uvea-Behçet Birimi Başkanı Prof. Dr. Pınar Çakar Özdalyeni tedavi yöntemleri sayesinde Behçet hastalarının yaşadığı görme kayıplarının artık önüne geçebildiklerini söyleyerek, “Behçet hastaları bilmelidir ki, bu hastalık tedavi edilebilir bir hastalıktır. Yeter ki erken teşhis edilsin, yeter ki erken tedavi edilsin. Hastaların kontrollerini ihmal etmemesi ve tedaviye gösterdikleri uyum körlüğün engellemesinin en önemli koşulu” dedi. 

    Dünyada en fazla Behçet hastası Türkiye’de

    Prof. Dr. Pınar Çakar Özdal, Türkiye’nin dünyada en fazla Behçet hastası olan ülke olduğuna, hastalığın sadece gözü değil, aynı zamanda damarları, sinir sistemini, cildi, mide-bağırsak sistemini etkileyen bir hastalık olduğuna dikkat çekerek, “Ataklarla seyreden bu hastalık kalıcı hasarlar bırakıyor. Özellikle gözdeki hasarlar sebebiyle genç yaştaki hastalarda görme kaybına sebep oluyor. Göz hekimleri olarak Behçet hastalarının hem teşhisi hem de tedavisi konusunda hastaları bilinçlendirmeye ve tedavilerini aksatmadan devam ettirmelerini sağlamaya çalışıyoruz” dedi. 

    Tedavi edilebilir bir hastalık

    Prof. Dr. Pınar Çakar Özdal, Behçet üveitinin tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu, erken teşhis ve tedavinin hayati önem taşıdığını sözlerine ekleyerek şöyle konuştu: “Eskiden çok daha fazla körlükle sonuçlanıyordu, çünkü tedavi yöntemleri ve imkanları sınırlıydı, sadece kortizon tedavisi uygulanıyordu. Ancak şimdi daha fazla tedavi yöntemlerimiz ve olanaklarımız var. Hastaların bilinçli olmaları ve tedavilerine uyum sağlamaları en önemlisi. Hastalar bilmeli ki bu hastalık tedavi edilebilir, yeter ki erken teşhis edilsin ve erken tedavi edilsin.” 

    Üveit hastaların yüzde 25’i Behçet hastası

    Göz tutulumu Behçet hastalığının en önemli tutulumlarındandır ve yüzde 70’e varan sıklıkta görülmektedir. Behçet hastalığı gözde üveit denilen, tekrarlayan ataklar ve iyileşme dönemleri ile seyreden göz içi iltihap yapmaktadır. Üveit oldukça geniş kapsamlı bir kavram olup, çok çeşitli hastalıklarla ilişkili olabilir. Behçet hastalığı ülkemizde en sık karşılaştığımız üveit nedenini oluşturmaktadır. Yaptığımız çok merkezli bir çalışma ülkemizdeki üveit hastalarının yüzde 25’ini Behçet hastalarının oluşturduğunu göstermiştir. 

    Behçet hastalığına bağlı üveiti diğer üveitlerden ayırt etmemizi sağlayan karakteristik göz bulguları vardır ve tecrübeli göz doktorları Behçet üveiti tanısını çoğu zaman sadece muayene ile koyabilmektedir. Hastalık, tek gözde başlayabilse de genellikle her iki gözü etkilemektedir. Behçet üveiti, iltihabi bulguların ani olarak başlaması, takiben iyileşmesi ve tekrar nüksetmesi şeklinde tipik bir seyir göstermektedir. Ancak bu atakların her biri gözde az ya da çok bir hasar bırakabilmekte ve görmeyi tehdit eden komplikasyonlar gelişebilmektedir. Hastalar genellikle gözde kızarıklık, bulanık görme veya görme kaybı, uçuşmalar, gözde ve göz çevresinde ağrı şikayetleri ile başvururlar. Ancak hiç kızarıklık olmadan ani görme kaybı gelişmesi de sık rastlanılan bir durumdur. 

    Besin Alerjisi Ve Kuruyemiş Alerjilerinin Görülme Sıklığında İki Kata Yakın Artış Var!

    0
    besin alerjisi

    Dünya Besin Alerjisi Farkındalık Haftası (8-14 Mayıs) sebebiyle ülkemizde kuruyemiş alerjilerinin artışına ve oluşturduğu risklere dikkat çeken Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) üyesi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Alerji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr.  Bülent Enis Şekerel “En tehlikeli besin alerjilerinin başında gelen kuruyemiş alerjilerinin artışına sezaryen doğumlar, bebek beslenmesinde anne sütü kullanımının azalması, aşırı hijyenik yaşama çabası, fazla antibiyotik kullanılması, Batı tipi yaşam biçiminin tercih edilmesi ve bebeklerde ek gıdaya başlamanın geciktirilmesi yol açıyor” dedi.

    Ülkemizde çocuklarda ve yetişkinlerde bir numaralı besin alerjisi olarak öne çıkan kuruyemiş alerjileri, en tehlikeli besin alerjisi reaksiyonlarının başında geliyor. Kuruyemiş alerjisi sıklığı artmaya devam ederken tıpkı deniz ürünleri gibi zamanla geçmeyen alerji türleri arasında yer alıyor. Ülkemizde alerji nedeni olan kuruyemişler ise fındık, antep fıstığı ve ceviz olarak sıralanıyor.

    Kuruyemiş alerjileri en tehlikeli besin alerjisi nedeni 

    Dünya Besin Alerjisi Farkındalık Haftası (8-14 Mayıs) sebebiyle kuruyemiş alerjisine dikkat çeken Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) önceki başkanlarından Prof. Dr.  Bülent Enis Şekerelkuruyemiş alerjilerinin çoğunlukla yaşamın ilk iki yılında başladığına ancak, ileri yaşlarda başlayan ama daha nadir görülen tipleri de bulunduğuna dikkat çekti.  “Erken yaşta başlayan kuruyemiş alerjileri daha ağır reaksiyonların nedenidir. Bu reaksiyonların en korkulanı anafilaksi veya halk arasında ‘alerjik şok’ olarak bilinen reaksiyondur” diyen Prof.Dr. Şekerel, şöyle devam etti: 

    “Anafilakside deri bulgularının yanında sindirim, solunum ve dolaşım sistemleri de olumsuz etkilenir ve oluşan reaksiyon yaşamı tehdit edebilir. Bu nedenle kuruyemiş alerjisi olanlara acil bir durumda kullanmaları için adrenalin otoenjektör veririz ve bu enjektörü her zaman yanlarında bulundurmalarını isteriz. Kuruyemiş alerjileri kalıcı alerjilerin başında gelir. Düzelme sadece hastaların %10-20’sinde olur ve çoğu hastada yaşam boyu sürer.” 

    Son 20 yılda besin alerjisi ve kuruyemiş alerjilerinin görülme sıklığında iki kata yakın artış oldu!

    Besin ve kuruyemiş alerjilerinin görülme sıklığının arttığını anlatan Prof. Şekerel, “Ülkemizde yaşamın ilk yılında besin alerjisi %6-8 oranında görülürken ilerleyen yaşla birlikte bu alerjilerinin birçoğu ortadan kalkar. Ancak kuruyemiş alerjilerinde olduğu gibi yaşam boyu devam eden kalıcı besin alerjileri de olabilir. Sonuçta çocukluk çağında ve erişkin dönemde besin alerjisi görülme sıklığı %0.5-1 iner. Bebeklik çağında yumurta ve süt en sık görülen alerjiler iken çocukluk, ergenlik ve yetişkin yaş grubunda ülkemizde en sık besin alerjisi nedeni kuruyemiş alerjileridir.”

    Son 20 yılda besin alerjisi ve kuruyemiş alerjilerinin görülme sıklığında iki kata yakın artış olduğunu belirten ve bu artışın nedenlerine ilişkin bilgi veren Şekerel, “Araştırmalar besin alerjisi gelişiminde ailesel özellikler yanında sezaryen doğumların, bebek beslenmesinde anne sütü kullanımının azalmasının, aşırı hijyenik yaşama çabasının, fazla antibiyotik kullanılmasının, Batı tipi yaşam biçiminin tercih edilmesinin ve bebeklerde ek gıdaya başlamanın geciktirilmesinin artışa yol açtığını gösterdi.” diye konuştu.  

    Ülkemizde en çok fındık alerjisi sonra da Antep fıstığı, kaju ve ceviz alerjisi görülüyor

    Prof. Dr. Bülent Enis Şekerel, “Kuruyemiş alerjileri dediğimizde fındık, ceviz, Antep fıstığı, kaju ve badem gibi kabuklu ağaç yemişi alerjilerini ve aslında bir baklagil olan yerfıstığının alerjisini anlıyoruz. Batı toplumlarında yerfıstığı fazla tüketilen ve üretilen bir yemiştir. O yüzden Amerika, İngiltere ve Avusturalya’da yerfıstığı en önemli kuruyemiş alerjisidir. Oysa biz toplum olarak kuruyemişlerden kabuklu ağaç yemişlerini yani fındık, Antep fıstığı ve ceviz tüketimi ile öne çıkan, dolayısı ile de bu alerjilerin daha sık görüldüğü bir toplumuz” dedi.

    Alerjiler de toplumların tüketim alışkanlıklarına göre şekilleniyor!

    Beslenme alışkanlıklarımıza baktığımızda kuruyemişlerden kabuklu ağaç yemişlerinin özel bir yeri olduğunu gördüğünü ifade eden Şekerel: “Bunları kahvaltıda, salatalarda, tatlılarda, soslarda, hatta et yemeklerinde ve de atıştırmalık çerez olarak hemen her öğünde ve günün her saatinde tüketiyoruz. Nitekim, dünya kuruyemiş tüketim ve üretim envanterlerine baktığımızda ülkemizin dünyada 2 numaralı ülke konumunda olduğunu görüyoruz. Fındık üretiminde ve Antep fıstığı tüketiminde yıllardır dünya birincisiyiz. Antep fıstığı üretimde dünyanın 3 numaralı üreticisi olmamıza karşın ithalatta da dünya birincisiyiz çünkü çok üretmemize karşın tüketim çok fazla olduğundan ürettiğimiz bize yetmiyor” dedi. Dr. Bülent Şekerel sözlerine: “Besin alerjilerinin görülme sıklıkları toplumların tüketim alışkanlıklarına göre şekilleniyor. Ülkemizde fındık özellikle kakaolu ürünler aracılığı ile fazlaca tüketildiğinden fındık alerjileri bizim bir numaralı sorunumuz. Fındık alerjilerini Antep fıstığı ve ceviz alerjileri izliyor. Kaju ülkemizde yetişmeyen ama son yıllarda artan ithalat ile tüketimi artan bir kuruyemiştir. Kaju fıstığı gerçekte antep fıstığı ile aynı kökenden yani sakızağaçgiller familyasından geliyor. Bu iki kuruyemişin birçok ortak molekülü var ve o yüzden de Antep fıstığı alerjisi ile kaju alerjisi çoğunlukla birlikte görülüyor.” diye devam etti. 

    Bebekler kuruyemişler ile geciktirilmeden tanışmalı ve ilk tanışma çay kaşığı ucu kadar olmalı

    Prof. Dr. Şekerel kuruyemiş alerjilerinin nasıl oluştuğu şöyle açıkladı: “Besin alerjisi, vücudun kendisi için zararlı olmayan bir besine anormal ve abartılı bir tepki vermesi olarak ifade edilebilir ve çoğunlukla yaşamın ilk yıllarında başlar. Bundan on yıl kadar önce alerji gelişmesini önlemek için alerjik besinlerin diyete eklenmesini bir iki yıl kadar geciktiriyor ve bunun alerji gelişimini engellemesini bekliyorduk. Ancak beklentimizin aksine bu tutumun besin alerjisinde artışa neden olduğunu gördük. Bugünkü anlayışımıza göre besin alerjenleri egzemalı deriden veya solunum yolundan girerek alerji gelişimine yol açıyorlar. Besinlerin sindirim sitemi yoluyla vücuda girmesi ise toleransı geliştiriyor. Bu nedenle günümüzde bebeklerde alerjik potansiyeli olan tüm besinleri yaşamın ilk 4 ile 8 ayları arasında başlamayı tercih ediyoruz. Sadece ilk dozu verirken alerjik reaksiyondan korunmak için ilk dozun çok küçük olmasını istiyoruz. Örnek vermek gerekirse, çay kaşığının ucu kadar miktar ile başlıyor ve tedricen verilen miktarı arttırıyoruz.” 

    Kuruyemişlerin ısıya, bekletilmeye, basınca ve pişirmeye dayanıklı proteinleri alerji nedeni

    Kuruyemişlerin neden sık alerjiye neden olduğu anlatan Şekerel; “Binlerce besin var ve bunlardan sadece 170 kadarı alerji nedenidir. Alerjik besinlerin ortak özelliklerine baktığımızda ise bu besinlerin ısıya, ışınlara, bekletilmeye ve basınca dirençli proteinler taşıdıklarını görüyoruz. Besin alerjisi en çok bu stabil proteinlere karşı gelişir. Kuruyemişler gerçekte tohum niteliğindedirler ve bu stabil depo proteinleri fazla miktarda içerirler. Bu yüzden kuruyemiş alerjilerini sık görüyoruz” dedi.

    Kuruyemiş alerjileri teşhisi alerji uzmanları tarafından konulmalı

    Kuruyemiş alerjilerinin nasıl teşhis edildiği aktaran Şekerel, “Öncelikle besin alerji testlerini her bebeğe veya çocuğa yapmaya gerek olmadığını söylemeliyim. Çünkü bu testler çok duyarlıdırlar. Diğer bir ifade ile yalancı pozitif sonuç verebilirler ve olduğundan daha fazla kişinin besinlere alerjik olarak etiketlenmesine neden olabilirler. Bu nedenle besin alerji testleri sadece yüksek risk taşıyan çocuklara yapılır. Bizim yüksek riskli dediğimiz grubu, şiddetli egzemasi (atopik dermatiti) olanlar ve daha önce bu besinler ile karşılaşmada alerji benzeri bir reaksiyon yaşamış bireyler oluşturur. Tüm dünyada besin alerji farkındalığı çok yüksektir. Besin tüketimi ile yaşanan çoğu reaksiyon besin alerjisi olarak etiketlenir. Oysa besin alerji teşhisi o kadar basit değildir ve profesyonel yaklaşımı gerektirir. Kuruyemiş alerjilerinin teşhisinde deri testlerinden, kan testlerinden ve besin yükleme testlerinden yararlanırız. Bu testlerin yapılması ve değerlendirilmesi uzmanlık ve deneyim gerektirir. Bu nedenle kuruyemiş alerjisi şüphesi olanlar alerji uzmanları tarafından görülmeli ve değerlendirilmelidirler” şeklinde konuştu.

    Kuruyemiş alerjilerinde tanı için yeni bir döneme girdik!

    Prof. Dr. Bülent Enis Şekerel teşhis sürecinde yeni dönem bir başlattıklarını ifade ederek süreci söyle açıkladı: “Klasikleşmiş alerji teşhisi deri testleri ve kan testleri ile yapılır. Bu testler ile duyarlı bulunanların bir kısmı o besini tükettiğinde sorun yaşamazken bazıları ise sorun yaşar. Diğer bir ifade ile testlerde duyarlılık olması alerji olduğu anlamına gelmez ve hastaya o besinin hekim gözetiminde yedirilerek alerjik reaksiyon oluşup oluşmadığının gözlenmesi gerekir. Bunun nedeni besinin içindeki farklı yapılardaki proteinlerdir ve biz bu proteinlere bileşen ismini veriyoruz. Bağışıklık sistemi bu bileşenlerin birçoğuna tepki gösterse de alerji belli bazı bileşenlere olan tepkinin bir sonucudur. Batı dünyası temel sorunları olan yerfıstığı alerjisine odaklanmış ve yerfıstığı alerjisine neden olan bileşen duyarlılıklarını tanımlamıştı, ama fındık, ceviz, Antep gibi kabuklu ağaç yemiş alerjilerinde ise bu bilgi çok kısıtlıydı.  Biz fındık, Antep fıstığı ve ceviz alerjisini öngören yeni bazı bileşenleri tanımladık. Böylece kan testlerinde bileşene özgü duyarlılık profilini gördüğümüzde alerjinin olup olmadığını daha doğru anlaşılmasında önemli bir buluşa imza attık.”

    Kuruyemiş alerjileri bir eksiklik değil, kişinin bir özelliği olarak algılanmalı ve saygı gösterilmeli

    Kuruyemiş alerjilerini bir hastalık veya eksiklik olarak algılamanın doğru olmadığını ifade eden Şerekel, “Nasıl ki elektrik sadece dokunulduğunda çarpar ise, kuruyemişler de alerjik kişide sadece tüketilmeleri durumunda istenmeyen durumlara neden olur. Bilinçli bir hasta, tükettiklerine dikkat ettiğinde sorunla karşılaşmaz. Diğer bir gereklilik de birbirlerine saygılı bir toplumda yaşıyor olmaktır. İkram etmeyi ve paylaşmayı seven bir toplumuz. Bu paylaşımlarda karşımızdaki kişinin alerjik özelliklerine hassasiyet gösterdiğimizde üzüntü verici durumlar ile karşılaşmayız” dedi.  

    Prof. Dr.  Bülent Enis Şekerel “Sonuç olarak farklılıklara saygılı bir toplumda yaşayan bilinçli bir hastanın, yaşam süresi ve yaşam kalitesi olumsuz etkilenmez” diye konuştu.

    Tüp Bebek Transferi Sonrası 10 Altın Kural

    0
    tup_bebek transferi
    _Prof_Dr_Gokalp_Oner
    Prof.Dr. Gokalp Oner

    Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Gökalp Öner, tüp bebek tedavisi görmüş ve transferi yapılmış anne adaylarının nelere dikkat etmeleri gerektiği hakkında bilgiler verdi… 

    1.İlaçlarınızı zamanında ve düzenli kullanın 

    Transfer sonrası verilen tüm ilaçları dikkatli ve düzenli kullanmak tedavi sürecinin en önemli kısmıdır. Belirlenen zaman diliminde ve saatlerde ilaçları alıyor almak tutunmayı sağlayacaktır. Zamanında ilaçların alınmaması tutunmama riskini artırır.

    2.Bol sıvı tüketin

    Transfer sonrası rahmin kasılmaması çok önemlidir. Bu anlamda sıvı alımı ile rahmin kasılması en aza indirgenebilir. Aynı zamanda tutunacak embriyoya giden kan akışı da artmış olacaktır.

    3.Akdeniz diyetiyle beslenin

    Transfer sonrası dönemde bol yeşillik ağırlıklı beslenmek, zeytinyağlı yiyecekleri tüketmek, yağlı tohumlar almak kısaca Akdeniz usulü beslenme önermekteyiz. Böylelikle tüp bebek tedavisinde kullanılan ilaçların etkinliğini de artacaktır. Bu besinler embriyo tutunmasını da artıracaktır.

    4.Sürekli yatmayın

    “Bu dönemde birçok anne adayı yatak istirahatine yöneliyor fakat biz hekimler bunu kesinlikte önermemekteyiz” diyen Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Gökalp Öner, “Yatak istirahati ile embriyoya yeterli kan akışı sağlanmamaktadır. Bu da tutunamama şansızlığını artırır. Bu anlamda ağır olmamak şartı ile günlük rutin işlerin yapılmasını şiddetle tavsiye etmekteyiz” diyerek anne adaylarının hasta psikolojisine girmemesi konusunda uyardı.

    5.Takviye edici gıdalarınızı ihmal etmeyin

    Bağışıklık sistemi, embriyo tutunmasını doğrudan etkiler. Bu sebeple bu dönemde anne adaylarının hiçbir vitamin ve mineral eksikliği yaşamasını istemiyoruz. Özellikle C, E vitaminleri, folik asit ve demir bu anlamda oldukça önemli vitamin ve minerallerdir. Mutlaka takviyesinin yapılması gerekir.

    6.Kabız olmayın

    Kabız kalmak, tuvalete çıkamamak ve buna bağlı ıkınmak durumunda karın zorlandığı için buna bağlı olarak rahim kasılabilir. Bu sebeple kabız kalmamaya yönelik ilaçlar alınması faydalı olur.

    7.Sigara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklardan uzak durun

    Sigara ve alkol içerisindeki zararlı maddelerden ötürü embriyonun kanlanmasını bozar ve embriyoya ciddi zararlar verir. Aynı zamanda tutunmama riskini de artırır. Erken gebelik kaybı şansızlığını da artırdığı göz önüne alınırsa, bu ürünlerin kullanımı özellikle bu dönemde son derece sakıncalıdır.

    8.Transfer sonrası ilk 24 saat 2 saatten daha uzun yolculuklara çıkmayın

    “Embriyo transferi sonrası ilk 24 saat oldukça önemlidir” diyen Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Prof. Dr. Gökalp Öner, “Bebeğin rahme tutunması gerçekleşir. Yolculuğa bağlı sarsıntı, yorgunluk ve yaşanan stres rahmi kasarak bebeğin tutunmasını olumsuz etkiler. Bu yüzden ilk 24 saat 2 saatten saha uzun yolculukları önermiyoruz” diyor.

    9.Etkinliği kanıtlanmamış ve bilimsel olmayan bitkisel kürleri tüketmeyin

    Bu dönemde bizler kesinlikle rahmin kasılmasını istemeyiz. Bazı bitkisel kaynaklı kürlerin rahmi kastığını annelerimiz üzerinde gördüğümüz için bu tür kürlerden kesinlikle uzak durulmasını tavsiye ediyoruz.

    10.Stresten uzak durun

    Stres özellikle istemsiz kasların kasılmasına sebep olur. Rahim de bu kasa sahip organlardan biridir. İnsan vücudunda meydana gelen stres faktörü ile rahim de kasılır. Bizlerin transfer sonrası ilk istediğimiz şey; rahmin gevşek kalmasıdır. Bu anlamda tüm anne adaylarından transfer sonrası rahat olmalarını, strese girmemelerini, oksijen dolu bol yürüyüşler yapmalarını ve olumlu düşünerek bu süreci geçirmelerini özellikle istemekteyiz.

    Fiziksel Tükenmişlikten Çok, Duygusal Tükenmişlik Yaşıyorlar…

    0
    tukenmislik sendrom

    Engelli bireyler en çok yalnız kalmaktan korkuyor Engellilik, evrendeki mükemmelliğin bir parçası…

    Prof._Dr._Nevzat_Tarhan___1

    10 – 16 Mayıs haftası, Birleşmiş Milletlere üye 156 ülkede “Engelliler Haftası” olarak kutlanıyor. İnsanların engelli olanlar ve engelli adayı olarak iki gruba ayrıldığını, en sağlıklı insanın da geçici veya kalıcı engelli olma potansiyeline sahip olduğunu vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ünlü fizikçi Stephen Hawking’i örnek göstererek engelli olmanın insan hayatına engel teşkil etmediğini ve engelliliğin evrendeki mükemmelliğin bir parçası olduğunu söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Engelli bireyleri en çok yalnızlık korkutuyor. Fiziksel tükenmişlikten çok duygusal tükenmişlik yaşayabiliyorlar. Engellilere yapılacak en büyük yardım, sessiz yapılan iyilikler, görünmeyen yardımlardır ve rastgele iyiliklerdir.” dedi.

    Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 10 – 16 Mayıs Engelliler Haftası çerçevesinde engelli bireylere yaklaşım şeklinin önemine değindi ve önemli tavsiyelerde bulundu.

    En sağlıklı insan bile engelli adayıdır

    İnsanların engellilik açısından iki türlü olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İlk grupta şu anda engelli olanlar var. İkinci grupta da engelli adayları olan insanlar var. Yani insanların da iki grupta yer aldığını söyleyebiliriz. En sağlıklıyım diyen insan bile aslında hayatının bir döneminde geçici veya kalıcı olarak engelli olma potansiyeline sahiptir. Bunu iyi bilmek gerekiyor. İnsan engelliliği veya engelli insanları kendinden çok uzak, uzakta bir sorun gibi düşündüğü zaman engellilere karşı zihinsel bir körlük oluşuyor.” dedi.

    Engellilerin de çaba ve sabır göstermesi gerekiyor

    İnsanların engellileri anlayamadıkları gibi, yapmaları gerekenleri de yapmadıklarını söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Engelli insanların bulundukları durum, sosyal hayata dahil olmak ve uyum için çabanın yanında sabır da göstermesi gerekiyor. Eğer onun sınavıysa, sağlıklı insanların da sınavıdır. Diğer insanlar da ‘Engellileri anlamaya çalışırken bana düşen sorumluluklar nedir? Ne yapabilirim?’ diye düşünmeliler. Bu nedenle engelli olmaktan daha önemlisi, yanlış bakış açılarını düzeltmektir. Engelliler Haftası’nın da en önemli amacı budur. Yani insanların engellikle ilgili ön yargılarını ve algılarını dağıtmak, engellilerin hayata uyum sağlamalarını kolaylaştırmaları hedefleniyor.” ifadelerini kullandı.

    Otomatik stereotipi ile dışlama yapılıyor

    Bir insanın özüne, özeline ve kutsalına dokunmamak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir engelli ile karşılaşıldığında ilk anda engelinden bahsedilmesi eksi ile başlanmasına neden oluyor. Yanlış bir iletişimle başlanılıyor. En çok yapılan hata da yolda yürürken zorlanmamak için aradan sıyrılmaya çalışılıp engelli bireyin önüne geçmeye çalışmaktır. Aslında özüne, özeline, kutsalına dokunulmuş oluyor. Bir insanla konuşurken dini kökeninden, etnik kökeninden veya direkt onunla ilgili konu açmak da kişi için sosyal engellerdir. Hatta bununla ilgili politik psikoloji alanında yapılmış çalışmalar var. Orada otomatik stereotipi deniliyor. Örneğin anne çocuğuyla yolda yürüdüğünde karşıdan siyahi bir bireyi gördüğü zaman kendine doğru çekiyor. Bunu farkında olmadan yapıyor. Orada onu bir tehdit gibi görüyor ve dışlama durumu oluyor.” dedi.

    Engellilere karşı da otomatik yanlış davranışlar var

    Toplumda da engellilere karşı otomatik yanlış davranışlar olduğunun altını çizen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Otomatik stereotipi dediğimiz otomatik yanlış tepkiler ve davranışlar var. Engelli bireylere şefkatle yaklaşırken onları kötü hissettirmek gibi yaklaşımlar var. İşte bunlar engellileri çok rencide ediyor. Engellilikten çok bunlar onlar için incitici ve kırıcı oluyor. O nedenle engellilikten ne anladığımızı bilmemiz gerekiyor. Biz genellikle engelli olmayı bir hastalık ve sakatlık gibi görüyoruz. Aslında engellilik bir farklılıktır. Onun için İngilizcede fizibilite deniliyor. Farklı olarak yeti yitimi olarak tanımlanıyor. Türkçedeki söylemi de yeti yetimidir. İnsanın belli bir şekilde bazı yetilerinin yitirilmiş olması yani o kişinin engellenmiş olması vardır.” ifadelerini kullandı.

    Engelliliğin, insan hayatına engel olduğunu düşünmek gerçekçi değil! 

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, insanoğlunun bazı yetileri yitirilmiş olsa da kimi yetilerinin de ön plana çıktığını söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: 

    “Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Mesela Stephen Hawking Bing Bang’i bulan bir fizikçi. 2018’de vefat etmişti. Onda tam bir kronik ‘ALS’ hastalığı vardı. Boyundan aşağısı hiçbir şekilde çalışmıyordu. En sonunda neredeyse yüz kasları da çalışmamaya başlamıştı. Hiçbir şeyini yapamıyordu. Onun o engelliliği hayal kurmasına, zihinsel olarak aşırı düşünmesine ve teorik fizikte bir şeyler yapmasına sebep oldu. O eğer engelli olmayıp normal bir hayat yaşasaydı bu keşifleri belki yapamazdı. Karamsarlığa düşmemişti aksine o engelli durumundaki zihinsel çabalarıyla, zihinsel itirazlarla ve zihinsel isyanlarla sorgulayarak teorik fizikte çığır açtı. ‘Benim matematiksel aklım bu dünya bu kadar hareketli, canlı ve neşeli. Çeşitlilik varken bu koskoca evrenin boş olması imkânsız’ diyordu. Hayal kurarak kimsenin görmediğini görüyor ve düşünmediğini düşünüyordu. Zor zamanlarda engelli durumlarda birçok keşifler yapılmıştır. Bu nedenle engelli olmanın insan hayatına, insanlığa bir engel olduğunu düşünmek gerçekçi değil.”

    Karakter güçlerini ortaya çıkarıp üretmeye devam ediyorlar

    Engelliliğin de evrendeki mükemmelliğin bir parçası olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Evrende asıl nasıl davrandığımızı önemsememiz gerekiyor. Yapılan araştırmalar engelliliklerin aşağı yukarı yüzde 45’i kadarının zihinsel, ruhsal engellilik, yüzde 35-40’ı kadarının da fiziksel engellik, bedensel engellik ve yürüme ortopedik engellikler olduğunu gösteriyor. Geri kalan yüzde 20 kadarını da görme ve işitme gibi engellikler oluşturuyor. Engellilerin asıl zihinsel ve ruhsal engellikleri otizm, serebral palsi ve öğrenme güçlüklerini kapsıyor. Yaygın gelişim bozukluğu birçok engelliliği içeriyor. Onların hepsi de aslında engelli ama o kişiler karakter güçlerini ortaya çıkarıp, olumlu özellikler ortaya koyduklarında üretmeye devam ediyorlar.” dedi.

    İnsan ilişkisel bir varlık

    Engelli bireyler üzerinde en çok neyden korktukları yönündeki yapılan araştırmalara dikkat çeken Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Engelli bireyler en çok yalnız kalmaktan korkuyorlar. Genel olarak insan ilişkisel bir varlık olduğu için sosyal yapının bir parçası olmak istiyor. Yani bu insanın gelişmişlik seviyesiyle de ilgili. Engellilerde de bu durum aynı şekilde. Engellilere ‘Sihirli bir değneğe sahip olsanız neyi değiştirirdiniz?’ diye sorulmuş. Verdikleri cevap diğer insanlardan farklı değil. Sadece kendi engellileriyle yaşamıyor onlar. Biz onları öyle zannediyoruz. Çoğu engelli bireyler bu durumu kabul etmişler. Diğer insanlar gibi yaşamak istiyorlar.” diye konuştu.

    Geleceğe ümitle bakmalarına engel olunmamalı

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, engelli bireylerin dezavantajlarına rağmen hayata umutla bakmalarına ve geleceğe ümitle bakmalarına engel olmamak gerektiğini vurguladı ve sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Engelli bireyler bu nedenle kendilerini en çok korkutanın yalnız kalmak ve sevdiklerini kaybetmek olduğunu ifade ediyorlar. Aslında engellilikte önemli olan diğer bütün insanların sahip olduğu temel özgürlüklere ve temel ihtiyaçlara kavuşma hakkıdır. Onların temel ihtiyaçlarını, temel insani haklarını ve temel ihtiyaçlarını karşılamaları gerekiyor. Birleşmiş Milletler 2016’da karar aldı. Bütün dünyada engelli bireylerin temel özgürlükleri ve insani haklarını sözleşme halinde yayınladı, devlet politikaları haline getirmeye başladı. Bütün bu devlet politikaları engelliler için yeni kazanımları sağladı. Engellilerle ilgili özel yetişmiş eğitimciler, bu konuda çalışan bakım ve destek elemanlarının eğitilmesi konusunda da epey mesafe alındı.”

    Engelli bireyleri duygusal tükenmişlik etkiliyor

    Engelli bireylerde duygusal tükenmişliklerin de çok yaşandığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Onları yürüyememe, çalışamama ve yapamama değil duygusal tükenmişlik etkiliyor. Ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmesi, hep yakınmacı olması, neden böyle doğdum, neden böyle engelliyim, neden bu benim başıma geldi? diye olaylara olumsuz bir şekilde baktıkları zaman daha çok acı çekiyorlar. Halbuki onların birçok olumlu yönü var. O olumlu yanlarını ortaya çıkarıp onları pekiştirmek gerekiyor.” dedi.

    Öz duyarlılığı çok önemsiyorlar

    Engelli bireyler için öz duyarlılığın çok önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Öz duyarlılıklarını geliştiren engelli bireyler diğer engellileri daha iyi anlıyorlar, empati yapabiliyorlar. Toplumsal hayata uyum sağlamasına ve kişinin günlük ihtiyaçlarını karşılamasında destek olabilecek kişiler daha çok ortaya çıkıyor. Bütün insanların ortak hakları, diğer özgürlükleri ne ise engellilerde bundan tam ve eşit şekilde faydalanmalı. Bizim kültürümüzün bu konuda sosyal olarak duyarlılığının yüksek olduğunu söyleyebiliriz.” dedi.

    Hissettirmeden rastgele iyilik yapılmalı

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan, engelliliğin insan olmanın bir parçası olduğunu söyledi ve sözlerini şöyle tamamladı:

    “Engellilik her zaman için hayatımızın bir noktasında geçici veya kalıcı olabilir. Bir engelli insana yardım edildiğinde hissettirmeden yapılmalı. Sessiz iyilik gerekiyor. Göstererek yapıldığı zaman engelli kişinin kendini ikincil gibi görmesine ve özgüvenlerinin zedelenmesine yol açıyor hem de bunu söyleyen kişiye bağımlı olma ihtiyacı hissediyor. Egosu yüksek kişiler farkında olmadan bunu yapıyor. Engelli kişileri kendine bağlı tutup egosunu öyle tatmin ediyorlar. Bu nedenle engellilere yapılacak en büyük yardım, sessiz yapılan iyilikler, görünmeyen yardımlardır ve rastgele iyiliklerdir.”

    TP Vision, Wings For Life World Run Etkinliğinde “Koşamayanlar İçin” Koştu

    0
    kosu etkinligi

    Philips GO Spor Kulaklıkların global partneri olduğu ve Türkiye dahil 165 ülkenin katılımıyla yapılan etkinlikte, omurilik araştırmaları için 4,7 milyon Euro toplandı.  

    Philips Sound markasının lisanslı sahibi TP Vision; geçtiğimiz Pazar günü 9.kez düzenlenen Wings for Life World Run etkinliğine katıldı. Etkinliğin global partneri olan marka, GO TP Vision adı altında 335 firma çalışanı ve 60 firma partnerinden oluşan 60 katılımcı dahil olmak üzere toplamda 395 kişilik bir ekiple aktif olarak koşuya katıldı. Takımın Türkiye ayağında; konuşmacı, yazar ve sağlıklı yaşam koçu Ece Vahapoğlu, yoga eğitmeni ve antrenör Verda Kutsal, fitness ve sağlıklı beslenme uzmanı Doris Hofer ve teknoloji gazetecisi Aydoğan Aykanat gibi sosyal medya, televizyondan ve basından tanınan isimler de yer aldı.

    Omurilik zedelenmelerine tedavi bulmak amacıyla yapılan araştırmaları ve klinik çalışmalarını destekleyen Wings for Life Vakfı, 2014 yılından bu yana dünya çapında yüz binlerce insanın “koşamayanlar adına koştuğu” bir etkinlik düzenliyor. Hem online hem de 7 ülkede fiziki olarak yapılan Wings For Life World Run etkinliğine, 165 ülke ve 192 milletten yaklaşık 161.892 kişi katıldı. Etkinlik sonunda omurilik zedelenmesi araştırmaları için yaklaşık 4,7 milyon Euro toplandı.

    Beraber ısındılar, beraber koştular

    Türkiye’deki ayağını İzmir Kültürpark’ta düzenleyen Wings for Life World Run etkinliği tüm dünyayla aynı anda 8 Mayıs Pazar günü saat 14:00’te gerçekleşti. İzmir’deki koşuda yerini alan GO TP Vision takımına; omurilik yaralanmaları tedavilerine destek vermek amacıyla Ece Vahapoğlu, Verda Kutsal ve Doris Hofer de katıldı. Doris Hofer’in koçluğunda bir ısınma antrenmanı yapan takım daha sonra Verda Kutsal ve Ece Vahapoğlu‘yla birlikte start çizgisinde yerini aldı. Takımla birlikte koşan Aydoğan Aykanat da etkinliği anlatan bir VLOG çekti.

    Önümüzdeki yıl 7 Mayıs’ta 10.kez gerçekleşecek olan Wings for Life World Run’ın kayıtları da şimdiden başladı.

    Etkinlikte 16.3 km koşan TP Vision Avrupa ve Amerika CEO’su Kostas Vouzas, etkinlikle ilgili düşüncelerini: “Tüm Wings for Life World Run ekibini, harika bir etkinlik organize ettikleri için tebrik etmek istiyorum. Philips Go Sports’un etkinliğe verdiği destekten ve tüm ekiplerimizin böylesine önemli bir amaç için kaydadeğer bir bağışın toplanmasına yardımcı olmasından dolayı çok mutluyum”sözleriyle aktardı.