Devamı
    Ana Sayfa Blog Sayfa 57

    Camper İle Yaza Renkli Bir Merhaba

    0
    camper3

    Anın tadını çıkararak etraftaki güzellikleri yakalama fikrini benimseyen Camper, yeni sezon koleksiyonu ile yazın tadını çıkarmaya davet ediyor.

    Yaratıcılığı vurgulayan yenilikçi teknolojileri ile herkesi bir araya getiren Camper, sandalet modelleriyle yaz sezonunda da konforun keyfini sürmenizi sağlayacak.

    Camper’ın, kendine has şehir stilini, yumuşak deriler ve kumaşlarla birleştirerek yüksek konfor sağladığı sandalet ürünlerini keşfetmeye hazır olun! Bu sezon, doğal ve sürdürülebilir malzemelerden üretilen, %90’ın üzerinde biyo-bazlı sayaya ve %30 biyo-bazlı şeker kamışı dış tabana sahip Oruga koleksiyonun ön plana çıkan modellerinden biri. Çağdaş bir tasarıma sahip, avangart tarza eğlenceli bir yorum katan Kaah modeli ise rahat bir şıklığın tadını çıkartmak isteyenler için tasarlandı.

    Özel cırt cırt kapama sistemli, %100 EVA dış tabanlı ve çok renkli geri dönüştürülmüş PET’ler ile tasarlanan sandaletleri ile Camper, hem yetişkinlere hem de çocuklara eğlence ve konforu bir arada sunuyor.

    Camper, yeni sezon için bitki bazlı tekstiller, organik kumaşlar, geri dönüştürülmüş sentetikler ve doğal boyanmamış deriler dahil olmak üzere gezegen için daha iyi malzeme ve bileşenlerle unisex ayakkabılar geliştirmeye devam ediyor. Tasarım odaklı yepyeni ürün çeşitleri ile ayağınızdan hiç çıkarmak istemeyeceğiniz yeni sezon ürünlerini Camper mağazalarından veya www.camper.com.tr üzerinden keşfedebilirsiniz.

    Havuz Sezonu Açıldı Mantara Dikkat!

    0
    havuz sezonu mantar problemleri

    Havaların ısınmasıyla havuz sezonu açıldı. Ancak kirli ya da fazla klorlu sular mantar, genital enfeksiyon gibi birçok sağlık sorununu beraberinde getiriyor. 

    En çok kadınlar yaşıyorHavuza gireceklerin temkinli olması gerektiğini belirten Güzellik Koçu Meltem Demir, “Havuz suyu içerisinde bulunan klor, havuz enfeksiyonlarının ortaya çıkmasının en önemli nedeni. Bu durum özellikle kadınlar için ciddi sorunlara neden olabiliyor. Çünkü klor, vajen florasını bozan bir dezenfektandır. O nedenle çok kalabalık, kirli ya da aşırı klorlu havuzlara dikkat edilmeli” dedi.

    Nioli, cilt sorunları için bire bir

    Başta mantar, vajinal enfeksiyon gibi sorunlar için nioli yağını öneren Demir, “Nioli yağı soğuk algınlığı tedavisinde, bağışıklık sisteminin düzeltilmesinde, ağrı giderici özelliği sayesinde yaralarda kullanmasının yanı sıra cilt sorunları için bire birdir.  Çay ağacı ile benzer özelliktedir ve onun kullanıldığı her yerde kullanılabilir” diye konuştu.

    İç çamaşırınıza damlatın

    Ayak mantarı, tırnak mantarı ve nasır şikayetlerinde sıcak su içine birkaç damla damlatılarak kullanılabileceği ya da tırnakların yağ ile ovulabileceğini aktaran Demir, “Ayrıca vajinal enfeksiyonu önlemede, vajina florasını düzenlemede inanılmaz önemli bir yağdır. Vajinal kaşıntı, akıntı, kötü koku gibi şikayetlerle savaşır. İç çamaşırı yıkanırken çamaşır makinasının yumuşatıcı gözüne birkaç damla nioli yağ damlatılabilir. Yağ doğrudan iç çamaşırına da damlatılabilir. Bu biçimde 1-2 damladan daha fazla kullanımı yeterlidir. Yağın vajinaya kesinlikle sürmeyiniz tahrişe neden olabilir” ifadelerini kullandı.

    Direkt cilde uygulanmamalı

    Sabit yağlar ile karıştırıldıktan sonra cilde uygulanacağını aktaran Demir, şunları söyledi: “Fakat doğrudan, seyreltilmeden cilde uygulanması önerilmez. Bu ciltte tahrişe sebep olabilir. Hafif boğaz ağrısı için gargara suyuna katılarak kullanılabilir. Ağrıyı hafifletir. Balgam söktürücüdür. Siğil, uçuk gibi cilt sorunlarından kurtulmada yardımcıdır. Ağız içi aft benzeri yaralardan, diş eti iltihaplarından kurtulmada yardımcıdır.”

    Mangal Severler Dikkat! Kolon Kanserine Karşı Önleminizi Alın!

    0
    mangal severler Dikkat
    Prof. Dr. Alp Gürkan

    “Kalın bağırsak kanserinden korunmada, beslenme kadar yiyecekleri pişirme biçimi de önemli. Mangal ateşinde yanan et; mide, pankreas ve kalın bağırsak (kolon) kanserine neden oluyor” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Alp Gürkan, açıkladı!

    Lenf Bezleri Başta Olmak Üzere Bütün Organlara Yayılabilir!


     
    Kalın bağırsak kanserleri, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ciddi sağlık sorunları oluşturuyor. Her yaşta görülebilmesine rağmen, en sık 50 yaşından sonra gözlenir. Ortalama görülme yaşı genellikle 63’tür. Kadın erkek arasında görüme sıklığı açısından pek bir fark yoktur. Kalın bağırsak kanseri; bağırsak duvarının dışına çıktığında önce çevresindeki lenf bezlerine, daha sonra da karaciğer başta olmak üzere diğer organlara da yayılabilir. Tedavinin başarısı için 50 yaşından sonra, düzenli aralıklarla bağırsakların incelenmesi gerekir. Erken evrelerde hastalıktan kurtulmak mümkün olduğu halde geç kalındığında maalesef yaşamı tehdit eden sorunlarla da karşılaşılabilir.

    Pişirme Yöntemi Önemli!

    Kalın bağırsak kanserini önlemek için, pişirme yöntemi de çok önemlidir. Özellikle; mangal gibi pişirme yöntemlerinde etin yanması sonucu kanserojenler oluşabilir. Bu kanserojenler; mide, pankreas ve kalın bağırsak kanserinin gelişmesini tetikleyebilir. Bu nedenle etin ateşe 15 cm’den yakın mesafede olmamasına dikkat edilmelidir. Etin mangalda kalma süresi uzadıkça kanserojen madde oluşma riski de artar.


    Kanserden Korunmada Sağlıklı Beslenmek Önem Arz Ediyor!
     

    Kalın bağırsak kanserlerinden korunmada, tarama yöntemlerinin yanı sıra riski azaltıcı bazı basamaklar da mevcuttur. Örneğin; fiziksel egzersiz, aşırı kilolardan kurtulmak, sigara ve alkol kullanmamak, yüksek lifli, düşük yağ içerikli gıdaları tüketmek; bunlardan birkaçıdır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO); 2015 yılında salam, sucuk, sosis, pastırma gibi işlenmiş et ürünlerini kesin kanserojenler arasına dahil etmiştir. Aşırı kırmızı et tüketilmesinin de özelikle kalın bağırsak kanseri riskini artırdığı aynı duyuruda belirtilmektedir.

    Bu 5 besini tüketerek göz sağlığınızı koruyun Körlüğe Neden Olan Glokom’u Doğru Beslenerek Önleyin

    0
    Glokom u dogru beslenerek onleyin

    Görme kaybına neden olan ve halk arasında göz tansiyonu olarak bilinen “Glokom”, kırk yaş üzerindeki her 40 kişiden 1’inde görülüyor.

    Hastalık, nüksettiği her 10 kişiden 1’inde körlüğe neden oluyor. Göz sinirini tutan bir hastalık olan Glokom, erken teşhis ve sağlıklı beslenme ile önlenebiliyor. Yaygın olarak görülen bu hastalığa dikkat çekmek için her yıl 12 Mart’ta Dünya Glokom Günü ve 8-14 Mart tarihleri arasında da Dünya Glokom Haftası kutlanıyor.

    Yükselen göz içi basıncının, görme sinirini tahrip etmesiyle başlayan Glokom, erken ark edilmemesi durumunda geri dönüşü olmayan görme kayıplarına ve hatta körlüğe sebep oluyor. Uzmanlar, gözde görme kaybı oluştuktan sonra geriye dönüş olmadığı için, glokomun erken teşhisinin oldukça önemli olduğunu belirtiyor. Hastalığın başlangıç döneminde genelde bireyler tarafından fark edilmemesi nedeniyle, uzun zaman sürecinde görme siniri yıpranmaya uğruyor.  Bu yıpranma, durumu hasta tarafından fark edildiğinde gözde meydana gelen hasar, onarılamaz düzeye ulaşabiliyor.

    Sağlıklı yaşam alanında uluslararası referans kurumlardan en güncel bilgileri kamuoyunun dikkatine sunan Sabri Ülker Vakfı, glokom konusunda alınması gereken önlemleri sıralıyor.

    Orta yaşın üzerindekiler dikkat etmeli 

    35 yaş üstü bireyler, ailesinde glokom geçmişi bulunanlar, sigara kullananlar, diyabet hastaları, şiddetli kansızlık hastalığı veya şok geçirmiş olanlar, hipertansiyon hastaları, yüksek derecede miyopisi veya hipermetropisi olanlar, uzun süre kortizon tedavisi görenler, migren ile mücadele edenler ve göz yaralanmasına maruz kalanların glokom açısından yüksek riski bulunuyor.    

    Ne kadar antioksidan, o kadar güçlü göz sağlığı! 

    Antioksidan kaynağı zengin besinleri tüketmek göz sağlığına olumlu etki sunuyor. Amerikan Optometrik Derneği’nin göz sağlığı için önerdiği antioksidan kaynağı 5 bileşen şöyle:

    Karotenoidlerden; Lutein ve Zeaksantin

    Yapılan birçok araştırma, lutein ve zeaksantin’in kronik göz hastalıkları riskini azalttığını gösteriyor. Yapılan çalışmalar yüksek lutein ve zeaksantin alan kişilerin yeni katarakt geliştirme riskinin düşük olduğunu ortaya kouyuyor Koyu yeşil yapraklı sebzeler, lahana, bürüksel lahanası, kabak, brokoli, mısır, bezelye, bal kabağı, Trabzon hurması, muşmula, portakal, mandalina gibi diğer renkli meyve ve sebzeler göz sağlığı için faydalı birincil kaynaklar arasında yer alıyor.

    C vitamini

    Bilimsel kanıtlar, C vitamininin katarakt geliştirme riskini azalttığını ve diğer temel besinlerle birlikte alındığında, yaşa bağlı makula dejenerasyonunu ve görme keskinliği kaybının ilerlemesini yavaşlatabileceğini açıklıyor. Göz sağlığını desteklemek için günlük olarak C vitamini içeren portakal, mandalina, limon, greyfurt, çilek, böğürtlen, kivi, papaya, koyu yeşil yapraklı sebzeler, yeşil biber ve domates gibi besinleri tüketmek oldukça önemli.

    E vitamini

     Göz hücrelerini korumada oldukça etkili rol oynayan E vitamininin besin kaynakları arasında; bitkisel yağlar, fındık, antep fıstığı, ceviz, badem başta olmak üzere; sert kabuklu kuru yemişler, buğday tohumu ve tam buğday ve rüşeym katkılı undan yapılmış besinler bulunuyor.

    Esansiyel yağ asitleri

    Omega-3 yağ asitleri, uygun görsel gelişim ve retina fonksiyonu için büyük önem taşıyor. Prematüre ve zamanında doğan bebeklerde yapılan araştırmalar, optimal görsel gelişim için diyette yeterli miktarda omega-3 yağ asidi almanın gerekli olduğunu gösteriyor. Somon, ton balığı, hamsi, istavrit, barbun, mezgit, levrek ve diğer soğuk su balıkları, en iyi omega-3 yağ asitleri kaynakları arasında yer alıyor. Bu besinler aynı zamanda iltihaplanmayı azaltmaya, gözyaşı üretimini artırmaya ve gözün yağlı dış katmanını desteklemeye de yardımcı oluyor.

    Çinko

    Çinko, gözlerde koruyucu bir pigment olan melanin üretimi için karaciğerden retinaya A vitamini taşımada hayati bir rol oynuyor. Zayıf gece görüşü ve bulutlu katarakt gibi görme bozuklukları, çinko eksikliği ile ilişkilendiriliyor. Çinkonun besin kaynakları arasında kırmızı et, balık ve deniz ürünleri, fındık, ceviz, antep fıstığı gibi sert kabuklu kuruyemişler yer alıyor. 

    Musluktan Akan Suya Dikkat!

    0
    musluktan akan suya dikkat

    Temiz suya erişim en temel insan haklarından biri; ancak apartmanlar, okullar, hastaneler ve iş yerlerinde yaygın olarak kullanılan betonarme ve plastik su depoları, insan sağlığını tehdit ediyor. Peki yaşam alanlarında sağlıklı ve güvenli suya erişmek için ne yapmak gerekiyor?    

    Yaşam kaynağımız olan su, doğru ortam şartlarında muhafaza edilmediğinde sağlığımızı tehdit ediyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan açıklamalara göre kirli içme suları; dizanteri, kolera ve tifo gibi hastalıkların bulaşma riskini artırıyor. Dünyada her yıl yaklaşık      2 milyon insan, su ile bulaşan hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.

    Apartmanlar, okullar, hastaneler ve iş yerlerinde yaygın olarak kullanılan betonarme ve plastik su depoları, insan sağlığını tehdit eden etkenlerin başında geliyor. Peki yaşam alanlarında musluklardan akan kirli suyu içmeyerek sağlığımızı koruyabilir miyiz? Yetkililer alınacak bu tedbirin yeterli olmadığını açıklıyor; çünkü su; duş yoluyla, el ve yüz temizliğiyle, yıkadığımız sebze ve meyvelerle, demlediğimiz çayımızla ve pişirdiğimiz yemeklerimizle de sağlığımızı etkiliyor!

    Tifo ve kolera gibi hastalıklara sebep oluyor

    Ülkemizde yaygın olarak kullanılan betonarme ve plastik su depolarının aşırı sıcak ve aşırı soğuklarda dış ortam şartlarından etkilendiğini ve suyun kimyasal yapısını bozduğunu belirten Ekomaxi Yönetim Kurulu Başkanı Osman Yağız, kirli depolardan gelen pis suların; tifo, kolera, sarılık, hepatit gibi bulaşıcı hastalıklara sebep olduğunu açıkladı: 

    “Çamaşır ve bulaşık makinesi ile hidrofor sistemlerini de bozabiliyor”

    UV ışınlarına karşı dayanımı olmayan, güneşin zararlarından ve ortamdaki nemden etkilenen plastik ve betonarme su depolarında zaman içerisinde; pas, yosun ve bakteri oluşabiliyor. Suyun kimyasını bozan bakteriler, insan sağlığını tehdit ediyor. Kirli su aynı zamandan; çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ile hidrofor sistemlerini de bozabiliyor. 

    “Binanın temelinde çürümelere neden olabiliyor”

    Ülkemizde binalarda kullanılan su depolarının yüzde 90’ı binaların bodrum katında bulunuyor. Kullandığımız su, beton depolarda veya diğer uygun olmayan depolama metotları ile depolanıyor. Beton depolardaki oturmalar ve çatlaklar nedeniyle depodan binanın temeline su sızarak, temelde çürümelere ve bina statiğinde bozulmalara neden olabiliyor. Özellikle olası bir depremde bu bozulmalar ve çatlaklar, binanın temeli için ciddi bir sorun teşkil edebiliyor. Bu nedenle hem yapıların güvenliği hem de insan sağlığı açısından plastik veya betonarme su depolarını insan sağlığına ve bina statiğine önem veren toplumların tercih ettiği GRP ( Cam elyaf takviyeli kompozit su deposu)  ile değiştirilmesi hayati önem taşıyor” dedi.

    Yatırımcıların, inşaat firmalarının ve bina yöneticilerinin, uygun olmayan su depolarının olumsuz etkilerini önlemek amacıyla; GRP su depolarına yöneldiklerini açıklayan Osman YAĞIZ, sözlerine şöyle devam etti: 

    “Suyun kalitesinin korunması noktasında önemli rol oynuyoruz”

    “Ekomaxi olarak Güney Kore’den gerçekleştirdiğimiz teknoloji transferi ile Türkiye’deyüzde yüze yakın yerlilik oranı ile ürettiğimiz GRP Kompozit Modüler Su Deposu teknolojisi ile hem yapının hem de depolanan suyun kalitesinin korunması noktasında önemli rol oynuyoruz. GRP Su Deposu teknolojisini, yüksek mühendislik malzemesi olarak bilinen SMC veya Cam Elyaf Takviyeli Kompozit malzeme ile üretiyoruz. Mukavemeti ve yalıtım katsayısı oldukça yüksek olan GRP su depoları, aşırı sıcak ve aşırı soğuk dış ortam şartlarından etkilenmediği için depolanan suyun içim kalitesinde hiç bir değişiklik veya bozulma olmuyor. Ayrıca GRP depo panellerinin pürüzsüz yüzey yapısı, cam elyaf içeriği nedeniyle UV ışınlarının geçirgenliği sıfıra yakın olduğu için su içerisinde; yosun, mantar, bakteri oluşumunu önlüyor. 

    Uluslararası standartlarda koruma

    Ekomaxi olarak, uluslararası standartlara uygun üretim yapan sayılı firmalardan biriyiz. Dünyada içme suyu kalitesinin ölçüm ve kontrol standartlarını belirleyen en önemli kalite yönetim kuruluşu olan WRAS (Water Regulations Advisory Scheme) tarafından almaya hak kazandığımız kalite sertifikası ile suyun kalitesini koruduğumuzu uluslararası standartlarla belgelendiriyor ve kanıtlıyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.  

    Tahlil Sonuçlarında Çıkmayan Ağrılarınızın Sebebi ‘Fibromiyalji’ Olabilir

    0
    Fibromiyalji

    Bedensel rahatsızlıklarınız ve şikayetleriniz yapılan tahlil ve testlerde sonuç vermiyorsa mutlaka fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanına danışın

    ‘Tüm vücudum ağrıyor, hatta ağrım bazen omuzumda, bazen kolumda, ama sıklıkla sırtımda, boynumda ve belimde dolaşıyor.

    Gittiğim tüm doktorlar tahlillerimin normal ama yaşadıklarımın stres nedeniyle olduğunu söyleyerek bir şeyin yok diyorlar. Ama benim ağrılarım var ve sabah yataktan kalkasım yok, hiç bir şey yapmak için enerjim kalmadı. Niye beni kimse anlamıyor ?’ diyorsanız siz de ‘Fibromyalji’ olabilir. 

    Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Saime Demirci, yumuşak doku romatizmal ağrı sendromu olan fibromiyalji hakkında merak edilenleri cevapladı ve tedavisi hakkında bilgiler verdi. 

    Bedensel yorgunlukla kendini hissettiren, halsizlik ve gerginlikle birlikte vücudun çeşitli yerlerinde tanımsız ağrılarla devam eden,  çağın en yaygın olan hastalıklarından biri olan ‘Fibromiyalji’ doğru tedavi edilmediğinde kişinin yaşam kalitesini ve iş gücünü olumsuz etkiliyor. 

    Genellikle yaşam tarzının değiştirilmesi ile tedavi edilebilen Fibromiyalji, stres devreye girdiği an yeniden tekrarlayabiliyor.  Farklı branşlarda hekimlere başvurulması, belirtilerinin farklı hastalıklarla karşılaştırılma oranının yüksek olması fibromiyalji hastalarında doğru teşhis konulma süresini uzatıyor. 

    Fibromiyalji sendromu, kasları, ligamanları, kirişleri etkileyen, uyku bozukluğu, kaslarda yaygın ağrı ve hassasiyet, aşırı yorgunluk, halsizlik ve sabah tutukluğu ile kendini belli eden kronik yumuşak doku romatizmal ağrı sendromudur.

    Özellikle vücudun belli birçok noktalarından aşırı hassasiyet ile kendini belli eder. Kronik bir ağrı sendromu olan fibromiyaljiye, uyku bozukluğu, baş ağrısı, anksiyete ve depresyon gibi ruhsal bozukluklar eşlik edebilmektedir.

    Toplumun yüzde 3’ünde görülen fibromiyalji romatizmal hastalıklar içerisinde en sık karşılaşılan ikinci hastalık olan Fibromiyalji kadınlarda erkeklere göre üç kat daha sık görülmektedir. Kadınlarda en sık görülme yaşı 25-50 yaş arasındadır ancak 40 yaş altında ve 60 yaş üzerinde de görülebilir. 

    1. Yapılan araştırmalar, ülkemizde yaklaşık 1,3 milyon fibromiyalji hastası olduğunu göstermektedir. Ancak erkeklerde fibromiyalji sendromu daha tedaviye dirençlidir.

    Fibromiyalji sendromu olan kişilerin özel bir karakteri vardır. Kendilerinden beklentileri çok yüksektir, mükemmeliyetçidir, çok titizdir ve duygu durumları çok çabuk değişir. Bu kişilerin stresli zamanlarında ağrılarının artma ihtimali çok yüksektir. Fibromiyaljide yaygın ağrıya eşlik eden belirtileri şu şekilde sıralayabiliriz:

    Herhangi bir ağrıyı normalden daha fazla algılamak.

    • Ağrı yapmayan uyarıcıları da ağrı gibi hissetmek.
    • El ve ayaklarda karıncalanma hissi ve uyuşma
    • Çarpıntı
    • Egzersize karşı dirençsizlik
    • Kabızlık, ishal ve gaz şikayetleri
    • Depresyon ve anksiyete hali yaklaşık %30-50 oranında artmıştır.
    • Hafıza problemleri Dikkati toplamada, işe konsantre olmakta yeni şeyler öğrenmede zorlanılır. Olayları, bir sis perdesi arkasından görmek gibidir
    • Gün boyunca yorgunluk hissi, dinlenemeden uyanmış olma hissi
    • Uyku kalitesinde azalma
    • Noniseptif uyarılar nedeniyle, ağrının azaltılması ile hissedilen genel hassasiyet
    • Kişiye göre değişen ödem hassasiyeti
    • Hastaların % 30-50’si eklem hipermobilitesine sahiptir.
    • Vücudun üst kısmı ile sınırlı olan kızarma eğilimi

    Fibromiyalji Sendromu tanısı ise ancak konusunda uzman bir hekim tarafından konulabilir. Tanı klinik muayene ve hastanın yakınmalarının değerlendirilmesi ile konulur.

    Bu hastalığın tanısı için hiç bir özel tanı testi yoktur ve tüm laboratuvar tetkikleri de normaldir. Bu nedenle tanı genellikle yıllarca gecikmekte, gereksiz birçok tanı için birçok tedavi uygulanmaktadır. Hastalara tanı konulduğunda ise artık ağrılarının geçeceğinden umutsuz, ağrılarının varlığına inanılmayan, bu nedenle de sıklıkla aileleri ile sorun yaşayan hastalar halindedirler.

    Fibromiyalji tedavisinde en önemli prensip hasta-hekim işbirliğidir, mutlaka hem hastaya hemde hasta yakınlarına hastalık ve tedavisi hakkında eğitim verilmelidir. Kişiye özel uygulanan tedavi seçenekleri ilaç tedavisine ek olarak günlük hayatlarında da birtakım değişiklikler yapması gerekmektedir.

    Stresten arındırılmış, düzenli bir yaşam, dengeli beslenme ve düzenli uyku tedavinin en önemli anahtarlarıdır. Vücut dinlenemediği sürece kişi, günlük yaşamda karşılaştığı en ufak bir olaya bile aşırı tepki verecektir.

    Son yıllarda yapılan çalışmalar beslenme şeklinin de ağrıya katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. Ağrının beyine iletilmesinde önemli rol oynayan glutamat’ın diyetle fazla alınması daha fazla ağrı hissinin beyine ulaşmasına neden olacaktır.

    Glutamat ve aspartat denilen iki aminoasit diyetimizde iki şekilde bulunur, bunlardan birisi kırmızı ette bulunan şeklidir, bağlı yapıdadır ve etin hazmedilmesi sırasında yavaş yavaş vücuda geçer.

    Diğeri ise serbest şeklidir ve gıdalara eklenen koruyucularda (Monosodyum glutamat şeklinde) mayalarda, soya sosu, parmesan peyniri, eski kaşar gibi gıdalarda yer alır ve bu maddeler ağrının beyine daha fazla iletilmesine ve daha yüksek şiddette ağrı duyulmasına neden olurlar. Bazı minerallerde ağrıyı beyine ileten maddelerin çalışmasında etkilidir.

    Yapılan çalışmalarda magnezyum ve çinko düzeyleri düşük olan kişilerde ağrının daha fazla olduğu gösterilmiştir. B6 vitamini de ağrıyı beyine ileten maddelerin ağrı iletimini durduran maddelere çevrilmesini sağlayan enzimin temelidir.

    Bu nedenle B6 eksikliğinde de ağrı fazla şekilde hissedilir. Omega 3 yağ asitleri de ağrı iletiminde önemlidir ve düzenli alınmalıdır. Bol miktarda sebze ve meyva yemek, üzüm ve yeşil çay’da C ve E vitamin düzeyimizi arttırarak vücudumuzda biriken maddelere karşı antioksidan etki yapar ve ağrı miktarımızı azaltırlar.

    Bu nedenle özellikle aspartam içeren gıdalardan, gazlı içeceklerden, kırmızı etten (özellikle sucuk, salam, sosis gibi işlenmiş etten) uzak durmak, düzenli günlük sebze ve meyva yemek, balık yemek fibromiyalji hastalarında ağrının azaltılmasında yardımcı olacaktır.

    Bilinmelidir ki FMS; yaşamı tehdit eden, ilerleyici, eklemlerde deformitelere ve engelliliğe neden olan bir hastalık değildir.

    Yaşam süresini kısaltmaz. Eğer düzenli egzersizler yapılırsa ve gerektiği zaman ilaçlar kullanılırsa devamlı ağrılı olmak zorunda değildir. Hastalık kontrol edilebilir bir hastalıktır ancak tamamen ortadan kaldırılamamaktadır.

    Ünlü Şef Hazer Amani Bu Kez Alerjik Çocuklar İçin Mutfağa Girdi!

    0
    çocuklarda besin Alerjisi

    Çocukların ve yetişkinlerin yaşamları üzerinde büyük bir yük oluşturan besin alerjileri konusuna dikkat çekmek üzere ‘Türkiye Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği’ ve ‘Alerji ile Yaşam Derneği’ ünlü şef Hazer Amani ile ortak bir çalışma gerçekleştirdi.

    Besin Alerjisi Farkındalık Haftası (8-14 Mayıs) sebebiyle Türkiye Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği ve Alerji ile Yaşam Derneği ünlü şef Hazer Amani ile farkındalık yaratmak üzere ortak bir çalışmaya imza attı. Bu sefer besin alerjilerine dikkat çekmek mutfağa giren şef Hazer Amani, restoranında çocuklara özel alerji yapmayan bir menü oluşturarak yemekler pişirdi. Alerji yapmayan bu yemeklerin tariflerine ve nasıl yapıldığına ulaşmayı isteyenler için hazırlanan video, her iki derneğin web sitelerinden ve sosyal medya hesaplarından izlenebilecek.

    Besinlerin sandığımız gibi vücudumuz için her zaman yararlı olmadığını hatta nadiren sağlığımızı bozan olaylar geliştirebildiğini aktaran Türkiye Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği (AİD) Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Demet Can “Besin duyarlılığı hayati risk oluşturan alerjik şoka bile neden olabilir bu sebeple eğer hastadaki belirtiler besin alımını takiben ortaya çıkıyorsa kesin teşhis için alerji uzmanına gidilmesi gerekir” dedi.

    Besin alerjilerine en sık neden olan besinlerin ülkelere ve coğrafik koşullara göre değişiklik gösterdiğine dikkat çeken Prof. Dr. Demet Can, “Listenin başını inek sütü, yumurta, fıstık, fındık, ceviz, susam, deniz ürünleri, soya ve buğday ürünleri çekiyor. Eğer hastadaki belirtiler besin alımını takiben ortaya çıkıyorsa besin alerjisinden kuşkulanılır ve kesin teşhis için tetkikler istenir” dedi. 

    “Besin Alerjileri Çocukların Büyümelerini Etkileyebilir!”

    Besin alerjilerinin en sık görüldüğü dönemin süt çocukluğu yani doğumdan 2 yaşına kadar olan dönem olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Demet Can, şu açıklamayı yaptı: “Çocuklarda gereksiz besin eliminasyonunun büyümeyi ve hayat kalitesini etkileyebileceği göz önüne alınarak teşhisin kesinleştirilmesi önemlidir. İnek sütü alerjisi ve yumurta alerjisi olan çocukların %80’i 16 yaşında bu besinleri tüketebilir hale geliyor yani tolerans gelişiyor. Ancak deniz ürünleri, fındık, ceviz, antep fıstığı, kaju, yer fıstığı gibi kabuklu kuruyemiş alerjilerinin ise yaş büyüdükçe arttığını ve iyileşme olmadığını net bir şekilde söyleyebiliriz. Bu nedenle ifrat ve tefrite dikkat etmeliyiz. Yani gereksiz besin kısıtlamaları yapıp annenin ve bebeğinin hayatını zorlaştırmamamız gerekir. Tam tersi eğer gerçekten alerji varsa paketlerin üstünü okuyacak kadar titiz olmalıyız. Dünyada besin etiketlemenin gerekliliğinin önemini vurgulamak ve alerjik menüler konusunda farkındalık yaratmak üzere daha fazla çalışma yapmalıyız.”

    Bu projeye destek veren ünlü şef Hazer Amani ise “Bugün değerli dernek temsilcilerini Fireroom’da konuk etmekten ve son yıllarda ciddi artış gösteren besin alerjilerine dikkat çekmek için alerji dostu bir burger hazırlamaktan çok keyif aldım. Yiyecek sektörünün besin alerjisi olan bireyler için daha çeşitli menüler oluşturmasını ve pişirme esnasında çapraz bulaşmaya azami özen gösterilmesini çok önemsiyorum” dedi.

    Hazer Amani, alerji dostu menüsünü besin alerjisi olan 9 yaşındaki Ada ve annesi Selen Vasfıoğlu ile birlikte hazırladı.  Besin alerjilerinin ilerleyen yaşlarda devam ettiği durumlarda sadece ailenin değil, çocuğun hayatına dokunan herkesin bu konuda bilgilenmesi ve bilinçlenmesinin önemini vurgulayan Selen Vasfıoğlu ise “Özellikle okullarda gerekli tedbirlerin alınmasına ve alerjik çocuklar için güvenli beslenme seçeneklerinin arttırılmasına ihtiyaç duyuyoruz” şeklinde konuştu.

    Alerji ile Yaşam Derneği Başkanı Özlem Ceylan ise “Ülkemizde yaklaşık her 17 çocuktan birinde besin alerjisi görülüyor. Özellikle son 20 yıllık zaman zarfında vaka sayılarında ciddi bir artış söz konusu. Biz de hasta temsilcisi bir denek olarak, 2015 yılından bu yana Besin Alerjisi Farkındalık Haftası’nın ülkemizde de kutlanmasına öncülük ettik. Özellikle çocukluk çağında daha sık görülen ve kişinin hayatını oldukça olumsuz etkileyen, hatta kimi hastalar için hayati risk teşkil eden besin alerjilerinin belirtilerinin daha iyi tanınmasını ve toplumsal farkındalığın arttırılmasını hedefliyoruz.” dedi.

    Besin Alerjisi Farkındalık Haftası Başladı

    0
    Besin Alerji Haftasi

    Her yıl, 8- 14 Mayıs tarihleri Dünya Besin Alerjisi Farkındalık Haftası olarak kutlanıyor.

    Besin Alerjisi Derneği bu farkındalığı sağlamak amacıyla bir dizi etkinlik yaparak, besin alerjisi farkındalığını arttırmayı hedefliyor. 

    Prof.Dr.Ahmet Akçay

    Besin Alerjisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet AKÇAY, çok az yenmesine rağmen, gıda tüketildikten hemen sonra ortaya çıkan ve genellikle dakikalar içinde müdahale edilmesi gereken besin alerjisinin önemine dikkat çekti. Besin alerjisinin anafilaksi gibi hayati tehlikelere sebep olabilecek alerjik reaksiyonlara neden olduğunu belirtti. Alerjik belirtileri arasında, kusma, mide krampları, kurdeşen, nefes darlığı, hırıltı, tekrarlayan öksürük, yutma güçlüğü, şok ve dolaşım çökmesi, zayıf nabız, soluk veya mavi cilt rengi, dilde şişme, baş dönmesi, baygınlık hissinin yer aldığını söyledi.

    Her yıl, 8- 14 Mayıs tarihlerinin Dünya Besin Alerjisi Farkındalık Haftası olarak kutlandığını, bu yıl Şişli Belediyesinin organizasyonu ile 13 Mayıs Cuma günü, Özgecan Aslan Konferans Salonunda farkındalık semineri vereceklerini ve besin alerjilerinde alerjik şok (Anafilaksi) hakkında konuşacağını söyleyen Başkan AKÇAY, tüm halkı ücretsiz yapacakları etkinliğe davet etti. 

    Seminerde ayrıca Besin Alerjisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akçay çocuklarda besin alerjisi konusunu anlatacak. Konuşmacılar arasında yer alan İstanbul Alerji doktorlarından; yetişkinlerde besin alerjisinin önemini Yetişkin Alerji Doktoru Dr. Ramazan Ersoy, besin alerjisi ve besin intoleransı arasındaki farkı Yetişkin Alerji Doktoru Dr. Kadriye Terzioğlu, besin alerjilerinde tıbbi beslenmeyi Alerji Diyetisyeni Ecem Tuğba Özkan, besin alerjisine sahip özel durumu olan çocuklarda beslenmeyi Alerji Diyetisyeni Aysu Onur anlatıyor olacak.

    Polikistik böbrek hastalığının ilerlemesini önlemek veya geciktirmek mümkün

    0
    polikistik bobrek hastaligi

    Polikistik böbrek hastalığı, en sık karşılaşılan kalıtsal böbrek hastalığıdır ve böbrek yetersizliğinin önde gelen nedenlerinden biridir.

    Polikistik böbrek hastalığı, 400 ila 1000 doğumda bir görülür. Erken tanının büyük önemi vardır, çünkü günümüzdeki tedavilerle bu hastalarda böbrek yetersizliğinin ilerlemesini önlemek veya geciktirmek mümkündür.

    POLİKİSTİK Böbrek Hastalığı (PBH), en sık görülen yaşamı tehdit edici kalıtsal hastalıklardan ve böbrek yetersizliğinin de önde gelen nedenlerinden biridir. Bu hastalıkta, başta böbrekler olmak üzere birçok organda kist adı verilen, içi sıvı dolu kesecikler çoğalıp büyümeye başlamaktadır. Özellikle böbrekler, sağlıklı kişilere oranla, birkaç kat daha büyük hale gelebilmekte ve hastalarda ağrı, kanama ve kist içinde enfeksiyon gibi birçok belirti ve bulguya neden olmaktadır. Ayrıca bu hastalıkta, kan basıncı yüksekliği bulunmakta ve kalp-damar hastalıklarına yatkınlık artmaktadır. Kan basıncı ölçümü, idrar tetkiki ve böbrek ultrasonografisi gibi basit yöntemlerle tespit edilebilir.

    Tedavi edilmediğinde, hastaların çoğunda erken dönemde böbrek yetersizliği gelişmekte ve ortalama 60 yaşından önce böbrek nakli ya da diyaliz tedavisi ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Böbrek nakli yapılan ya da diyaliz tedavisi alan her 10 hastadan 1’inde neden, “polikistik böbrek hastalığıdır.” 

    Polikistik böbrek hastalığının seyrinde yaşam tarzının önemli etkileri vardır
     

    İdeal vücut ağırlığı olan, tütün ürünleri kullanmayan, tuzdan fakir beslenen ve kan basıncı kontrol altında olanlarda hastalığın seyri daha iyi olmaktadır. Bunun yanında, kistlerin büyüme hızını yavaşlatarak böbrek yetersizliğinin ilerlemesini geciktiren tedaviler de bulunmaktadır. 

    Ailesinde polikistik böbrek hastalığı olan bireylerin, erken teşhis ve tedavi için bir nefroloji hekimine başvurmaları önerilir.

    “Kalp Yetersizliği Belirtilerini Dikkate Alın, Kalp Yetersizliğinin Tedavisi Mümkün”

    0
    Kalp Yetersizligi

    Türk Kardiyoloji Derneği (TKD), Mayıs ayının ikinci haftası kutlanan “Kalp Yetersizliği Farkındalık Günü” kapsamında online bir basın toplantısı düzenleyerek bu hastalıkla ilgili önemli açıklamalarda bulundu.

    Toplantı sözcülüğünü üstlenen TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Çelik; “Birçok kalp yetersizliği hastası, belirtileri ciddiye almıyor ve bu nedenle tedavileri gecikiyor. Halbuki kalp yetersizliğinde erken teşhis hayati önem taşıyor” açıklamasında bulundu.

    Gerçekleştirdiği etkili farkındalık çalışmalarıyla bugüne dek birçok önemli projeyi hayata geçiren Türk Kardiyoloji Derneği, Kalp Yetersizliği Farkındalık Günü kapsamında, bir basın toplantısı gerçekleştirdi. Toplantıda kalp yetersizliği hakkında detaylı bilgilere, erken teşhis ve düzenli tedavinin önemine ve hastalıkla ilgili önemli verilere yer verildi.

    Kalp yetersizliğine ilişkin çarpıcı istatistikler

    Kalp yetersizliği, kalbin vücudun ihtiyaçlarını karşılayacak miktarda kanı pompalamakta yetersiz kaldığı, ciddi ve sıklıkla ölümcül bir klinik tablo olarak tanımlanıyor.  

    Kalp yetersizliği sonucu ortaya çıkan başlıca belirtiler nefes darlığı, ayaklarda şişme ve çabuk yorulmadır. Bunun yanında öksürük, iştahsızlık, çarpıntı, geceleri sık idrara çıkma, yorgunluk da kalp yetersizliğinin diğer belirtileri arasında sayılabilir.

    Kalp yetersizliği ara ara hastaneye yatışı gerektiren kötüleşmeler ile seyredebilen kronik bir hastalıktır. Sonuç olarak egzersiz kapasitesinde azalmaya, hayat kalitesinde kötüleşmeye, hastaneye yatışlara ve en önemlisi de ölüme neden olabilmektedir.  Kalp yetersizliği hayat boyu tedavi gereksinimi, hastaneye sık yatma ihtiyacı, çoklu ilaç tedavi gereksinimi, komplike ve pahalı cihaz tedavisi uygulamaları nedeniyle hasta, hasta yakınları, sağlık çalışanları aynı zamanda sağlık ekonomisi üzerine çok büyük yük getirmektedir.  

    Pek çok nedene bağlı olarak ortaya çıkabilen kalp yetersizliğine, diyabet yani şeker hastalığı, kalp damar hastalıkları, hipertansiyon gibi hastalıklar zemin hazırlayabiliyor. Ayrıca, kalp damar hastalığı, geçirilmiş kalp krizi hikayesi bulunan yaklaşık her 2 kişinin 1’inde kalp yetersizliği görülebiliyor.

    Kalp yetersizliği hastalığı olan insanların yaklaşık %50-60’ına hipertansiyon, yaklaşık % 35-40’ına da diyabet eşlik ediyor. Diyabetli hastalarda ise kalp yetersizliği sebebiyle hastaneye yatış riski 1,5 kat daha fazla. 

    Hastalıkla ilgili önemli veriler paylaşan TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Özlem Yıldırımtürk “Kalp yetersizliği hastalığında sağ kalım oranları bağırsak, meme veya prostat kanserine kıyasla daha kötü olabiliyor. Kalp yetersizliği hastalığı Türkiye’de, batı toplumlarına göre 10 yaş daha genç görülüyor. 65 yaş üstü kişilerde en sık hastaneye yatış nedeni olarak kalp yetersizliği yer alıyor. Dünya genelinde kalp yetersizliği ile hastaneye başvuran her 2 hastadan 1’i ise sonraki 5 yıl içinde hayatını kaybediyor. Hastalığın erken evrelerinde kalpte yetersizliğe ilişkin değişiklikler olmasına karşın herhangi bir şikayet olmayabiliyor, ancak kalp yetersizliği ilerledikçe şikayet ve belirtiler ortaya çıkarak daha belirgin duruma geliyor. Birçok kalp yetersizliği hastası, belirtileri ‘yaşlılık’ olarak değerlendirerek ciddiye almıyor ve bu nedenle tedavileri gecikiyor. Halbuki kalp yetersizliğinde erken teşhis hayati önem taşıyor. 40 yaşından sonra düzenli kalp kontrollerinin gerçekleştirilmesi, erken teşhis ve tanı için çok kıymetli olabileceği gibi erken ölümlerin de önüne geçebilir. Bu nedenle kalp yetersizliği hastalığının farkında olmak, düzenli kontrolleri yaptırmak ve gerekli tedaviyi almak gerekiyor” dedi.

    Kalp Yetersizliği Umutsuzluk Nedeni Değil

    Kalp yetersizliği basın toplantıda, kalp yetersizliğinin erken ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabileceğine de vurgu yapıldı. TKD Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Ahmet Çelik “Ülkemizde kalp yetersizliği konusunda uzmanlaşmış pek çok kardiyolog bulunuyor. Kardiyolog yönlendirmesi ile hastalığa karşı kullanılmasının faydalı olduğu kanıtlanmış, hastalığa karşı kullanabileceğimiz birçok silahımız var. Bu hastalıktan dolayı ölüm riskini azaltan, hastalığın kötü ve olumsuz olan seyrini yavaşlatabilen, bazen de iyi yönde değiştirebilen birçok ilaç tedavisinin yanı sıra, kalp yetersizliğinde ani ölümlere neden olan ritim bozukluklarını şok verip düzelten veya kalbin yeniden senkronize bir şekilde çalışmasını sağlayan kalp pilleri mevcut. Ağırlaşmış ve ileri kalp yetersizliği hastalığı olan insanlarda da devreye kalp destek cihazları, yapay kalp ve kalp transplantasyonu giriyor” dedi. 

    Türk Kardiyoloji Derneği, gerçekleştirdiği “Kalp Yetersizliği Günü” basın toplantısı ile kalp yetersizliği hastalığına dikkat çekerek herkesi kalp sağlığına dikkat etmeye ve düzenli kontrollerini yaptırmaya davet etti.