Çocuk sahibi olmak isteyen çiftler ilk olarak doğal yöntemlere başvuruyor olsa da bazı durumlarda planlar istenildiği gibi ilerlemiyor.
Bu noktada birçok çift, denemenin başarısız sonuçlanmasını bir kader gibi görüyor ve alternatif yollara başvuruyor. Ancak göz ardı edilen birçok yöntem, doğal yollarla hamile kalma şansını artırırken çiftleri uzun bir tedavi sürecinden de muaf tutuyor. Bu kapsamda, doğru teşhis ve doğru tedavinin önemine değinen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Yücel Karaman, pek çok hastada yapılan başarılı cerrahi işlemler ve yaşam tarzlarında yapılan değişiklikler sayesinde tüp bebek tedavisine gerek kalmadan sağlıklı gebelikler elde edilebildiğinin altını çizdi.
Prof.Dr.Yucel Karaman
Kadınların yumurtlama döneminden adet döngüsüne, erkeklerin sperm kalitesinden sperm sayısına kadar birçok faktör, doğal yolla hamile kalma üzerinde belirleyici bir rol üstleniyor. Özellikle de tüp bebek tedavisine gerek kalmadan hamile kalmak isteyen çiftlerin mutlaka uygulaması gereken bazı yöntemler, gebelik şansını büyük oranda artırıyor. Uzman bir hekim eşliğinde yönetilmesi gereken bu süreçte doğal yolları deneyen ama hamile kalamayan anne adaylarına uygulanan bazı cerrahi girişimlere dikkat çeken Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Yücel Karaman, tüp bebek planlanan ancak tedavi öncesi laparoskopi veya histeroskopi uygulanan hastaların da çok rahat hamile kalabileceğini belirtti.
Laparoskopi hamilelik şansını yüzde 50 artırıyor
Modern tıbbın sunduğu en efektif girişimlerden biri olan laporoskopinin kadın hastalıkları ve doğum alanında sıklıkla başvurulan bir cerrahi yöntem olduğunu söyleyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Yücel Karaman, “Bazı hastalıklar, doğal yolla hamile kalmanın önünde ciddi engeller oluşturur ancak hastalık doğru teşhis edilip doğru tedavi edildiğinde ise bu engeller ortadan kalkar. Özellikle de miyom, endometriozis, polip, yumurtalık kisti gibi bir dizi kısırlık sebepleri konusunda oldukça başarılı sonuçlar sunan laparoskopi, hamileliğe engel olan sorunlara müdahale edilmesini sağlıyor. Laparoskopi operasyonu sonrasında kişinin yaşı, durumu, hastalığın seyri ve sonucuna göre anne adayının hamile kalma şansı yüzde 50 artış gösteriyor” dedi.
Histereskopi sonrası 30 gün içinde hamile kalınabilir
Birçok hastalığın teşhisi ve tedavisi için uygulanan histereskopi işlemi hakkında önemli bilgilere değinen Prof. Dr. Yücel Karaman, “Bu yöntem, vajinadan rahim bölgesine ulaşılarak rahim içi alanların ve yumurtalıklardan uterusa kadar uzanan fallop tüplerinin, rahme açılan bölgenin görüntülenmesini sağlayan cerrahi bir uygulamadır. Daha çok embriyonun rahim içine tutulmasını engelleyen durumların nötralize edilmesinde kullanılan bu işlem, kısırlık ya da düşüğe yol açan anomalileri ortadan kaldırır. Genellikle işlem sonrası bir haftalık cinsel perhiz önerilir ve dokuların iyileşmesi hedeflenir. Ardından doğal yollarla 30 gün içinde hamile kalınabilir” diye belirtti.
Dünyada kadın kanserleri arasında 7. sırada yer alan yumurtalık kanseri, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, 40 yaş üstü kadınlarda meme kanserinden sonra 2. sırada görülüyor.
Prof.Dr.Fuat Demirci
Ülkemizde de her yıl yaklaşık 4 bin kadında teşhis edilen yumurtalık kanseri, jinekolojik kanserler arasında rahim kanserinden sonra 2. sırada geliyor. Herhangi bir belirti vermeden sinsice ilerlediği için genellikle geç dönemde tespit ediliyor. Hastaların büyük çoğunluğunda tanının ileri evrede konulması nedeniyle en ölümcül kanserler arasında yer alıyor. Oysa erken teşhis edildiğinde tedavisinde yüzde 80-90’lara varan başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Acıbadem Dr. Şinasi Can (Kadıköy) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fuat Demirci, yumurtalık kanserine ne kadar erken teşhis konulursa tedavisinde de o oranda başarı sağlanabildiğini belirterek, “Bu kanserin erken teşhis edilmesinde ise her yıl düzenli olarak yapılan jinekolojik kontroller büyük önem taşıyor. Erken teşhis için dikkat edilmesi gereken bir başka önemli nokta ise yumurtalık kanserinin belirtilerinde zaman kaybetmeden hekime başvurmaktır.” diyor.
Yumurtalık kanserinin 7 belirtisine dikkat!
Yumurtalık kanserinin belirtileri sinsi oluyor, zira genellikle gastrit, ülser, hazımsızlık, kronik kabızlık ve kolit gibi mide-bağırsak hastalıklarının yakınmalarıyla karışıyor. Hastalar önce dahiliye polikliniklerine başvurdukları için tanı ve tedavide gecikme yaşanıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Fuat Demirci, bu nedenle her 3 yumurtalık kanserinden 2’sine ileri dönemde tanı konulabildiğine dikkat çekerek, “Dolayısıyla yumurtalık kanserinde erken tanı için özellikle adet düzensizliği, karın ağrısı, karında şişlik, kasıkta dolgunluk veya ağrı, gaz ve kabızlık gibi yakınmalarda kadın hastalıkları ve doğum uzmanına da başvurmak gerekiyor. Yapılan jinekolojik muayene, ultrason takibi, hastadan alınan detaylı öykü ve kan tahlilleri sayesinde bu kanser türüne erken tanı konulabiliyor.” diyor.
Tanı ameliyat sırasında konuyor!
Yumurtalık karın içinde yer alan bir organ olduğu için bu kanserin kesin tanısı; ameliyat sırasında dokunun alınıp, aynı anda patoloji uzmanının bu örneği ameliyathanede değerlendirmesiyle konuyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum, Jinekolojik Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Fuat Demirci, ameliyat sürecinin patolojik değerlendirmeye göre devam ettiğini belirterek, “Eğer hastalık sadece yumurtalıkla sınırlıysa, iyi huylu tümör ya da kist ise ameliyat sonlandırılıyor. Kötü huylu olması halinde ise ileri cerrahiye geçiliyor. Rahim, yumurtalıklar, tüpler ve varsa karın zarı ile bağırsak yüzeylerinden kitleler alınıp lenfadenektomi (kanserli olan lenf düğümlerini ortadan kaldırmak için uygulanan bir cerrahi yöntem) yapılıyor. Bu işlemlerle, var olan tümör yükünü sıfıra indirmek amaçlanıyor. Erken evre yumurtalık kanserinde sadece cerrahi tedavi yeterli gelirken, ileri evrede ise kemoterapi yöntemine de ihtiyaç duyuluyor. Günümüzde yeni ilaçların da kullanılması ile kemoterapi etkili bir tedavi yöntemi haline gelmiştir” diyor.
Kimler risk altında?
Yumurtalık kanserinin neden oluştuğu henüz net olarak tespit edilemese de aşağıda yer alan faktörlerin riski artırdığı belirtiliyor.
Menopozda ya da 50 yaşın üzerinde olmak
Erken adet görmek
Menopoza geç girmek
Doğum yapmamış olmak
Ailede yumurtalık ya da meme kanseri öyküsünün olması
Tommy Hilfiger’ın yenilenebilir asetattan yapılmış çevre dostu güneş gözlüklerinden oluşan kapsül koleksiyonu, Atasun Optik’lerde tüketicilere sunuluyor.
Tommy Hilfiger’ın sadece Atasun Optik’lerde yer alan kapsül koleksiyonunda, on altı ayrı güneş gözlüğü modeli yer alıyor. Yenilenebilir asetat malzemeden üretilen güneş gözlüğü koleksiyonu, sürdürülebilir ve çevre dostu olmasıyla dikkat çekiyor. Pilot, çekik ve yuvarlak modellerin öne çıktığı, modern tasarımlara sahip güneş gözlüğü koleksiyonunda pembe, siyah, kahverengi gibi geniş bir renk seçeneği bulunuyor. Şeffaf güneş gözlüğü çerçevelerinin de yer aldığı koleksiyon, sade ancak dikkat çekici bir şıklık vadediyor.
Farklı yüz şekillerine uyum sağlayacak güneş gözlüğü çerçeveleri ve minimalist çizgileriyle her tarza hitap eden Tommy Hilfiger’ın kapsül koleksiyonundaki birbirinden şık güneş gözlüklerine Atasun
İstanbul’da yaşayan 32 yaşındaki Nuray Yürük, 2011 yılında 21 yaşında iken memleketi Malatya’da sürekli bir çarpıntı ile ara ara bayılmalar yaşamaya başladı. Malatya’da ileri derecede mitral kapak yetmezliği tanısı konuldu.
2015 yılına kadar Malatya’da sürekli kontrollere gitti, gözlem altında idi ve henüz ameliyat gerekmiyordu. 2016 yılında evlendi ve hamile kaldı. Hamilelik dönemini çok zor geçirdi; hem ileri derecede mitral yetmezlik, hem de fazla kilo alması yüzünden her hafta mutlaka bir gün aşırı çarpıntı yüzünden acile başvuruyordu, kontrol altındaydı. Hastanedeki kadın doğum doktoru, “Butik bir hastanede senin doğumunu gerçekleştiremeyiz, araştırma hastanesinde doğum yapman gerekir, çocuk ve erişkin yoğun bakımının mutlaka olması gereken bir yerde olman gerekir” diyince hastane hastane dolaşmaya başladı. Ancak hiçbir hastane Nuray Yürük’ü kabul etmek istemiyordu. Gittiği hastaneler, “Doğum eğer geceye denk gelirse nöbetçi kalp doktorumuz yok. Senin doğumunda mutlaka bir kalp doktoru olması gerekiyor. Bu şartlarda sizi hastaneye alamayız” dedi. Son çare bir hastanede üç gün gözlem altında kaldıktan sonra zor da olsa normal yollarla doğum yaptı. Şükür ki bebek de anne de sağlıklı idi.
KALP YETMEZLİĞİ BAŞLAYABİLİRDİ
Sonrasında Malatya’ya ilk tanıyı koyan, kontrollerini yapan doktoruna kontrol olmak istedi. Doktor, “Mitral yetmezlik ilerlemiş eğer hemen ameliyat olmazsan kalp yetmezliğin başlar ve ondan sonrasında ameliyat olsan da bir işe yaramaz” dedi. Nuray Yürük, yaşadığı süreci şu sözlerle anlattı: “Kalp yetmezliğini duyuca dünyam başıma yıkıldı. Zaten hastanede bir tek genç hasta kendini görüyordum, herkes ileri yaşta hastalardı. Herhalde diyordum bir tek genç kalp hastası benim bu dünyada, o kadar bunalımda idim. Tamam ameliyat olayım ama ben ameliyat olmak istemiyordum çünkü ameliyat olduğum zaman metal kapak takıldığında ömür boyu kan sulandırıcı içmek gerekiyor. Kan sulandırıcı içtiğinde, hamile kaldığında bebeğin de anne karnında kanı sulanıyor, dolayısıyla hamilelik de yasak. Ben çocuğuma bir kardeş vermek istiyordum. İstanbul’a döndüm araştırmalarıma başladım. Ameliyat kararımı kesin verdim, sağlığım her şeyden önemli idi ama bebek sahibi olabilmem için kapak tamiri olabilir mi diye araştırıyordum. İnternette Prof. Dr. Barış Çaynak hocama denk geldim. Tesadüf o ki kayınvalidemin çalıştığı hastanede çalışıyordu. Tetkiklerim yapıldı, ekoma bakıldı. Hocam, ‘Kapak tamirine uygun görünüyor, minimal invaziv yöntemiyle biz bu kapağı tamir edebiliriz’ dedi. Dünyalar benim oldu. Çevremden kalp ameliyatlarının zor geçtiğini duyduğum için korkularım vardı. Ameliyatım altı saat kadar sürdü. Bir gün yoğun bakımda kaldım, beşinci gün taburcu olup bebeğime bakmaya başladım. Kapalı ameliyat olduğum için bu kadar erken iyileştim, göğüs kemiğim kesilmedi ve vücudum parçalanmadı bir genç kadın olarak bu konuda çok mutluyum.”
DOKTORUM KIZIMA KARDEŞLERİNİ HEDİYE ETTİ
Ameliyattan önce bir kızı olan Nuray Yürük, ameliyattan sonra iki kız çocuğu daha dünyaya getirdi. Üç kız annesi Yürük, “Hazır ameliyatımı olmuşken, sağlığım yerinde iken çocuğuma bir kardeş düşünmeye başladık. Doktorlarım ‘Senin diğer kadınlardan hiçbir farkın yok ikinci bebeğine hamile kalabilirsin’ dedi. Planlı bir şekilde ikinci bebeğime hamile kaldım. İkinci hamileliğim çok çok rahat geçti herhangi bir sağlık problemi yaşamadım, çarpıntılarım olmadı, çok rahat bir hamilelikten sonra normal doğum yaptım. Kızımı büyütürken hiç planlı olmayan bir hamilelik gündeme geldi ve ben doktorlarımdan üçüncü bebeğimi de doğurabileceğimi öğrendim. Şükürler olsun sezeryan ile doğum yaptım. Şu anda bebeğim yedi aylık, üç kız annesiyim, çok mutluyum, çok sağlıklıyım. Altı ayda bir gidip kontrollerimi yaptırıyorum. Barış hocam bana hem sağlığımı, hem de kızıma kardeşlerini hediye etti, kendisine çok minnettarım.”
“MİTRAL KAPAK KAÇAKLARI TAMİR EDİLEBİLİR”
Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Barış Çaynak, “Hastamıza mitral kapak tamiri yapılması gerekiyordu ve kan sulandırıcı kullanmadan tekrar hamile kalmak gibi bir isteği oldu. Kapağı, tamir edilebilir bir kapaktı. Aslında kapakta kireçlenme, daralma olmadığı müddetçe bütün mitral kapak kaçaklarını tamir etmek mümkündür. Mitral kapak tamiri ameliyatlarını göğüs kemiğini açmadan kapalı olarak yapıyoruz. Bütün kesiler özellikle kadın hastalarda sağ meme altında kalıyor ve açık ameliyatta nasıl bir tamir yapacaksak veya kapağı değiştireceksek bu küçük kesilerden ameliyatı yapmak mümkün oluyor. Kompleks bir kapak tamiri ameliyatı idi ama çok başarılı oldu. Ameliyat sonrasında her şeyin iyi olduğunu gördük. Kapak tamamen normal çalışıyordu. Daha sonra hastamız planlı bir şekilde hamile kaldı, hiçbir sorunu olmayan bir hamilelik yaşadı çünkü kan sulandırıcı ilaç kullanmıyordu, herhangi bir kalp herhangi bir kalp yetmezliği yoktu ve kapakta normal çalışıyordu ikinci doğumunu da çok sağlıklı bir şekilde normal doğum olarak yaptı. Sonrasında ise planlanmayan üçüncü bir hamilelik sürecini de sorunsuz şekilde geçirdi. Şu anda sağlıklı üç çocuk annesi olarak hayatına devam ediyor. Biz hastalarımızın ömrünün geri kalan bütün süresinde normal, hiç ameliyat olmamış bir insanla aynı konforu sürmesini ve bunun yanında da vücudunda ameliyata dair kalıcı bir iz olmadan hayatına devam etmesini istiyoruz. Özellikle genç kadın hastalarda, anne olmak isteyen ve hayatı boyunca bir ameliyat izi ile dolaşmak istemeyen hastalar için kapalı ameliyat çok iyi bir seçenek oluyor.”
7 Mayıs Dünya Ankilozan Spondilit (AS) Günü’nde hastalığa dikkat çeken Prof. Dr. Ali Şahin, AS’nin kontrolünde erken teşhis ve egzersizin önemine vurgu yaptı. Prof. Dr. Ali Şahin, 3 aydan uzun süren ve dinlendiği dönemde artan bel ağrıları olan kişilere doktora danışmaları çağrısında bulundu.
Ünlü sinema ve tiyatro oyuncusu “Suna Pekuysal” ve “Deprem Dede” lakabıyla tanınan Ahmet Mete Işıkara’nın hastalığı olarak bilinen ankilozan spondilit (AS), ülkemizde her 1.000 kişiden 5’inde görülüyor.1 Halk arasında iltihaplı bel romatizması olarak da bilinen AS hastalığının en tipik belirtisi, inflamatuvar bel ağrısı. Kırk yaştan önce başlaması, sinsi olması, 3 ay veya daha uzun sürmesi ve hareketle azalması; bu tip bel ağrılarının en önemli özellikleri sayılıyor.1
“Erkeklerde, kadınlara oranla 3 kat daha fazla görülen hastalık”
Prof.Dr.Ali Şahin
Bu yıl 7 Mayıs Dünya Ankilozan Spondilit (AS) Günü’nde hastalıkla ilgili bilgiler veren Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Romatoloji Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ali Şahin, vücutta birçok sistemi tutan inflamatuvar bir hastalık olan AS’nin erkeklerde, kadınlara göre 3 kat daha fazla görüldüğüne dikkat çekti. “Bu hastalık, vücudun öne doğru eğilmesine neden oluyor ve ilerleyen dönemlerde kamburluk ve omurgada kalıcı hareket kısıtlılığı gelişebiliyor.” diye ekledi.
“Bitmek bilmeyen bel ağrılarına boyun eğmeyin”
AS’nin en tipik belirtisinin, sıklıkla mekanik bel ağrısıyla karıştırılan inflamatuvar bel ağrısı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ali Şahin, erken tanının önemine vurgu yaptı. Şahin, “Genç yaşta ve sinsi bir şekilde başlayan bel ağrılarına boyun eğmeyin. Eğer 3 aydan uzun süren bel ağrınız varsa, ağrınız dinlenmeyle artıyorken hareketle azalıyorsa ve sabahları 30 dakikadan fazla süren bel tutukluluğunuz varsa mutlaka doktorunuza danışın.” diye çağrıda bulundu.
“AS tedavisinde düzenli egzersizi ihmal etmeyin”
AS hastalığında erken teşhis ve uygun müdahale ile hastaların daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürebileceklerini anlatan Prof. Dr. Ali Şahin, “Mevcut tedavi seçenekleri ve düzenli egzersizlerle çoğu hasta iyi bir yaşam kalitesine kavuşabilir. Hastalar, düzenli yapacakları bel ve sırt kaslarını güçlendirici hareketler sayesinde vücut postürlerini koruyabilirler.” dedi. Şahin, “3 aydan uzun süren kronik bel ağrınız varsa www.belagrisinasirtinidonme.com internet sitesindeki anketi doldurabilirsiniz.” diye ekledi.
Elbette herkes çekirdek aile yapısının bozulmamasını, çocukların anne ve babalarıyla bir arada, mutlu yaşamasını tercih eder. Her evlilik şansı hak eder. Ancak tüm çabalara rağmen bir arada olmak mümkün olmuyorsa düşünmek gerekir. Eş olmaktan vazgeçtikleri halde birlikte yaşamayı sürdüren ailelerin çocukları ruhsal olarak sıkışıklık hissi yaşıyorlar. Çocuk için evli kalmak, ailedeki sorunu çözmez. Çocukların boşanmaya gösterdikleri tepkinin asıl sebebi anne ve babalarından ayrılmayı istememeleridir. DBE Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzman Klinik Psikolog Ceren Kurtay Doğan anlatıyor…
Pandemi etkisiyle evlilik ve boşanmalarda sürecin ertelenmesine bağlı olarak istatistiklerde azalma görülen 2020 yılında, Türkiye’de 135 bin 22 çiftin boşandığı ve 124 bin 742 çocuğun velayete verildiği görüldü. Dünyanın dört bir yanındaki aileler, iş ve özel hayat dengelerindeki bozulma, ekonomik baskının artması, okulların kapalı olması ve ev işlerinde oluşan dengesiz dağılım sebebiyle büyük bir dayanıklılık sınavı verdiler. 2021 yılı ve devamında karantina önlemlerinin azalmasının boşanma sayılarında küresel bir artışa neden olacağı ise uzmanların öngörüleri arasında yer alıyor.
Boşanmak ve boşanmamak kararı çocukla ilişkilendirilmemeli
Eşler anlaşamadıklarına ikna oldukları durumlarda, bir arada kalmanın zorlayıcı ve yıpratıcı olduğuna karar verdiklerinde yollarını ayırma kararı alabilirler. Ailede müşterek çocukların varlığı ise çiftlerin boşanma kararını ve boşanma sürecini önemli ölçüde etkileyebilir. Çocuklar için yapılabilecek en güzel şey, evlilik içinde eşlerin saygıyı ve sevgiyi yeniden canlandırmak için elinden gelen çabayı samimice göstermesi, bunun için gerekiyorsa destek almayı kabul etmesidir. Her evlilik şansı hak eder. Ancak yine de olmuyorsa bir durup düşünmek gerekir. Çoğu anne-baba, eş olmaktan vazgeçmek istedikleri halde çocuklar için sürdürdükleri evliliklerde ruhsal olarak sıkışıp kalıyor. Halbuki kendini tüketmiş bir evlilikten çıkmak en çok çocukların iyiliği için gereklidir. Çocuklar yaşları kaç olursa olsun devam eden kötü evliliklerde sürekli yara alır. Aileler onlara hissettirsin ya da hissettirmesin, çocuklar hisseder; bazen sevgisizlik ve evliliğe hapsolmanın verdiği kötü enerji evin duvarlarına kadar siner. Böyle bir evlilikte kalmak, çocuklar için kalmak değil, çocukların süreç içinde aldıkları yaralara rağmen evlilikte kalmaktır.
Çocukların kaygıları boşanma değil anne-babadan ayrılık kaynaklı
Çocuklar anne ve babasının boşanmasını tabii ki istemez. Ancak asıl istemedikleri şey, anne ve babalarından ayrılmaktır. Onları bir daha görememek, çok özlemek gibi kaygılar sebebiyle boşanma seçeneğinden korkarlar. Boşanma sonrası çocukların anne ve babalarıyla olan iletişimleri sağlıklı bir şekilde düzenlenirse, anne-baba olma görev ve sorumlulukları aksatılmazsa, çocuklar çok kısa sürede bu yeni duruma adapte olacaklardır. Çocuklar anne ve babalarının mutsuz, kaygılı, güçsüz olmalarını istemez. Bu sebeple süreci iyi yönetmek için kişilerin kendi mutluluklarını önceliklendirmesi gerekir.
Sınırların doğru belirlenmesi önemli
Bazı çiftler ayrılığa alışma sürecinde yine çocukları sebep göstererek, çocuklarla hep beraber bir araya gelme planları yapabiliyor. Bazen çocuklar için yumuşak bir geçişin iyi olabileceğini düşünen anne babalar sınırları çizmekte ve korumakta kararlılık gösteremez. İyi niyetli bir düşünce de olsa bu durum adaptasyon sürecini uzatıp çocuklar için zorlayıcı sonuçlara sebep olabilir. Bazen de boşandığı halde “Haftada bir kez hep beraber yemek yiyoruz. Çocuklar durumdan olumsuz etkilenmesin istiyoruz” diyen çiftlerle karşılaşırız; bu durum aslında kendi adaptasyon süreçleri için çocukları bahane göstermeleri ile ilgili olabilir. Çocuklar için sağlıklı olan boşanmanın sınırlarının sağlıklı bir şekilde çizilmesidir. Boşanmak da bir sınırdır ve kendi içinde bazı kurallarla yaşanmalıdır. Anne ve babasının belli aralıklarla bir araya geldiğine şahit olan çocuklar için durum oldukça kafa karıştırıcı olabilir. Bu durum, anne ve babalarının tekrar bir araya gelebileceklerine, yeniden evlenebileceklerine inanmalarına da sebep olabilir.
Boşanma sonrasında çocukları haftada sadece birkaç gün görebilmek ya da yeni bir ilişki yaşamak çocuklara karşı suçluluk duygusu hissetmeye sebep oluyor gibi görünebilir. Ancak gerçekte olan, ebeveynlerin kendi çocuklukları ile ilgili bazı durumların tetiklenmesi ya da “Beni daha az sevecekler”, “Beni unutacaklar” gibi kişisel kaygılarıdır. Boşanan anne – babalar kişisel kaygılardan kaynaklı yaşadıkları vicdan rahatsızlığı sebebiyle mevcut kuralları uygulamakta ve korumakta zorlanabilirler. Esneyen sınırlar ise kalıcı sınır ihlallerine sebep olabilir. Sınırları esnetmek, sevgiyi göstermek için doğru bir yöntem değildir. Kolaylıkla suistimal edilebilecek durumlara yol açabilir. Bu gibi durumlara karşı dikkatli yaklaşmak çocuklar için koruyucu olan bir davranıştır.
Düzenli olarak diş ipi kullanan, fırçalayan ve diş hekimini ziyaret eden kişiler bile dişlerinin doğal parlaklığının, yiyeceklerden ve bazı alışkanlıklardan olumsuz etkilendiğini görebilirler. Beyazlatma tedavilerinin hem duygusal hem de fiziksel etkileri olabilir. Daha beyaz, daha mutlu bir gülümseme, başkalarının sizi algılaması üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabilir. Aynı zamanda özgüveninizi de artırır.
Diş beyazlatma; dişlerin yüzeyindeki gözenekli mine yapısında oluşan renkli, organik ve inorganik maddelerin diş beyazlatma jelleri ile giderilmesi işlemidir.
Diş Hekimi Pertev Kökdemir, beyazlatma işlemi sonrasında bakımın önemli olduğunu belirtti ve haftada bir dişe zarar vermeyen diş beyazlatıcı macun kullanmak elde edilen beyazlığın devamlılığı için uygun olabilir dedi.
Beyazlatma tedavisi herkeste aynı oranda sonuç vermez; diş renginin ne kadar açılacağı dişin yapısına göre değişir. Tabii ki bu süre kişinin kendisine de bağlıdır. İlk birkaç gün aşırı soğuk ya da sıcaktan kaçınılmalıdır. Sigara, çay, kahve, çikolata, kırmızı şarap, vişne, karamel, salça gibi renk verici koyu renk barındıran ürünler işlem bitimini takiben en az 3-4 gün süreyle kullanılmamalıdır. Ve genel ağız bakımına dikkat edilmelidir.
Çocuklar için eğitici ve eğlenceli programlar sunma temeline odaklanan Da Vinci, Bilim ve Teknoloji Haftası’nda çocukların bilimle dolu bir hafta geçirmelerini sağlayacak özel programlarını duyurdu.
Da Vinci’nin Bilimi Geliştirmek, Bilimi Kendin Yap, Süpergüçlerin Arkasındaki Bilim, Dahilerin Peşinde, Görevimiz: İnsan Vücudu gibi öne çıkan ve en çok izlenen programları bu hafta çocukları bilimle daha da yakınlaştırmayı amaçlıyor.
Bilim ve Teknoloji Haftası’nda Da Vinci’de yayınlanacak bazı programlar ve yayın saatleri şöyle;
Bilimi Geliştirmek: Hafta İçi Her Gün 17.30, Hafta Sonları 11.30
Bilimi Kendin Yap: Hafta İçi Her Gün 18.00
Süpergüçlerin Arkasındaki Bilim: Hafta İçi Her Gün 13.30
Dahilerin Peşinde: Hafta İçi Her Gün 19.30, Hafta Sonları 17.00
Görevimiz: İnsan Vücudu: Hafta İçi Her Gün 18.30, Hafta Sonları 15.00
Bilim ve Teknoloji ile dolu bu programlara ve daha fazlasına “Da Vinci Kids” mobil eğitim uygulamasından da erişilebiliyor.
Da Vinci’nin bilim ve teknoloji haftasındaki bilim programları aynı zamanda, bilişim teknolojilerinin günlük hayattaki yerine ve önemine odaklanarak çocukların okuldaki Fen Bilimleri, Matematik, Bilişim Teknolojileri ve Yazılım gibi derslerine de katkı sağlıyor. Çocukların dijital yetkinliklerini artırmasını, sahip oldukları bilgiler ile gelişen teknolojiyi anlamalarını ve teknolojiyi etkin şekilde kullanmalarını sağlayarak 21. yy becerilerini de geliştirmeleri hedefleniyor.
Da Vinci programlarında; 5-12 yaş arası çocukların Fen Bilimleri, Matematik, Türkçe, Biyoloji, Tarih, Bilim, Uzay, Teknoloji, Doğa, Kültür ve 21. yüzyıl becerilerine kadar birçok derste faydalanabileceği “neden ve nasıl?” ilişkisine dayalı öğrenmeyi amaçlayan programlar sunuluyor.
Da Vinci programlarına nasıl erişebilirim?
Da Vinci Kids Mobil Uygulamasını App Store ve Google Play Store’dan indirip, tüm oyun ve programlara 7 gün boyunca ücretsiz erişebilirsiniz.
Da Vinci TV kanalını Digiturk 164.Kanal, Tivibu 126.Kanal, Kablo TV 461. Kanal, D-Smart 127.Kanal ve TV+ 98. Kanal ‘dan izleyebilirsiniz.
NN Hayat ve Emeklilik, İhtiyaç Haritası ve Kanser Savaşçıları Derneği ile birlikte “Önce Sen” Farkındalık Hareketi’ni başlattı.
Proje ile kadınların başta meme kanseri olmak üzere kadın kanserleri konusunda bilinçlendirilmesi sağlanırken; onlara kontrol ve teşhisin önemi anlatılarak gerektiğinde ücretsiz psikososyal destek verilmesi amaçlanıyor. Halihazırda Türkiye’nin farklı illerinde gerçekleştirilen projenin ilk adımları Denizli, Adana ve İstanbul’da atıldı. Hedef 2022 yılı içinde toplam 5 şehirde 1000 kadına ulaşmak.
Dünyanın köklü sigorta ve yatırım yönetimi şirketlerinden NN Group’un bünyesinde faaliyet gösteren NN Hayat ve Emeklilik, toplum sağlığını korumaya yönelik önemli bir çalışmaya imza attı. Toplum yatırımı projelerinde önemli hedefleri olan NN Hayat ve Emeklilik, İhtiyaç Haritası ve Kanser Savaşçıları Derneği ile birlikte “Önce Sen” Farkındalık Hareketi başlattı. Proje ile kadınların başta meme kanseri olmak üzere kadın sağlığı konusunda bilinçlendirilmesi sağlanırken; onlara kontrol ve teşhisin önemi anlatılarak gerektiğinde ücretsiz psikososyal destek verilmesi amaçlanıyor.
“Önce Sen” Farkındalık Hareketi ile 3 şehirde tam 564 kadına ulaşıldı!
“Önce Sen” Farkındalık Hareketi kapsamında ilk olarak Denizli, Adana ve İstanbul’da kadınlarla bir araya gelindi. Ziyaret edilen 3şehirde 564 kadın ile farkındalık eğitimleri gerçekleştirildi. Bu eğitimler sonunda kadınların KETEM’lerde taramaları yapıldı. Teşhis konulan kadınlara ücretsiz psikososyal destek de verilen proje kapsamında 5 şehirde 1000 kadına ulaşılması hedefleniyor.
Özellikle ergenlik döneminde ortaya çıkan bir yeme bozukluğu olan anoreksiya nervozanın dünya genelinde bir salgın halinde yayıldığını vurgulayan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, yeme bozukluklarının ortaya çıkmasında medyanın çok önemli rolü olduğunu söyledi.
Hastalığın ortaya çıkmasında hatalı aile tutumlarının etkisine de dikkat çeken Tarhan, “Medyadaki mükemmel vücut algısı çocukları ve gençleri etkiliyor. Moda dergisini aşırı okuyan bir çocuğun anoreksiya olmaması çok zor. Kız ya da erkek olması fark etmiyor. Medya güzeliği fiziksel görünüme indirgiyor. Oysa insanı güzel yapan dış görüntüsü değil, karakteri ve kişiliğidir. Maalesef sadece görselliğin ve estetik algının kutsallaştırdığı bir çağda yaşıyoruz. Anne ve babalar da medyanın bu hastalığını satın alıyorlar.” diye konuştu.
Prof.Dr. Nevzat Tarhan
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bir yeme bozukluğu olan anoreksiya nervoza hakkında değerlendirmede bulundu.
Yeme bozuklukları arasında bulunan anoreksiya nervozanın gelişmiş ülkelerde ciddi bir şekilde pandemi şeklinde yayıldığını kaydedenProf. Dr. Nevzat Tarhan, “Anoreksiya nervoza, özellikle ergenlik döneminde en çok genç kızlarda yaygın olarak görülen bir durum. Yaygınlaşmasının nedenleri araştırılıyor. Anoreksiya nervoza, 50 sene öncesinde de vardı ama bu kadar yüksek değildi. Bunun nedenleri de araştırılıyor.” dedi.
Anoreksiya nervozanın biyolojik temeli var
Anoreksiya nervozanın tek etkenli değil çok etkenli bir rahatsızlık olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir genetik boyutu var. Mesela çift yumurta ikizlerinde yapılan çalışmalar var. Ya da ailede yapılan aneroksiya araştırmaları var, bunlarda aneroksiya 10 misli daha fazla görülüyor. Aile içinde birinci derece yakınlarında olan aneroksiya nevroza yani yeme bozuklukları olan o kişide olma ihtimali 10 misli daha fazla yüksek çıkıyor. Bu da hastalığın biyolojik temelini gösteriyor.”dedi.
Anoreksiya nervozanın kültürel ve psikolojik boyutlarının da bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ayrıca nöro biyolojik ve nöro genetik temeli de var. Ortamı oluşturduğunuz zaman hemen ortaya çıkıyor. Bu yatkınlık genleri şöyledir: Mesela bir insanın akciğerinde kanser olmayla ilgili iki türlü gen vardır: Biri yatkınlık geni, diğeri kozatif gen yani sebep olan gen. Bir kişide ‘kozatif gen’ dediğimiz yani sebep olan gen varsa kişi 40 yaşına geldiği zaman sigarasını içmiyor, kendine iyi bakıyor ama pat diye akciğer kanseri başlıyor. Ama eğer kozatif gen yoksa yatkınlık geni varsa kişi sağlıklı yaşarsa yediğine içtiğine dikkat ederse, sigara içmezse akciğer kanseri başlamıyor. dedi.
Yanlış protein, yeme algısını bozuyor
Yeme bozukluklarında da aynı şekilde yatkınlık geni olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Fakat bazı durumlarda bu ortam şartları, kültürel şartlar, psikolojik şartlar hazır olduğu zaman o gen başlıyor, aşırı gen ifadesi yapıyor, yanlış protein üretiyor. Bu yanlış protein ne oluyor? Kişinin yeme algısı bozuluyor. Yemeyle ilgili açlık, tokluk duygusu bozuluyor. Örneğin kişide şişmanlama korkusu oluyor. Aşırı zayıflatma isteği oluyor, neredeyse tutku derecesinde. Kişide aşırı kilo almaktan korkma vardır. Ben öyle bir vaka bilirim ki 29 kilo olduğu halde aynanın karşısında geçerek ‘Ben 150 kiloyum’ diyordu. Bu kişi yalan söylemiyor, öyle algılıyor. Beyni ona ‘Evet sen 150 kilosun’ diyor. Halbuki kişi 29 kilo, beden kitle endeksi belli. Böyle bir durumda gerçeklerle yüzleştiği zaman bunu kabul etmiyor, inkar ediyor. Yok sayıyor bunu.”diye konuştu.
Böyle durumlarda kişinin beyninde beden imaj algısıyla ilgili sorumlu alanın kimyasının bozulmuş olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Beyin hatalı düşünce üretiyor, hatalı algı üretiyor. Öyle olunca kişi kendini çirkin algılıyor. Halbuki onun çok çok üstünde güzel. Bakıyorsunuz ‘Ben çok çirkinim’ diyor, aynaya bakmaktan korkuyor. Halbuki ortalamanın üzerinde bir yüzü ve bedeni olduğu halde kendini beğenmiyor.”dedi.
Sevginin fazlalığı bazen zarar veriyor
Bu durumun oluşması için de kişinin belli bir ortama ve şartlara sahip olması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Nasıl ki akciğer kanseri için yatkınlık geni varsa sigara içtiğin zaman tetikliyorsun onu. Burada da psikolojik olarak, sosyolojik olarak, kültürel olarak, aile olarak bunu tetikleyen anne babaların hatalı tutumları var. Toplum tutumları ve hataları var. Sevgi yoksunluğu önemli bir etken ama o yetmiyor. Bazen sevgi fazlalığı da zarar veriyor. Fazla seviyor, çok seviyor fakat çok kontrol ediyor. Aile temelli tedaviler yapılıyor. Aile temelli tedavilerde sevgi çok ama anne ve baba katı tutumlu ve kontrollü. Sanki anne değil de komutan. Sevgisini belli etmiyor, proje çocuk geliştiriyor. ‘Şöyle olmalısın böyle olmalısın, sakın kilo almamalısın’ diye telkinde bulunuluyor.”dedi.
Yemek yememek çocuğun kendini kanıtlama alanıdır
Bu tip annelerin sürekli küçük yaştaki çocuğun peşinde elinde tabakla arkasında dolaştığını vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “O çocuk için de yemek yememek en önemli kanıtlama alanıdır. Anne ve babaya kendini kanıtlamak için yememe duygusu gelişir. Anneye karşı hem sevgi vardır hem öfke vardır. Anne sevgiyle yapıyor ama sevgi ve baskıcılığı bir arada yapıyor. Sevgi ve baskı bir arada olduğu zaman birçok psikiyatrik hastalığa kapı açıyor. Kimi zaman intihar vakalarının da arkasında sevgi ve baskıcılık vardır.” dedi.
Çocuk ebeveynleriyle savaşa giriyor
Ailede uyguladıkları aile kişilik testleri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu testlerle çocuk ve ebeveyn arasındaki ilişki modelinin belirlenme ve tespiti sağlandığını söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, şunları söyledi:
“Çocuk ve ebeveyn ilişkileriyle ilgili anne baba parental ilişki ölçekleri vardır. Mesela orada aile içerisinde demokratik tutum var mı, ebeveyn otoriter mi totaliter mi, yoksa ailede demokratik işleyiş var mı şeklinde bunlara bakılıyor. Ailede demokratik işleyiş varsa bu tarz olaylar daha kolay çözülüyor. Ailede sevgiyle birlikte katı tutum varsa çocuk böyle durumlarda anneye babaya karşı çıkamıyor, direkt itiraz edemiyor çünkü sevdiğini biliyor. Ama ne yapıyor? Anne babanın çok önem verdiği konu nedir? Kilo almama ve güzel görünme konusu. Çocuk orada tepki alanı seçiyor. Çocuk anneyle yedin, yemedin şeklinde bir savaşa giriyor. Kimi zaman babayla da bu savaşı yaşayabiliyor. Ebeveyn çocuk savaşları oluyor.”
Sevginin doğru zamanda, doğru şekilde, doğru biçimde ve doğru dozda verilmesi önemli
Böyle durumlarda çocuğun kendi bireyselliğini ve bağımsızlığını varoluş anlamı olarak kattığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu bağımlılıkta olabiliyor bazen. Onun için sevgi önemli ama sevginin doğru şekilde, doğru zamanda, doğru biçimde ve doğru dozda verilmesi önemli. Doğru dozda verilmesi önemli. İçe içe olan sevgi su gibidir. Çok verilirse de bozarsınız. 2-3 kişilik sevgiyle büyütüyorsunuz, disiplini gevşek tutuyorsunuz, çocuk böyle durumlarda hiçbir şey yapmaz. Tamamen isyankar bir kişilik geliştirir.”uyarısında bulundu.
Çarpık beden algısında kişi kendini çirkin görür
Aneroksiya nervozanın iki tipi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Kısıtlayıcı tipte çarpık beden algısı vardır. Kendilerini zayıf görürler. Çirkin görürler, beden imaj algılarını çirkin görürler, bedenlerini beğenmezler ve kilo alma korkusu yaşarlar. Hayatlarının 60 dakikasından 50 dakikası bu konuyu düşünmekle geçer. Bu kişilerin beden kitle endeksi de düşüktür. Bu kişiler yemek yemeyi kısıtlarlar. Tek başına yemek yemeyi tercih ederler ki kimse karışmasın. Yemeklerini küçük küçük parçalara bölerek yerler. Küçük bir makarnayı bile bölerek yerler. Kalori hesabını çok yaparlar. Kalori yakmak için de aşırı spor yaparlar. İdrar söktürücü alırlar ya da müshil kullanırlar.” dedi.
Yeme bozuklukları arasında bir de bulimia nervoza olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bunda da tıkınırcasına yeme bozukluğu vardır. Abartılı bir şekilde yerler ve sonra da müthiş bir pişmanlık duyarlar. Tuvalete giderek kusarlar. Bu da beynin ödüle doymamasıyla ilgili ortaya çıkan bir durumdur. Onun için bağımlılığa ödül yetmezliği sendromu deniyor. Burada da kişide bu yeme duygusunu yönetememe vardır.”dedi.
Nöromodülasyon tedavileri uygulanıyor
Anoreksiya nervozada gerçeklik algısı bozulan kişinin yatarak tedavi edildiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu kişiler hastaneye yatırılıyor ve yeni tedavi yöntemleri uygulanıyor. Nöromodülasyon tedavisinde beynin derinliklerine uyarı verilerek kişinin açlık-toklukla ilgili alanları uyarılarak kişinin bozulan kimyasının düzeltilmesi hedefleniyor. Bir nevi beynin altyapısı düzenleniyor. Beynin özellikle estetik algılama ile ilgili alanlarına müdahale ediliyor. Türkçe’de Derin TMU tedavisi olarak adlandırılıyor.
Üç ayaklı tedavi uygulanıyor
Yeme bozukluklarının önlenmesi için aile bağları ve aile ilişkilerinin düzeltilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bazı annelerde narsisizmin puanı öyle yüksek oluyor ki yani egosu yüksek anneler bunlar. Sevgi var ama annede ego yüksek, narsist. Çocuğunu sanki çocuğu değil, uzvu gibi görüyor. Çocuğu köleleştirmiş. Çocukla anne arasında köle-efendi ilişkisi var. Böyle olunca da çocuk bireyselleşemiyor, özgürleşemiyor. Hastalığa sığınıyor çocuk.” dedi.
Bu gibi durumlarda ailenin tüm fertlerinin tedavi altına alındığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bütün aileyi ele alıyoruz. Onun için burada üç ayaklı tedavi diyoruz. Doktorların yapacağı var, hastamızın yapacağı var, bir de ailemizin yapacağı var. Aileyi de durumuyla yüzleştiriyoruz. Bu süreçlerin tümü zaman ve emek isteyen bir şey. Bu alandaki psikologların bu konuda deneyimli terapistler olması lazım.” dedi.
Yeme bozukluklarının ortaya çıkmasında medyanın da çok önemli rolü olduğunu söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Medyadaki bu mükemmel vücut algısı çocukları ve gençleri etkiliyor. Moda dergisini aşırı takip eden bir çocuğun anoreksiya olmaması çok zor. Kız ya da erkek olması fark etmiyor. ‘Mükemmel vücut budur’ diyor. Medya güzeliği fiziksel görünüme indirgiyor. Oysa insanı güzel yapan dış görüntüsü değil, sevimliliği, karakteri ve kişiliğidir. Bir insanı güzel yapan fiziksel görünümün payı yüzde 20’dir. Yüzde 80’i ise davranışları, huyu, karakteri, konuşması ve sohbetidir. Yani onun insani davranışlarıdır. Maalesef sadece görselliğin ve estetik algının kutsallaştırdığı bir çağda yaşıyoruz. Anne ve babalar da medyanın bu hastalığını satın alıyorlar.” diye konuştu.