Bebeğin sağlıklı olarak dünyaya gelmesi annenin de yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmesi için gebelik döneminde beslenme diğer dönemlerdeki beslenmeden çok daha önemlidir.
Bebeğin tek besin kaynağının annenin tükettiği besinler olduğunu hatırlatan Diyetisyen ve Fitoterapi Uzmanı Buket Ertaş, söz konusu dönemde yapılan beslenme hatalarına işaret ederek doğru beslenme üzerine önerilerde bulundu.
Gebelik şüphesiz her annenin yaşadığı eşsiz bir dönemdir. “İki canlı” olma içgüdüsü ve annelik dürtüsüyle her istenileni yemenin yanlış bir algı olduğunu dile getiren Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Diyetisyen ve Fitoterapi Uzmanı Buket Ertaş, “Gebeliğin henüz ilk aylarından itibaren anne adayları fazla kalori almaları gerektiğini düşünür. Bebeğinin ihtiyaçlarını karşılayamamaktan korkar. Ancak bu genellikle görülen bir durum değildir. İlk trimester dediğimiz gebeliğin ilk üç ayında annenin ekstra kalori almasına ihtiyaç yoktur. Normalde de sağlıklı ve düzenli beslenen bir anne adayı hayatına aynı şekilde devam edebilir. Bunun yanı sıra tabii ki hekim kontrolünde bebeğin gelişimi izlenmeli, beslenme uzmanından doğru beslenme eğitimi alınmalı ve hekimin verdiği takviyeler düzenli kullanılmalı” diye konuştu.
Annenin ekstra kalori ihtiyacı 4. aydan itibaren başladığı bilgisini veren Buket Ertaş, bebek gelişiminin hızlandığını ve annenin ihtiyaçları artmaya başladığını da vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü: “Ancak bu anne adayının her istediğini yiyebileceği anlamına da gelmez. Kalorinin nereden geldiği çok önemlidir. Esas meselenin doymak değil beslenmek olduğunun farkına varmak gerekir. İkinci trimester yani 4.-6. Aylar arasında annenin kalori ihtiyacı yaklaşık 300-350 kkal artar. Bu da yaklaşık ekstra 1 dilim ekmek, 1 dilim peynir, 1 porsiyon meyve, 1 kâse yoğurt tüketimine denk gelir. Üçüncü trimester yani gebeliğin son 3 ayında ise ekstra kalori ihtiyacı 450 kkal’dir. Bu dönem annenin ve bebeğin en çok kilo aldığı dönemdir. Risk yok ise hafif egzersizler ve sağlıklı gıda seçimlerinin en önemli olduğu dönemdir.”
Gebelikte sağlıklı beslenmek ve gerektiği kadar kilo alınmasını sağlamanın dünyaya gelecek olan bebeğin ileriki hayatında hastalıklarla savaşmasına katkı sunacağına işaret eden Uzm. Dyt. Buket Ertaş, gebelik döneminde yapılan beslenme hataları ve doğru davranış biçimlerinin nasıl olması gerektiği konusunda ise şu bilgileri verdi…
ŞEKERLİ VE PAKETLİ GIDALARIN TÜKETİMİ KESİNLİKLE SIFIRLANMALI
Rafine şeker tüketimi ile annenin kan şekerinde dalgalanmalar ve yükselmeler meydana gelebileceğini söyleyen Ertaş şu bilgileri verdi: “Şeker ve insülin dengesizlikleri bebeğin yüksek kan şekerine maruz kalmasına sebep olabilir. Bu da hem annenin diyabet riskini artırır, hem de bebeğin ileride veya doğumdan hemen sonra diyabete yakalanma riskini artırır.”
MEVSİM SEBZELERİ TÜKETİLMELİ
“Dondurulmuş veya konserve gıdalar bozulma riski açısından tüketirken dikkatli olmalı” diye konuşan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Özellikle kapağı şişmiş ve hava almış konserveler hemen atılmalı, her kavanoz ayrı ayrı kontrol edilmeli. Ayrıca saklama süresi ve koşulları besin kaybının yaşanmasına neden olabilir. En iyisi mevsiminde sebze ve meyveleri tercih edip riski en aza indirmektir” diye konuştu.
MEYVE MİKTARI KİŞİNİN İHTİYACINA GÖRE PLANLANMALI, FAZLASINDAN KAÇINILMALI
Sağlıklı olsa da meyve demek früktoz (meyve şekeri) demektir. Meyvelerin bol miktarda vitamin barındırdığını ancak aynı zamanda gereğinden fazla tüketildiğinde kan şekeri yüksekliğinin, göbek çevresi yağlanmasının başlıca nedeni olabileceğinin de altını çizen Ertaş, “Aynı zamanda gereksiz früktoz karaciğer yağlanmasının da baş düşmanıdır. Özellikle kan yapması için tüketilen kuru meyveler annenin diyabet riskini yükseltiyor olabilir” dedi.
BİTKİ ÇAYLARI VE İÇERİĞİ BİLİNMEYEN ÇAYLAR TÜKETİLMEMELİ
Uterus hareketlerini hızlandırmasında etkili olan, fitoöstrojenik etki gösteren bitkiler konusunda ekstra dikkatli olunmalıdır. Özellikle düşük tehdidi bulunan anne adaylarının içmek istediği her çayı hekimine danışması gerektiği uyarısında bulunan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, açık satılan veya kış çayı gibi farklı bitki karışımlarının tağşiş riski sebebiyle daha fazla risk taşıdığını aktardı.
AZ PİŞMİŞ ET VE İYİ YIKANMAMIŞ YEŞİLLİKLERE DİKKAT!
Patojen bakterilerden korunmak ve enfeksiyon riskinin önüne geçmenin bu dönemde oldukça önemli olduğunu hatırlatan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Bu risk sadece ette değil yumurta kabuğunda bile vardır. Yumurtaya dokunduktan sonra mutlaka elleri bol su ve sabunla yıkamak gerekir. Dışarda yemek yenilecek ise etin mutlaka iyi pişmiş olmasını söylemek gerekir. Mümkünse salata yerine iyi pişmiş sebze tercih edilmelidir” diye konuştu.
MEYVE SUYU VE HAMUR İŞİ AZ TÜKETİLMELİDİR
Gebelikte hızlı kilo artışının önüne geçilmesi gerektiğini hatırlatan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “fazla kilo almak ve gebelik diyabetinin oluşma riskini minimize edebilmek için evde sıkılmış olsa bile meyve suyunun, hamur işlerinin tüketimi sınırlandırılmalıdır” diye konuştu.
YOĞURT EVDE YAPILIYORSA AÇIK SATILAN SÜT YERİNE PASTÖRİZE EDİLMİŞ SÜT KULLANILMALIDIR
Pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinde brucella başta olmak üzere birçok patojenin barınma riski olduğunu ifade eden Ertaş, çiğ sütü evde kaynatmanın bazı patojenlerin öldürülmesinde etkili olmayabileceği uyarısında bulundu.
RENKLİ VE ÇEŞİTLİ BESLENMEYE ÖZEN GÖSTERİLMELİ
Sağlıklı olan her gıdaya sofrada yer vermenin önemli olduğunu vurgulayan Uzm. Dyt. Buket Ertaş, “Gün içerisindeki öğün dağılımları, haftalık yemek planlaması mutlaka farkındalıkla ve gıda çeşitliliği olacak şekilde yapılmalı. Bu sayede anne ve bebek için gerekli olan bütün vitamin ve minerallere erişilmiş olunacaktır. Tek yönlü beslenmenin malnutrisyona sebep olabileceği unutulmamalı” dedi.
YANLIŞ DİYET BESLENME EKSİKLİĞİNE SEBEP OLABİLİR
Gebelik döneminde doğru bir şekilde diyet yapılması gerektiğini belirten Ertaş, gebelikte yapılabilecek en doğru diyet listesi kişiye özel olmalı uyarısında bulunarak mutlaka bir uzmandan yardım alınması gerektiğini de önemle vurguladı.
22-23-24 Nisan’da Zorlu PSM’de çocuklara eğitici ve öğretici pek çok etkinlikle dokunan ve yüzlerinde tebessüme yola çıkan “Çocukların Festivali”, son buldu.
Bu yıl üçüncü kez düzenlenen Türkiye’nin ilk çocuk sanat, bilim ve eğlence festivali, 6 binden fazla ziyaretçinin katılımıyla keyif dolu anlara tanıklık etti.
0-3 ve 3-15 yaş arasındaki çocuklara yönelik bilim, sanat, oyun atölyelerinden oluşan “Çocukların Festivali”, üç gün boyunca minik misafirlerini yüz boyamadan pizza yapımına, ebru sanatından dramaya pek çok renkli etkinlikle ağırladı. Günler öncesinden biletleri tükenen festival, sosyal yardımlaşmanın en güzel örneklerinden birini göstererek biletlerden elde edilen gelirin bir kısmını Parıltı Derneği’ne bağışladı.
Çocukların gülüp eğlenmesini ve eğlenirken öğrenmesini önemseyen festivalde çocuklar, sosyal aktivitelerde yaşıtlarıyla tebessüm dolu zamanlar yaşadı. Kişisel becerilerini geliştiren, yeteneklerini keşfetmelerine yardımcı olan atölyelerde hem eğlenceli vakit geçiren hem de yeni şeyler öğrenen minik ziyaretçiler, dolu dolu üç gün geçirdikleri etkinliklerde heyecan ve mutluluğu bir arada yaşadı. Düşlerin gerçek olduğu “Çocukların Festivali”, yoğun ve yorucu bir eğitim programından uzaklaşıp doyasıya eğlenmek isteyen çocukların nefes aldığı atölye takvimleriyle keyifli üç günü geride bıraktı. Farklı konseptlerde hazırlanan atölyeler sayesinde geniş bir çocuk kitlesine hitap edilirken, kolektif etkinlikler sayesinde birliktelik ve sosyallik duygusu da ön plana çıkarıldı.
Festival boyunca çocuklara masallar anlatılıp, saksılara tohum ekildi, bilim atölyelerinde deney tüpleriyle tanışan çocuklar, maketler inşa etti. Seramiklerin boyandığı atölyelerin yanı sıra minik misafirler geleneksel sanatlarla tanıştı. Sanat atölyelerinde drama yapılan festivalde, teknoloji üzerine eğitici etkinliklere katılan çocuklar, boyama aktivitelerine dahil oldu. Kendi ayakkabılarını tasarlayan minik misafirler, kavanozdan akvaryum tasarlayıp, parçalarını birleştirdikleri ahşap oyuncakları boyadı.
“Sanatçı Buluşmaları” kapsamında festivalin son gününde; çocukların sevdiği karakter Kral Şakir’in yazarı Varol Yaşaroğlu, çocuklarla beraber karikatürler çizdi. Takı tasarımcısı Semra Ecer ve dokuma sanatçısı Fırat Neziroğlu’nun deneyimlerini çocuklarla paylaştıkları festivalde çocuklar farklı sanatlarla tanıştı. Festivalin kurucusu Tomru Dereköylü ile usta şef Mehmet Yalçınkaya’nın söyleşisinde son dönemlerde revaçta olan mutfak sanatları ve şeflik üzerine geleceğin şeflerine tavsiyelerde bulunuldu.
“Çocukların Festivali” Bu Yıl da Yoğun İlgi Gördü
Bu yıl üçüncü kez düzenlenen Türkiye’nin ilk çocuk sanat, bilim, eğlence festivali için biletler günler öncesinden tükendi. Üç gün boyunca 6 binden fazla ziyaretçi ağırlayan “Çocukların Festivali”, minik ziyaretçilerine unutamayacakları anlar yaşatarak binlerce çocuğa dokundu.
Luxury Stone ve Billionaire Furniture’un Kurucusu İç Mimar Merve Aycan, kızıyla birlikte 23 Nisan kutlaması için Antalya’nın yolunu tuttu.
Merve Aycan’ın kızı Sedef Erdi’nin de aralarında olduğu Performans Ritmik Cimnastik Okulu öğrencileri, Antalya’da küçükler kategorisinde yarıştı. 23 Nisan kapsamında düzenlenen Türkiye Cimnastik Federasyonu Yarışması’nda tüm Türkiye jimnastik okulları yer alarak farklı kategorilerde boy gösterirken katılımcılar Tarkan’ın “Geççek” şarkısıyla keyif dolu anlar yaşadı. Kızıyla gurur duyduğunu aktaran Aycan, tüm çocukların spora yönlendirilmesi gerektiğinin altını çizdi.
Milli bayramların bir toplumun kültürünün yeniden inşa edildiği törenler ve semboller olduğunu kaydeden Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplumu bir arada tutan değerler olan bayramların, toplumun kendini güvenli hissettiği alanlar oluşturduğunu kaydetti.
Milli bayramların toplumsal hafızayı taze tuttuğunu vurgulayan Tarhan, milli değerleri benimseyen çocuk yetiştirmenin de önemli olduğunu söyledi. Çocuğun psikolojik sağlamlığı için ailenin güçlendirilmesi gerektiğininin özellikle altını çizen Tarhan, ailenin zayıflamasının çocuk ruh sağlığına yapılacak en büyük kötülük olduğunu sözlerine ekledi.
Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile dünya genelinde çocuk ruh sağlığı alanında çalışmalar yürüten bilim insanlarının oluşturduğu uluslararası sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelerek ilan ettiği 23 Nisan Dünya Bebek, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Günü’ne ilişkin değerlendirmede bulundu.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın, 23 Nisan 1920’ de TBMM’nin açılmasının bir nevi, neşeyle ve alkışlarla karşılanmasıyla ilgili bir sevincin kurumsallaştırılması şeklinde Hâkimiyet-i Milliye bayramı olarak kabul edildiğini kaydeden Tarhan, 1981 yılında bayramın isminin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak değiştirildiğini söyledi.
Bu yıl 23 Nisan’da güzel bir gelişmenin de yaşandğını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bütün dünyada çocuk ruh sağlığı ile ilgili çalışmalar yürüten önemli derneklerin tavsiyesiyle 23 Nisan bütün dünyada küresel olarak Dünya Bebek, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Günü olarak da ilan edildi. Bu özel günün kutlanması önemli.” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Anne ve Bebek Ruh Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi’nde de anne ve bebek ruh sağlığına ilişkin önemli çalışmalar yürüttüğünün altını çizdi.
Toplumsal hafızanın taze tutulması önemli
Milli bayramların toplumsal hafızanın taze tutulması açısından önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Milli bayramlar kadar dini bayramlar da önemli. Bunlar toplumları bir arada tutan değerler bütünüdür. Bunlar törenlerdir ve sembollerdir. Toplumsal belleğin en önemli unsurlarıdır. Bireysel bellek nasıl çok önemliyse toplumsal bellek de çok önemlidir. Bireysel bellekte kişinin hafızası var. Kişinin CV’sini işe girerken alıp inceliyoruz. Özgeçmişine yani hikayesine bakıyoruz. Ondan sonra yaptıklarına bakıyoruz. Bir de gelecek projeksiyonuna bakıyoruz ve değerlendirip karar veriyoruz: ‘Bu kişi bu işe uygundur ya da değildir’ diyoruz.” dedi.
Bireysel bellekte olduğu gibi, toplumsal bellekte de aynı şeyin geçerli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bir toplumun geçmişi, özgeçmişi nedir? Mesela Kara Kuvvetlerimizin kuruluş tarihi 2500 yıl öncesine gidiyor. Polis Teşkilatının kuruluş tarihi 1700’e gidiyor. Çok köklü bir geçmişe sahibiz. Aslında kurumlarıyla çok önceden bu yana var. Olgunlaşıyor. Bu şekilde düşünmek lazım.”dedi.
Toplumu bir arada tutan değerler güven alanı oluşturuyor
Milli bayramların bir toplumun kültürlerini yeniden inşa edildiği törenler ve sembollerin olduğu durumlar olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Milli bayramlar bütün toplumu kucaklayacak bir şekilde olursa amacına hizmet etmiş olur. Toplumu bir arada tutan değerler vardır. Buna güven alanı deniyor. Toplumun güvenli olarak hissettiği bir alan oluşturuyor bu. Birlikte ortak sembollerin, törenlerin ve ortak zevklerin olduğu bir durum bu.” dedi.
Kültürel bellek geçmişimizle bağ kurar
Bireysel bellek ve toplumsal bellek gibi bir de kültürel bellek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Toplumsal bellek, şu an günlük hayatın içerisinde hepimizin yaşadığı çalışan bellektir ama kültürel bellek geçmişimizle bağlantı kuran bellektir. Geçmişimizdeki senaryoları alıyoruz. Bugünki yaşanan toplumsal bellekleri de alıyoruz ve kendi kültürümüzü geliştiriyoruz. Onun için bellek organik bir bütündür. Bireyde olduğu gibi toplumsal bellek de organiktir. Kültürel bellek de o organik bütünlüğün bir parçasıdır. Onun için kültürel bellek birden yukarıdan aşağıya böyle devrimle düzelmiyor. Evrimle değişiyor. Devrimle toplumun kültürünü değiştirmeye çalışmak toplumda kutuplaşmalara sebep oluyor. Yaşam tarzı farklılıklarına sebep oluyor. Bir de onu dayatan güç ve iktidara yakın olanlar destekliyor. Uzak olanlar ters kimlik geliştiriyor. Mesela bir ailede düşünün anne ve baba çocuklara yeni bir şey dayatsa iki çocuk kabul etseler diğerleri kabul etmese evde huzur olmaz. Onun için burada herkesi kucaklayacak bir gün olması önemlidir ve bunu hedeflemek gerekir. Bunun için de ortak ritüel olacak. Ortak törenler olacak. Ortak yaşantılar olacak.” dedi.
Bu şekilde ortak paylaşımlardan gelenek haline gelmiş kültürel belleğimizi oluşturan bayramlardan birinin de Nevruz Bayramı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “21 Mart’ta hepimiz çocukluğundan biliyoruz. Ateş yakıp üzerinden atlanırdı. Mesela soğan ve yumurta pişirilirdi. Bunlar Orta Asya’dan gelen gelenekler. Bayramlar da bu törenlerdendir. Bayram kelimesinin Türkler arasında ne anlama geldiği hakkında Kaşgarlı Mahmud eserinde bilgiler verir. Bayram kelimesinin karşılığında “Bedhrem” kelimesini kullanıyor. Neşeli gün anlamına geliyor. Yani aslında milli bayram demek somut mekân ve zamanla ilgili bir şey değil. Aynı zamanda soyut bir kavramla ilgili.” dedi.
Geçmişten gelen hayat senaryolarını bugüne uyarlamalıyız
Bayramların aynı zamanda kimlik inşasıyla da ilgili olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İki kişi evleniyor. Her ikisinin de yaşadığı aile ortamıyla ilgili olarak hayat senaryoları var. Annesiyle babasıyla ve kardeşleriyle ilgili her ikisinin de var. İkisi bir araya geldiği zaman yeni bir aile oluyorlar. Güvenli bir alan oluşuyor. Yeni bir soyut kimlik oluşuyor. Geçmişten gelen hayat senaryolarımızı alıp bugüne getirip uyarlamazsak ‘Aynısı olacak. Benim babam böyle bir insandı, sen de böyle davran. Annem de böyle bir insan, sen de öyle davran’ diye diretirsek o evlilik yürümez. O halde ne olacak? Bireysel belleğimizde olduğu gibi geçmiş senaryolarımızı alıp bugünkü hayatta bunu yaşarken değiştirmemiz gerekiyor çünkü aktörler değişti. Anne yerine bir de kayınvalide geldi. Kayınpeder geldi. Abi kardeş değişti. Aslında bunu zenginleşme olarak görürseniz ortak bir kimlik oluşturabilirsiniz.” dedi.
Kişide zihinsel esneklik varsa kişinin geçmişindeki kültürel birikimleri getirip bugündeki duruma göre yeniden hayat senaryosu yazabileceğini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu durum kişinin gelişmişlik düzeyiyle ve olgunlaşmışlık düzeyiyle de ilgilidir. Öyle olursa da aslında ortak bir güvenlik alanı oluştururlar, ortak bir kimlik oluştururlar. Geçmişimizi yok saydığımız zaman geçmişi arama ihtiyacı hissediyoruz. Bir insanı ıssız bir adaya götürüp ‘Senin bütün geçmişini siliyoruz’ derseniz kişi kendine bir geçmiş uydurmak zorundadır. Efsaneler uydurur, hikâyeler uydurur vs. kendine bir geçmiş inşa eder. Geçmişi inşa etmezse bugünü oluşturamaz.” dedi.
Kültürel bellek canlı ve dinamiktir
Kültürel belleğin canlı ve dinamik olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Sosyolojik evrelere bırakmak ve sosyolojik fazlara bırakmak gerekiyor. Sosyolojik fazlar da 30, 60, 90 sene gibi fazlar halindedir. Toplumun dilini kaldırarak, mezar taşlarını yok ederek, yıkarak o toplumun kültürünü değiştirmeye çalışmak politikaları tarihte hiç tutmamıştır. Bizde de şu anda oldu. Toplumda kırılmalara sebep oldu. Bu nedenle toplumun yeniden inşası için bu bayramları birleştirici, kucaklayıcı ortak kültürel değerler üzerine inşa etmenin formülünü bulmamız gerekiyor. Toplum olarak da bu sosyal politikaları belirleyen olarak da sadece somut mekân, zaman ilişkisine bağlamamak gerekiyor. Soyut kimlik inşasında da bunu önemli olarak görmek lazım. Örneğin Japonlar Hiroşima’yı genç kuşaklara anlatıyor. İlkokul çocuklarını oraya götürüyorlar. ‘Atalarımız bizim için fedakârlıklara katlandı.’ diyorlar. Gençlerin daha çok çalışmaları ve daha çok sorumluluk almaları için kimlik inşasında kullanıyorlar.”dedi.
Tarih ve geçmiş bilincinin önemi anlaşıldı
Kendi öğrencilik yıllarımda Çanakkale isminin bile doğru dürüst anılmadığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “70’li yıllarda bir askeri hekim olarak biliyorum. Sadece askeri okullarda vardı. Kuleli Askeri Lisesinde o dönemde Çanakkale’de İstiklal Marşını söyleyen ünlü bir şarkıcı vardı. Onu getirtmişti okul komutanı. Asker oldukları için o ruhu onlar daha çok fark ediyorlardı. Çanakkale’nin ruhunu canlı tutmanın ne kadar önemli olduğunu askerler daha iyi biliyorlar, anlıyorlar. Şimdi çok şükür o bilinç oluştu. O ruh canlandırılıyor, anlatılıyor. Çocuklarımızın kültür inşası çok çok daha önemli. Kurtuluş savaşının en önemli geçişi 18 Mart Çanakkale Zaferidir. Çanakkale Zaferi olmazsa Kurtuluş savaşını yapamazdı toplum. Onun verdiği motivasyonla bir nevi yeniden canlanma oldu. Çanakkale Zaferi ciddi bir kırılma noktasıdır ve onu canlı tutmak çok önemlidir.” diye konuştu.
Pandemi sürecinden en çok çocuklar ve ergenler etkilendi
Bu yıl ilan edilen 23 Nisan Dünya Bebek, Çocuk Ergen Ruh Sağlığı Günü’nün önemine de işaret eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu önemli günü biraz da Covid pandemisine borçluyuz. Covid pandemisi yeni başladığında yaptığımız test ve araştırmalar sonucuna göre 65 yaş üstü kişilerin daha çok etkileneceğini bekliyorduk. Fakat öyle olmadı. İlginçtir çocuk ve ergenler daha çok etkilendi. 65 yaş üstünü de tabii etkiledi Alzheimer arttı ama bir şekilde onlar kendi kültürel birikimleriyle dayanabildiler. Ancak çocuk ve ergenlerdeki o sosyal izolasyon, sosyal temas azlığı, ciddi bir şekilde internette yoğun temas içinde olmaları, o yoğun sanal gerçeklik içinde olmaları, onları travmaya açık hale getirdi. Kırılgan hale getirdi. O nedenle onlarda post pandemik olgunlaşma ve post pandemik büyüme sürecine öncelik vermek gerekiyordu. O nedenle dünyada çocuk ruh sağlığı alanında çalışan kuruluşlar, böyle bir ihtiyaç hissettiler ve bu günü seçtiler. Bu özel gün için 23 Nisan’ın seçilmesi de Türkiye için övgüye layık bir durum tabii ki. Sevinilecek bir şeydir.” dedi.
Çocukluğun ilk yıllarında çocuğun anneyle etkileşimi çok önemli
Bebek ve çocuk ruh sağlığında 0-3 yaş ya da 0-6 yaş döneminin çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu dönemde çocuğun anne, baba ya da anne yerine geçen kişi ile etkileşimi çok önemli. Çocuk hayatı öğrenmeye çalışırken karar verirken, hayaller kurarken ya da bir şeyler yaparken yan gözüyle anneye ve babaya bakar. Bundan sonra çocuk hayata karşı yatırımlara başlar, adımlarını atar, bir şeyler öğrenmeye çalışır.”dedi.
Milli kimliğini koruyarak dünya vatandaşı olmayı öğretmek gerekiyor
23 Nisan Dünya Bebek, Çocuk Ergen Ruh Sağlığı Günü’nün böylesine önemli bir milli güne denk gelmesinin de önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuğun büyüme sürecinde toplumsal kültürel değerleri öğrenmesi de önemli. Çocukları kendi kültürel değerlerimize uygun yetiştirebilmemiz çok önemli. Ben kalarak biz olmak yani çocuğa kendi milli kimliğini koruyarak dünya vatandaşı olmayı çocuğumuza öğretmemiz gerekiyor. Milli kimliğini korumadan dünya vatandaşı olmaya çalışırsan, yetiştiriyoruz, Almanya’ya, Amerika’ya gidiyor. Oradaki ekonomiye hizmet ediyor. Beyin göçüne sebep oluyoruz. Beyin göçüne sebep olmamak için milli çocuk yetiştirmemiz gerekiyor. Milli değerleri benimseyen çocuk yetiştirmemiz gerekiyor. Çocuğun gelişen ve çalışan belleğine kendi kültürel değerlerimizi, cumhuriyetin bize kattığı ve kazandırdığı değerleri ve gelecek vizyonunu yerleştirmek gerekiyor. Çocuklarımızın bir elinde milli değerler diğerinde bilgisayar ve teknoloji olmalı.” dedi.
Çocukların psikolojik sağlamlığı için aile güçlendirilmeli
Çocuklarda psikolojik sağlamlığın güçlendirilmesine yönelik tavsiyelerde de bulunan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocuk ruh sağlığı, bütün dünyanın en önemli ve öncelikli meselesi haline geldi. Çünkü çocuklar arasında şiddet arttı. Okullarda şiddet arttı. Birçok okul reddi vakaları arttı. Bütün bunlarla mücadelede çocukların ilk öğretmeni olan annesi ve o çocukların ilk yetiştirildiği yuva olan ailenin güçlendirilmesi çok ön plana çıkıyor. Ailenin zayıflaması, çocuk ruh sağlığına yapılacak en büyük kötülük.” dedi.
Ailede mutlu çocuk yetiştirecek atmosfer oluşturulmalı
Bu önemli günde aile kavramının ele alınıp aileyi de güçlendirecek şekilde önerilerde bulunulmasının önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Ailenin güvenli bir alan olmadığı ortamda çocuk mutlu olamaz ki. Çocuğun mutlu olmadığı, huzurlu olmadığı dünyada çocuk ne olur? Çocuk mutluluğu, huzuru internet dünyasında arar, yanlış arkadaşlık ilişkilerinde arar, maddede arar. O yüzden ne yapıp ne edip çocuğa evde huzurlu ve mutlu bir ortam sağlamaya başarabilmek lazım. Nasıl ki bahçemizde güzel çiçekler yetişmesini istiyorsak iyi bir altyapı oluşturmamız lazım. Güneş ve suyuna dikkat etmemiz lazım. Yani iklimini oluşturmamız lazım. Bir ailede de mutlu çocuk yetiştirecek atmosfer oluşturmak gerekiyor. Anne iyi bir iş kadını olabilir ya da baba iyi bir iş adamı olabilir ama iyi bir çocuk yetiştirmek bunlardan daha önemsiz değil. Bütün anne ve babalar iyi bir çocuk yetiştirmenin en büyük yatırım olduğunu önemsemelidir.” diye konuştu.
Anne adayları hamilelik haberini aldığı zaman hem heyecanlı hem mutlu bir döneme giriyor. Ortalama 40 haftalık yolculuğun başlamasıyla birlikte hemen hemen pek çok gebe gerek internetten gerek çevresinden hamilelik sürecine ilişkin bilgiler alıyor.
Op.Dr.Şakir Volkan Erdoğan
Ancak uzmanından alınmayan kulaktan dolma bilgiler zaman zaman yanlış da olabiliyor ve hamilelik ile doğum sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Şakir Volkan Erdoğan, gebelikte doğru bilinen yanlışlar hakkında bilgi verdi.
Gelişen teknoloji ve iletişim çağı ile birlikte her bilgiye ulaşmak çok kolaylaşmışken beraberinde getirdiği sorun hangi bilginin doğru hangi bilginin yanlış olduğu konusudur. Pek çok anne adayı da bazen bu bilgi kirliliği içinde stres yaşayabilmektedir. Gebelik sürecinde; gerek hormonların, gerekse anne olmanın verdiği sorumluluk ile anne adaylarının kafaları duyulan yanlış bilgilerle karışabilmektedir. Bu bilgiler her ne kadar masum gibi görünse de, hem gebenin konforunu bozmakta hem de strese yol açmaktadır.
Bu mitler şöyle sıralanabilmektedir:
“Her gebe tüm hamilelik boyunca en çok 7-9 kilo arasında almalıdır”: Genellikle gebe bir kadın hamilelik dönemini 8-12 kilo alır diye ortalama bir rakam vardır. Ancak gebelik döneminde alınan kilolar gebelik öncesi kadının kilosuna uygun olmalıdır; örneğin kilolu bir anne adayı ile zayıf bir anne adayının alması gereken kilo aynı olmamalıdır. Kilo alımı her kadına göre farklılık gösterebilir. Hamilelikte doktor kontrolünde kilo dengesinin doğru ayarlanması önemlidir.
“Midesi bulanmayanın erkek çocuğu olur”: Bilimsel olarak kız bebeklerin anne adayında daha fazla bulantı yaptığı yönünde bazı çalışmalar bulunmaktadır ancak bulantı olmayan her anne adayının çocuğu erkek doğmamaktadır.
“Gebe saç kestirirse bebeğin ömrü kısa olur”: Hamile kadınların saç kestirmesinde bir sakınca yoktur. Saç boyama konusunda ise dikkat edilmesi gereken tek konu boyadaki kimyasal maddelerdir. Bu nedenle saç boyası 12 haftaya kadar yapılmamalıdır.
“Bir gebe kollarını havaya kaldırırsa bebeğin kordonu boynuna dolanır”: Bu da yanlış bir bilgidir. Hamilelerin yaptığı hareketle kordon dolanması gibi bir durum söz konusu değildir. Bilimsel araştırmalara göre uzun kordonu olan bebeklerde kordon dolanması görülmektedir. Bu durum gebenin hareketine bağlı değildir.
“Hurma yemek düşüğe sebep olur”: Gebelikte hurmanın doğumu başlattığına dair birçok çalışma mevcuttur. Yapılan çalışmalar genelde doğuma yakın dönemde düzenli hurma yenmesi ile ilişkilidir. Araştırmalara göre hurma doğumu başlatmakta etkili bir besindir. Yiyeceklerle ilgili olarak gebeliğe ilişkin söylenebilecek tek şey hiçbir besinin abartılı tüketilmemesi gerektiğidir.
“Bir hamile istediği besini yemezse, bebekte o besinin izi çıkar”: Gebelik boyunca her istenen şey tüketilmez. Örneğin sakatat, ağır metal ihtiva eden deniz canlıları, çiğ süt, çiğ et, çiğ balık ürünleri, sushi gibi besinler tüketilmemelidir. Bu tür gıdaların tüketilmemesi bebekte bir iz oluşturmaz ancak ciddi nöronal ve fiziksel hasarlara neden olabilmektedir.
“Hamile kadın spor yapamaz”: Gebenin çevresindeki kişiler tarafından en sık dile getirilen konulardan biri de anne adayının eğilmemesi, bir yere uzanmaması, koşmaması, dans etmemesi gerektiğidir. Rutin ve iyi giden bir gebelikte hareket kısıtlaması önerilmemektedir. Genetik olarak sağlıklı ve takiplerinde bir patoloji görülmeyen bir bebek için hareket etmenin sorun oluşturmayacağı bilinmektedir. Riskli gebeliği olan kadınlara da her hareket önerilmez. Genel anlamda dikkat edilmesi gereken gebeliğin ileri haftalarında, özellikle doğuma yakın ağır sporların yapılmasından kaçınılması gerektiğidir.
“Gebelikte vajinal muayene düşüğe neden olur ya da doğumu başlatır”: Bu bilgi anne adaylarının çok fazla dile getirdiği, jinekoloji uzmanlarının çok sık karşılaştığı bir konudur. Hatta pek çok anne adayı, anne ve bebek hayatının riskli olduğu durumlarda bile vajinal muayene konusunda direnç göstermektedir. Bu bilgi kesinlikle doğru değildir. Vajinal muayene bebeğe ya da anneye zarar vermemektedir, doğumu başlatmamaktadır.
“Gebelikte cinsel ilişki bebeğe zarar verir”: Cinsel ilişki bebeğe zarar vermez. Fakat vücudumuzun ürettiği prostoglandin maddesi rahim ağzının açılmasına ve kasılmalara neden olan bir maddedir ve bu madde erkek menisinde de bulunmaktadır. Bununla birlikte yapılan çalışmalarda cinsel ilişki ile doğum olayının başladığına dair bir kanıt bulunamamıştır. Bu veriler ışığında güncel bilgimiz cinsel ilişkinin hamileliğe zarar vermeyeceği yönündedir. Ancak gebelikte cinsel ilişki dönemleri konusunda mutlaka doktora danışılmalıdır.
“Doğum için acı eşiği yüksek olmayan doğum yapamaz”: Doğum, acı eşiği ile ilgili değil, kadın olmak, anne olmayı istemek ve neslin devamını sağlamak ile ilgilidir. Acı eşiği yüksek insanlar tabi ki de acıyı daha az hissedeceklerdir ama bunun doğurabilmek ile ilgisi yoktur.
“8 aydan küçük doğan bebek yaşamaz”: Gelişen tıp ve teknoloji ile günümüzde 22-24 hafta üzerindeki; 500 gr ve üzeri bebekler yaşayabilmektedir. Tabi ki bebek anne karnında ne kadar kalırsa ileride sağlıklı yaşama oranı o kadar artar. Erken haftada doğum, bebeğin kuvözde kalacağı süreyi ve bakım ihtiyacını artırmaktadır.
“Mide ekşimesi bebeğin saçlarıyla ilgilidir”: Gebelik sürecinde anne adayında bir takım fizyolojik değişiklikler meydana gelmektedir. Bunlardan bir tanesi de mide içeriğinin özellikle ilerleyen gebelik haftaları ile yemek borusuna geri kaçması durumudur. Reflü adı verilen bu durumda yemek borusunun mideye girdiği yerde yanma ve ekşime hissi olur; bebeğin saçları ile ilgisi yoktur.
Mevsim geçişlerinde değişen havanın etkisiyle zaman zaman daha çabuk yoruluyor, daha halsiz hissediyor ve ihtiyacımız olan enerjiyi kendimizde bulamıyoruz.
Uzmanlar tarafından özellikle bahar aylarında önerilen magnezyum desteği, yorgunluğun ve bitkinliğin azalmasına, normal enerji oluşum metabolizmasına, normal kas fonksiyonuna katkıda bulunuyor.
Magnezyum Gliserofosfat formunun farkı
Magnezyum Gliserofosfat formu diğer magnezyum tuzlarına göre daha fazla elementer magnezyum içermesi ile ayrışıyor. İngiltere Ulusal Sağlık ve Klinik Mükemmellik Enstitüsü NICE (National Institute for Health and Care Excellence) tarafından da magnezyum gliserofosfat formunun, magnezyum eksikliklerini önlemede etkili olduğu belirtiliyor. Diğer magnezyum tuzlarından daha yüksek emilime sahip olan magnezyum gliserofosfat, bu sayede magnezyumun diyare gibi bilindik yan etki riskini düşürüyor.
Zade Vital Magnezyum Forte Gliserofosfat, her gün bir saşe ile günlük ihtiyacı karşılıyor
Sağlıklı yaşam destekçisi Zade Vital’in özel olarak geliştirdiği Magnezyum Forte, her gün bir saşe ile uzmanlar tarafından önerilen magnezyum ihtiyacını yüksek standartlarda karşılıyor. Tek kullanımlık paketleriyle pratik ve hijyenik tüketim sağlayan Zade Vital Magnezyum Gliserofosfat Saşe, günün her saati her yerde magnezyum takviyenizi yanınızda taşıma kolaylığı sunuyor. Özel toz formu sayesinde hızlı çözünen ve düşük yan etki potansiyeline sahip Zade Vital Magnezyum Forte, tekrarlı magnezyum eksikliklerini önlemede etki gösteriyor.
Her bir saşesinde 250mg magnezyum içeren Zade Vital Magnezyum Forte; koruyucu, renklendirici, tatlandırıcı, şeker ve aroma içermiyor. Vegan ve vejetaryenler tarafından da kullanılabilecek ürün, Helal ve Koşer sertifikalarına da sahip. Zade Vital Tesisleri’nde uluslararası GMP standartlarında üretilen Zade Vital Magnezyum Forte, 20 günlük kullanım paketleriyle eczanelerde sunuluyor.
Uzmanlar tarafından özellikle bahar aylarında önerilen magnezyum desteği ayrıca normal enerji oluşum metabolizmasına, elektrolit dengesinin sürdürülmesine, normal kemiklerin ve dişlerin korunmasına katkıda bulunuyor.
0-3 ve 3-15 yaş grubundaki çocuklara ve ebeveynlerine hem eğlenceli hem de öğretici aktiviteler sunan “Çocukların Festivali”, 22 Nisan’da minik misafirlerini ağırlamaya başladı. Festival, 22-23-24 Nisan tarihlerinde Zorlu PSM’de ziyaret edilebilecek.
Türkiye’nin ilk çocuk sanat, bilim, eğlence festivali olan “Çocukların Festivali”, çocuklar ve ebeveynlerine dopdolu bir atölye ve etkinlik programı sunmaya başladı. 22 Nisan’da başlayan ve üç gün boyunca Zorlu PSM’de minik ziyaretçilerini ağırlayacak olan festivalde çocukları, kendilerine özel olarak hazırlanan atölyelerde eğlenceli ve sanatsal etkinliklerin yanı sıra yeteneklerini keşfedebilecekleri deneyimsel aktiviteler bekliyor.
Bu yıl üçüncü kez gerçekleştirilen festivalde, 0-3 ve 3-15 yaş arasındaki çocuklar renkli ve yaratıcı dünyalarına seslenen etkinliklerde hem eğleniyor hem de öğreniyor. Festivaldeki etkinlikler kapsamında; kilden heykel yapan çocuklar, tohumları kendi yaptıkları saksılara ekiyor, bilim atölyelerindeki tüplerde deney yapıyor, resim ve boyama atölyelerinde hayal dünyalarını resmediyor, hikaye dinliyor ve diledikleri gibi dans edebiliyor. Piyanonun tuşlarında ahengini bulan minik parmaklar, pizzalarını kendileri yapıp afiyetle yiyor. Baterinin başında müziğin ritmine kendini kaptıran minikler, kavanoza bir deniz alemi kurup, asalarıyla sihirli dünyanın kapılarını aralıyor. Çocukların gelişimlerine katkı sunan ve el becerilerini geliştiren, yeteneklerini ortaya koyan aktiviteler çocuklara unutamayacakları anlar yaşatıyor.
Festival Üç Gün Boyunca Devam Edecek
“Çocukların Festivali”nde eğitici ve öğretici atölyelerin yanı sıra sahne gösterileri, tiyatrolar, söyleşiler ve sanatçı buluşmaları da yer alıyor. Resim, heykel, eğlence bandosu, dans, yemek, tasarım, müzik, ebru sanatı, animasyon, tiyatro, karikatür, illüzyon, kodlama, dijital sanat gibi geniş yelpazedeki etkinlikler sayesinde geniş bir çocuk kitlesine hitap ediliyor. Çocukların özgüvenlerine, zihinsel ve bedensel gelişimlerine katkı sunan çok sayıda aktivite 24 Nisan akşamına kadar Zorlu PSM’de çocukları bekliyor.
Eğlenceli ve öğretici vurgusunun yapıldığı atölyelerde çocuklara unutamayacakları üç gün yaşatmayı hedefleyen “Çocukların Festivali” için biletler Passo’dan temin edilebilir.
Ülkemizde her 100 bin kişiden ortalama 5’inde görülen gırtlak kanseri, gırtlağın iç yüzeyini döşeyen hücrelerin kontrolsüzce çoğalarak tümör halini alması sonucu oluşuyor.
Sigara ve alkol kullanımının en önemli risk faktörü olduğu gırtlak kanseri genellikle 40 yaş ve üzerinde görülse de nadiren 30 yaş altındaki de kişilerde de oluşabiliyor. Tüm kanser türlerinde olduğu gibi gırtlak kanserinde de erken tanı büyük önem taşıyor. Zira, erken teşhis edilen hastaların gırtlak kanserinden tümüyle kurtulma şansları çok yüksek oluyor.
Prof.Dr.Nazım Korkut
Üstelik hastalık yayılmadığı için organın sadece küçük bir kısmının çıkartılması yeterli geliyor ve bu sayede hastanın ‘sesi’ de korunabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut,gırtlak kanserinin en yaygın görülen erken belirtisinin ses kısıklığı olduğuna işaret ederek, “Bu nedenle 15 günden fazla ses kısıklığında zaman kaybetmeden bir kulak burun ve boğaz hastalıkları uzmanına başvurulmalıdır.
Özellikle gırtlağın üst kısmından kaynaklanan kanserlerde ise erken dönemde, ses kısıklığı yapmadan gelişen boğaz ağrısı da bir başka önemli belirtilerindendir. Bu tabloya kulak ağrısı da eşlik edebilmektedir. Dolayısıyla başka bir neden olmaksızın oluşan boğaz ve kulak ağrılarının da yakından incelenmesi erken teşhis açısından son derece önem taşımaktadır” diyor.
Gırtlak kanserinin belirtilerine dikkat!
Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, gırtlak kanserinin belirtilerini şöyle sıralıyor:
15 günden fazla süren ses kısıklığı
Ses kısıklığı olmadan gelişen boğaz ağrısı
Boğaz ağrısına eşlik eden kulak ağrısı
Boğazda takılma hissi
Boyun bölgesinde oluşan şişlik
Nefes darlığı, yutma güçlüğü, öksürük ve kanlı balgam
Sigara riski 20 kat artırıyor!
Sigara ve diğer tütün ürünleri gırtlak kanserinin nedenleri arasında ilk sırada yer alıyor. Öyle ki sigara tüketimi gırtlak kanseri riskini neredeyse 20 kat artırıyor. “Buradaki en önemli nokta, günlük tüketilen sigara miktarı ve kullanım süresidir. Özellikle günde 3 paket üzeri tüketimde gırtlak kanseri riski çok artıyor” uyarısında bulunan Prof. Dr. Nazım Korkut, diğer risk faktörlerini şöyle sıralıyor: “Alkol kullanımı da gırtlak kanserinin önemli bir risk faktörüdür. Sigara ve tütün ürünleriyle birlikte tüketilmesi riski çok daha fazla artırıyor. Bunların yanı sıra petro-kimya, boya sanayi, ağaç işleri ve mobilya sanayi gibi bazı meslek gruplarında gırtlak kanseri görülme sıklığı toplumun diğer kesimlerine göre daha fazla oluyor. Bu nedenle riskli meslek gruplarında ortamın havalandırılması ve koruyucu maske gibi önlemler yaşamsal öneme sahip. Yine son yıllarda gastroözofageal reflü hastalarında da gırtlak kanseri görülme sıklığı artıyor. Bir başka risk faktörü ise HPV, yani insan papilloma virüsüdür. Dolayısıyla kansere zemin hazırlayan reflü ve HPV gibi sağlık sorunlarının da mutlaka tedavi edilmeleri gerekiyor”
Lazer yöntemiyle ‘kesiksiz’ tedavi!
Gırtlak kanseri tedavisi mümkün olan bir hastalık. Öyle ki erken evrede yakalandığında hastalarda tam şifa sağlanabiliyor. Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nazım Korkut, tedavide ameliyat, radyoterapi ve daha az oranda kemoterapi olmak üzere üç seçeneğin olduğunu belirterek, “Günümüzde erken evre cerrahi tedavide, lazer yöntemiyle, geçici bile olsa boğazda herhangi bir delik (trakeostomi) açılmadan, hastalıklı bölge ağız içinden çalışılarak tümüyle çıkartılabiliyor. Bu günübirlik veya hastanede bir gece kalmanın yeterli olduğu modern bir yöntemdir. Aynı işlem klasik açık teknikle de yapılabiliyor. Bu durumda solunum yolununemniyeti için hastanın boğazına birkaç günlüğüne delik açılıyor” diyor.
İleri evrede ‘ses protezi’ fayda sağlıyor!
Gırtlak kanserinde hastaları kaygılandıran en önemli noktalardan biri ise seslerini kaybetme riskleri! Gırtlak kanseri erken teşhis edildiğinde hastanın sesi korunabilirken,hastalık ilerledikçe gırtlaktan daha fazla doku çıkartılacağı için ses hiçbir zaman orijinal haline kavuşamıyor. Ancak hasta normal yaşamına mevcut sesiyle de rahatlıkla devam edebiliyor. Daha ileri hastalık tablosunda ise gırtlağın tamamı çıkartılmak zorunda kalınıyor ve hasta ömür boyu boğazında bir delik (trakeostomi) ile yaşıyor. İleri evredeki bu hastalara gerekli görüldüğü takdirde ameliyat sonrasında radyoterapi ve kemoterapi de uygulanıyor. Gırtlağın tamamının çıkartıldığı hastalardaki en önemli sorunun konuşamamak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nazım Korkut, “Bunun için özel eğitimle yemek borusu sesi çıkartılabiliyor, fakat başarı oranı düşük oluyor. Güncel olarak ve çok sık kullanılan diğer yöntem ise geriye kalan soluk borusu ile yemek borusu arasına ses protezi takılmasıdır. Gırtlağından yoksun kalan tüm hastalar ses protezi ile konuşabiliyorlar. Hastalar bu şekilde rahatlıkla iletişim kurabiliyor, arzu edenler mesleklerine devam edebiliyorlar” bilgisini veriyor.
Normal doğumun yaygınlaşmasında ebelik mesleğinin önemli bir yeri olduğunu belirten uzmanlar, ebelerin gebelik öncesi ve sonrasını kapsayan süreçte çiftlerin bilinçlenmesindeki rollerine dikkat çekiyor.
Doğum da dahil gebelik sürecinde çiftin doğru kararları almasında bilgilendirmenin önemini vurgulayan uzmanlar, “Doğuma hazırlık eğitiminde hedef; çiftleri ve özellikle anne adaylarını, doğum ve doğum sonrası yaşanılan süreç hakkında doğru bilgi edinmelerini sağlamaktır. Bu eğitimler çiftlerin gebelik ve doğum yolculuğunu sırasında doğru kararlar almalarına yardımcı olacaktır.” dedi. Uzmanlar doğum korkusunun azaltılmasında hazırlık eğitimlerinin önemli olduğunun da altını çiziyor.
Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ebelik Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, 21-28 Nisan Ebeler Haftası dolayısıyla yaptığı açıklamada ebelerin doğum sürecindeki rollerine ilişkin değerlendirmede bulundu.
Her doğum benzersiz, biricik ve özeldir…
Doğum sürecinin, kadının yaşam evreleri içerisinde doğurganlık çağı içerisinde yaşadığı belki de en önemli olaylardan birisi olduğunu kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Kadının yaşamı boyu gerçekleşen doğal bir sürecin parçasıdır doğum. Gebelik ve ardından devam eden doğum eylemi çoğunlukla fizyolojik akışında gerçekleşen bir yolculuktur. Her bir doğum yeni bir başlangıçtır. Unutulmaması gereken her kadının kendisinin biricik ve tek olması gibi doğumu da benzersiz, biricik ve özel bir olaydır. Hatta bir kadının 2. ve 3. doğumları bile farklı olabilmektedir. Bu nedenlerle doğum eylemi eşsiz bir deneyimdir.” dedi.
Dr. Esencan, normal doğumun olağan bir durum olduğunu belirterek “Müdahale olmadan doğal güçler yardımı ile canlı bebek ve eklerinin vajinal yoldan çıkarak, hava ile temasının sağlanması” olarak tanımlanabileceğini söyledi. Esencan, doğum tanımlaması yapılırken “normal doğum” yerine “vajinal doğum” adlandırmasının özünde daha doğru bir yaklaşım olduğunu da söyledi.
Gebelik öncesinden başlayarak eğitim verirler
Normal doğumun yaygınlaşmasında ebelik mesleğinin önemini vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Ebelik; evlilik öncesi, gebelik öncesi, gebelik ve doğum sonu konularında danışmanlık sağlayan oldukça kapsamlı bir meslek grubudur. Ebeler bu hizmetlerin her aşamasını yürütebilecek donanıma sahip sağlık profesyonelleridir. Ebelerin primer görevleri içerisinde gebelik öncesi ve doğum öncesi danışmanlık, yapılması gereken muayeneler ve bunların planlanması ile birlikte hizmetlerin yürütülmesi yer almaktadır.” dedi.
Çiftlerin doğru kararı almasına yardım ederler
Normal doğumun yaygınlaşmasında ebelik mesleğinin önemini vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Ebeler normal doğumun yaygınlaşması kapsamında çiftlerin bilgi düzeylerine uygun gereksinimleri ön planda tutarak gerekli eğitim ve danışmanlık hizmetini sunmalıdır. Çiftlere uygun eğitimler planlama ve uygulama sağlanırken, ebeler bu eğitimler ışığında çiftlerin doğru karar almasında yardımcı olmalıdır.” dedi.
Gebelik sürecinde takip önemlidir
Gebelik sürecinin her kadın için kendine özgü bir dönem olduğunu kaydeden, normal doğumun yaygınlaşmasında ebelik mesleğinin önemini vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Gebelik ile birçok fiziksel, emosyonel ve psikolojik değişimler kadın hayatını primer olarak etkilemektedir. Fertilizasyonun (döllenmenin) gerçekleşmesiyle oluşan gebelik ile kadın vücudunda fizyolojik, anatomik ve psikolojik birçok değişim meydana gelmektedir. Gebelik dönemi boyunca devam eden bu değişiklikler anne ve bebeğin sağlık takibi açısından yakın izlem yapılması gereken ve doğumun başlangıç evresine kadar devam eden bir süreçtir. Gebelik süreci boyunca anne ve bebeğin sağlığını koruma ve geliştirme kapsamında ebelerin vereceği bakımın doğum şekli üzerinde de etkisi büyüktür.” diye konuştu.
Bilinçli doğum fırsatı sunulmalı…
Doğum öncesi eğitimlerin planlanması ve uygulamasının yaygınlaştırılarak doğum süreci hakkında anne adaylarının ebeler tarafından bilgilendirildiğini kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Böylece ebeler, gebeleri eğitimlere yönlendirerek bilinçli doğum fırsatını kadınlara sunmaktadır. Doğuma hazırlık eğitiminde hedef; çiftleri ve özellikle anne adaylarını, doğum ve doğum sonrası yaşanılan süreç hakkında doğru bilgi edinmelerini sağlamaktır. Bu eğitimler çiftlerin gebelik ve doğum yolculuğunu sırasında doğru kararlar almalarına yardımcı olacaktır.” dedi.
Normal doğumu özendirmek için ebelere önemli görevler düşüyor
Ebelerin antenatal dönemdeki tüm kadınları verdikleri eğitimler ile normal vajinal doğum için teşvik edebileceğini kaydeden Dr. Esencan, “Gebelik süreci öncesi ve gebelik sürecinde normal vajinal doğuma ilişkin alanında uzman ebelerin verdikleri bakım ve danışmanlık hizmetleri, çiftlerin doğum şekli tercihi konusunda karar verme sürecini kolaylaştıracaktır. Bu nedenle sezaryen ile doğum oranlarını azaltmak ve normal vajinal doğumu özendirmek için ebelere önemli görevler düşmektedir.” dedi.
Doğum korkusunun azaltılmak için hazırlık eğitimleri verilmeli…
Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, “Güncel literatüre göre sezaryen doğum şekli konusunda gebelerin almış oldukları eğitimin ve gebelerin doğum korkusunun doğum şekilleri seçiminde önemli bir oranda etkili olduğu görülmektedir. Bu nedenle gebelerin doğum korkularının azaltılması için gebelere ebeler tarafından doğuma hazırlık eğitimleri verilmelidir. Bu kurslara katılım konusunda gebe ve eşi desteklenmelidir.” dedi.
Sezaryen doğumun riskli durumlarda yapılması gerektiği vurgulanmalı…
Ebenin her iki doğum şekli için de gebeyi yeterli düzeyde bilgilendirmesi, tüm seçenekleri sunması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yılmaz Esencan, sözlerini şöyle tamamladı:
“Ebe gebenin kararında yönlendirici olmamalı ve alacağı karar ne olursa olsun gebeyi desteklemelidir. Verilecek eğitimde gebe ve eşinin doğum şekilleri konusunda bilgi düzeyleri göz önünde bulundurulmalı ve sahip oldukları bilginin eksik veya hatalı durumları da belirlenerek bu yönde bir eğitim planı oluşturulmalıdır. Her iki doğum şeklinin de avantajları ve dezavantajları konuşulmalı, sezaryen doğum şeklinin bir risk durumu dahilinde yapılması gereken bir operasyon olduğu vurgulanmalıdır.”
Karın bölgesindeki sol boşluk, pek çok organı içinde barındırıyor ve komşu organların belirtileri de bu bölgeye yansıyor. Sol boşluk ağrılarının her zaman ciddiye alınması gerektiğinin altını çizen Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. A. Murat Koca, ağrıların ciddiye alınmaması durumunda kalp krizi, ciddi pankreas iltihabı ve ana damar anevrizması gibi ölümcül sonuçların ortaya çıkabileceğini ifade ediyor. Op. Dr. A. Murat Koca, hasta acil geldiğinde detaylı değerlendirme yapılıp teşhis konulduktan sonra nedene yönelik tedavi uygulandığını söyledi.
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. A. Murat Koca, sol karın boşluk organları ve görülebilen şikayetleri hakkında açıklamalarda bulundu, son derece önemli tavsiyeler paylaştı.
Karın 4 bölgeye ayrılıyor
Karnın karşıdan bakıldığında sağ üst ve alt kadran, sol üst (sol boşluk) ve alt kadran olmak üzere dört bölgeye ayrıldığını belirten Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. A. Murat Koca, “Tüm kadranlar içeride bulunan organlara göre belirtiler ve hastalıkları göstererek fikir verirler. Sol boşluk ise pek çok organın içinde bulunduğu veya komşu organların belirtilerinin yansıdığı bir bölgedir. Burada dalak, midenin bir kısmı ve onun arkasında pankreas, aorta gibi damarlar, kalın bağırsağın bir bölüm komşuluğu, daha derinlerde böbrek komşuluğu ve ayrıca buraya yukarıdan göğüs boşluğu komşuluğu vardır. Sol boşluk ağrıları, öncelikle oradaki organ ve komşu organların yansıyan şikayetlerini oluşturuyor.” dedi.
Sol boşluk ağrıları ciddiye alınmalı
Sol boşluk ağrılarının her zaman ciddiye alınması gerektiğini vurgulayan Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. A. Murat Koca, “Dikkate alınmadığında çok ciddi sonuçlara neden olabiliyor. Bu ağrılar sonucu gerçekleşen kalp krizi, ciddi pankreas iltihabi, dalak yaralanması, ana damar anevrizması ölümcül olabiliyor.” dedi.
Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. A. Murat Koca, sol boşluk ağrısı yapan organları ve yol açtıkları rahatsızlıkları şöyle sıraladı:
– Dalak kaynaklı olarak dalağın büyümesi ( hipersplenizm), kist, darbe,
Acil gelen hasta için detaylı değerlendirme yapılmalı
Hasta acil geldiğinde direk detaylı değerlendirme yapılması gerektiğini belirten Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. A. Murat Koca, “Daha sonrasında tetkikler yapılır. Kalp grafisi ve kan tetkiki ciddi bir kalp sorunu ekarte etmekte gerekebilir. Akciğer filmi, göğüs boşluğunda olan bir sorun varsa yansıyan şikayetler açısından önemlidir. Batın bilgisayarlı tomografi, iç organlar detaylı değerlendirmesi için gerekebilir. Tomografi pankreas, dalak, aorta ve diğer organlar hakkında bilgi verir. Tabi kan ve idrar tetkikleri yapılması da gerekir.” ifadelerini kullandı.
Teşhis ve nedene yönelik tedavi uygulanıyor
Teşhis konulduktan sonra nedene yönelik tedavi düzenlendiğini belirten Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. A. Murat Koca, “Gerekli konsültasyonlar yapıldıktan sonra acil bir durumda hasta stabil hale getirilmesi için gerekli tedaviler başlar. Kalple ilgili bir sorunsa kardiyolojik tedavi uygulanır. Hastanın durumuna göre gerekli düzenlemeler yapılır. Mide, pankreas, dalak gibi sindirim sistemiyle ilgili sorunda genel cerrahi uzmanı takip ve tedavisini düzenler. Böbrek ve üriner sistemle ilgili bir sorunda üroloji gerekli işlemler ve tedavileri yapar. Ana damar aortta da tespit edilen hastalıkta kalp damar cerrahı gerekli tedavi ve düzenlemeleri yapar.” diye konuştu.