Devamı
    Ana Sayfa Blog Sayfa 151

    20 Dakikadan Uzun Süren Baskıcı Göğüs Ağrısına Dikkat

    0
    20 Dakikadan Uzun Süren Baskıcı Göğüs Ağrısına Dikkat

    “20 dakikadan uzun süren retrosternal denilen göğüs orta hattında olan ve sol tarafa doğru yayılabilen yanıcı, baskı tarzında göğüs ağrısı varlığında hastaneye başvurmaktan çekinilmemelidir” diyen Kardiyoloji Eğitim Görevlisi Doç. Dr. Birol Özkan, konuyla ilgili önemli bilgiler verdi.”

    Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi sürecinde kalp krizi geçiren hastaların hastaneye daha geç başvurduğu saptandı. 20 dakikadan uzun süren retrosternal denilen göğüs orta hattında olan ve sol tarafa doğru yayılabilen yanıcı, baskı tarzında göğüs ağrısı varlığında hastaneye başvurmaktan çekinilmemelidir.

    Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) çok çeşitli klinik spektrumda seyrediyor, hiçbir belirti ve bulgu vermeden atlatılabildiği gibi, solunum ve dolaşım yetersizliği ile ölüme yol açabiliyor.

    Kovid-19 nedeniyle hastaneye yatırılan bireylerde kalp kası hasarı, kalp krizi, ritim bozukluğu ve yeni gelişen veya var olan kalp yetersizliğinin şiddetlenmesi şeklinde çeşitli kardiyak komplikasyonlar gelişebiliyor. Kalp kası hasarını gösteren troponin düzeylerinde artış yaklaşık yüzde 10-30 izleniyor. Bu hastaların büyük kısmında kardiyak herhangi bir belirti ve şikayet izlenmiyor ve kalp krizi saptanamıyor.

    Kan troponin düzeylerinde artış sıklıkla kalp kasında enflamasyon (miyokardit), hipoksiye bağlı hasar, stres kardiyomiyopati, mikrovasküler hastalık, sağ kalpte yüklenme veya sistemik enflamatuvar yanıt sendromuna bağlı olarak görülebilmektedir. Troponin düzeyindeki artış ne kadar fazlaysa kalp kasındaki hasar da o kadar fazladır.

    Kalp ritim bozuklukları da yüzde 5-20 civarında görülmektedir. Hipoksiye, elektrolit dengesizliğine, miyokard hasarına bağlı olabileceği gibi tedavide kullanılan ilaçlara bağlı olarak da izlenebilmektedir.

    Kovid-19 nedeniyle tedaviye başlamadan önce bazal elektrokardiyografi (EKG) çekilerek ilaçlara bağlı olarak gelişebilecek ritim bozuklukları QT mesafesinin yakın takibi ve de QT mesafesini uzatacak riskli ilaç kombinasyonların kullanımından kaçınılarak minimum düzeye indirilebilir. Diğer bir komplikasyon ise Kovid-19’un kardiyak olarak en çok belirti ve şikayete yol açan komplikasyonu olan kalp yetersizliğidir. Sıklıkla nefes darlığı, düz yatamama, vücutta ödem gibi belirti ve bulgulara yol açar. Kalp yetersizliği stres kardiyomiyopati veya akut enfarktüse bağlı ilk kez ortaya çıkabileceği gibi, önceden kronik olarak bulunan koroner yetersizlik veya hipertansif kalp hastalığının şiddetlenmesiyle de ortaya çıkabilir.

    Kovid-19’a özgü durumlardan biri de hem atardamar hem de toplardamarlarda pıhtılaşmaya yatkınlıktır. Bu yüzden bacak damarlarında, akciğer damarlarında veya atardamarlarda pıhtılaşma nedeniyle felç, kalp krizi, ekstremitelerde dolaşım bozukluğu ortaya çıkar. Bu risk yoğun bakım ünitesinde yatanlarda en sıktır. Bu durumda kan sulandırıcı ilaçlar da tedaviye eklenmektedir.

    Hastaneye geç başvuru ölüm riskini artırıyor

    Kovid-19 sürecinde özellikle kalp krizi belirtisi olduğu halde hastaneye başvurulmaması doğru değil. Hastanede ‘enfeksiyon kapma riskim var’ düşüncesiyle göğüs ağrısı olanlar kesinlikle evde beklememeli. Kovid-19 pandemisi sürecinde kalp krizi geçiren hastaların hastaneye daha geç başvurduğu saptanmıştır. Bu durum tedavinin gecikmesine kalpte kalıcı hasarın oluşmasına hatta ölüm riskinin artmasına yol açmaktadır. Bu nedenle 20 dakikadan uzun süren retrosternal denilen göğüs orta hattında olan ve sol tarafa doğru yayılabilen yanıcı, baskı tarzında göğüs ağrısı varlığında hastaneye başvurmaktan çekinilmemelidir.

    Başlangıçta SARS-CoV-2 virüsünün akciğer dokusunda ACE2 enzimine bağlanarak etki ettiği için tansiyon düşürücü olarak yaygın kullanılan ACE inhibitörü veya Anjiyotensin reseptör blokerinin bu enzim düzeyini arttırarak hastalığın şiddetini arttırabileceği endişeleri vardı. Ancak bu endişeyi destekleyecek herhangi bir kanıt bulunmadığı gibi tam tersine Kovid-19 sırasında hastalık ciddiyetini azaltabileceği yönünde bulgular da izlenmiş. Ek olarak kalp damar veya böbrek hastalığı bulunan bireylerde bu ilaçların kesilmesinin hem mevcut hastalıkların şiddetlenmesine hem de ölüm riskinin artmasına yol açabileceğine dair sonuçlar bildirilmiştir. Bu nedenle hipertansiyon, koroner yetersizlik, kalp yetersizliği gibi nedenlerle bu ilaçları kullanıyorsanız bu ilaçlara aynen devam edilmesi önerilmektedir.

    Kovid-19 pandemisi sürecinde kalp sağlığını korumak için neler yapmalı?

    Maske, hijyen, sosyal mesafeye dikkat ederek haftada 3-5 gün 30-45 dakika yürüyüş yaparak, dengeli beslenerek, yeterli uyku uyuyarak ve eğer hala kullanıyorsanız sigarayı bırakarak kalp sağlığınızı koruyabilirsiniz.

    Menopozdan Sonra İdrar Yolu Enfeksiyonları Daha Sık Yaşanıyor!

    0
    Menopozdan Sonra İdrar Yolu Enfeksiyonları Daha Sık Yaşanıyor!

    “Menopozdan sonra idrar yolu enfeksiyonlarının özellikle daha sık görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Tufan Tarcan, “Burada östrojen hormonunun eksikliğinin önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Yine menopozla birlikte östrojen eksikliğine bağlı olarak vajen ve üretra (dış idrar yolu) bölgesinde kuruluk, cinsel ilişki sırasında ağrı, idrar yaparken yanma ve sık işeme gibi sistit benzeri rahatsız edici semptomları daha sık görüyoruz. Dolayısıyla menopozla idrar kaçırmadan çok bu tür ürolojik durumlar arasında bir ilişki var” dedi.”

    Menopozdan sonra idrar kaçırma görülme sıklığı artıyor. Ancak bu durum yaşlanmaya mı yoksa hormonal değişikliğe mi bağlı bilinmiyor. Özetle yaş almakla birlikte idrar kaçırmanın ihtimali kadınlarda da erkeklerde de artıyor. Ancak östrojen hormonu vücutta azaldığı zaman bunun idrar kaçırma üzerine nasıl bir etkisi oluyor; bunu bilmiyoruz.

    Sistemik Östrojen replasman tedavisi stres idrar kaçırma ihtimalini artırıyor

    Menopoz sonrası, sistemik olarak verilen östrojen hormonu, stres idrar kaçırma ihtimalini artırıyor. Eksilen hormon verildiğinde stres tipte idrar kaçıran hasta daha çok idrar kaçırıyor. Buna karşın vajinal yolla lokal uygulanan östrojen tedavilerinde böyle bir etki görülmüyor; vajinal östrojen vajinal kuruluk, vajinal ağrı, üretral ağrı, ilişki sırasında ağrı ve yanma gibi şikayetleri azaltıyor. Dolayısıyla klinikte biz vajinal kuruluk ve vajinal kuruluğa bağlı semptomlar gördüğümüz hastalarda lokal östrojen tedavilerini öneriyoruz. Bu hasta grubunda tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarının kontrol altına alınmasında da yine lokal östrojen tedavisinin yeri var.

    Kadınlarda idrar kaçırmanın bağımsız risk faktörlerini; yaşlanma, fazla kilo, çocuk doğurma ve hamilelik şeklinde sıralayabiliriz. Yaşlılardan gençlere, çocuk doğurmuşlardan çocuk doğurmayanlara, hamilelerden hamile olmayanlara, obez olanlarda ise kilosu normal olanlara göre idrar kaçırma oranı daha fazla görülüyor. Ancak menopozla idrar kaçırma arasında net bir ilişki yok.

    Menopozla başka üriner semptomlar arasında net bir ilişki vardır. Menopozdan sonra idrar yolu enfeksiyonlarını özellikle daha sık görüyoruz. Burada östrojen hormonunun eksikliğinin önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Yine menopozla birlikte vajen ve üretra bölgesinde rahatsız edici semptomları örneğin ağrı, yanma, cinsel ilişki sırasında ağrı, idrar yaparken yanma, sistit benzeri semptomlarla daha sık karşılaşıyoruz. Dolayısıyla menopozla bu ürolojik durumlar arasında bir ilişki var.

    İdrar kaçırma tedavisinde asıl altta yatan sebebe göre tedavi yapılmalı

    İdrar kaçıran bir hastada eğer lokal vajinal atrofi bulguları varsa, o zaman idrar kaçırma tedavisine lokal östrojen tedavisi eklenebiliyor. Ancak bu hiçbir zaman tek başına idrar kaçırma tedavisine yeterli olacaktır anlamına gelmemelidir. Sadece yardımcı tedavi ya da tamamlayıcı tedavi olarak düşünülmelidir. İdrar kaçırma tedavisinde asıl altta yatan sebebe göre fiziksel, medikal ya da cerrahi tedavi yapılmalıdır. Bunun yanında vajinal atrofi bulguları klinik semptomlarda özellikle varsa lokal östrojen tedavisi de menopoz sonrası kadınlarda idrar kaçırma tedavisine eklenmelidir. Sistemik tedavilerde daha kötü sonuçlar doğurabilir. Stres tipi idrar kaçırmada tamamlayıcı tedavi ve yardımcı tedavi olarak lokal östrojen tedavisi semptomatik hastalarda uygulanmalı.

    Menopoz sonrası hastalarda kilo almaya ve depresyona yatkınlık görüyoruz. Kilo alma idrar kaçırmayı artıran bir durum, buna dikkat etmek lazım. Sigara, alkol, çay ve kahve tüketimi menopozun risklerini artırıyor her bakımdan. Özellikle aşırı aktif mesane semptomları olan hanımlarda çay ve kahve tüketiminin azaltılması çok önemli.

    Aslında menopoz ile idrar kaçırma arasındaki ilişki net olarak saptanmış değil. Ancak menopoz sonrası idrar kaçırma görülme sıklığında artış izleniyor ama bu hasta yaşlandığı için mi yoksa östrojen hormonu eksildiği için mi ortaya çıkıyor tam olarak bilinmiyor. Sistemik olarak östrojeni menopoz sonrası kadınlara verdiğiniz zaman stres idrar kaçırma şiddeti ve görülme sıklığı ilginç olarak artıyor.

    Fayda beklerken tam tersi zarar ortaya çıkıyor. Halbuki östrojeni lokal olarak sadece vajen içine uyguladığımız zaman böyle bir zararlı etki ortaya çıkmıyor. Tam tersi vajinal kuruluğu olan ya da vajinal kuruluğa bağlı idrar yollarında hassasiyet yaşayan ya da sık idrar yolu enfeksiyonu geçiren kadınlarda lokal yani vajinal uygulanan östrojen tedavisi faydalı oluyor. İdrar kaçırmayı sadece östrojen tedavisi ile kesinlikle geçirmek mümkün değil bunu da üzerine vurgulayarak belirtelim.

    Spina Bifida Nedir, Nasıl Tedavi Edilir?

    0
    Spina Bifida Nedir, Nasıl Tedavi Edilir?

    Ülkemizde her yıl 1 milyon 200 bin doğumun gerçekleşiyor ve her bin bebekten 3’ü spina bifida sorunu ile dünyaya geliyor. Türkiye’de her yıl yaklaşık 3 bin 600 bebeğin dünyaya geldiğini belirten Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Memet Özek, spina bifidanın hidrosefaliden böbrek kaybına kadar birçok soruna neden olabileceğini belirterek, zamanında ve doğru tedavinin çok önemli kazanımlar sağlayacağına dikkat çekiyor.

    Bebeğin kağıt gibi düz olan omuriliği hamileliğin birinci ayının sonunda yavaş yavaş kendi üstüne katlanıp tüp şeklini alıyor. İşlem yarıda kalır ve omurilik kapanamazsa, halk arasında “Ayrık veya açık omurga” olarak bilinen spina bifida oluşuyor. Hamileliğin ilk dördüncü haftasının sonunda oluşan bu anomalide bebeğin omuriliği ve buradan çıkan sinirlerin bir kısmı vücut dışında açık olarak ya da bir kese içinde yer alıyor. Spina bifida; beyinde sıvı toplanması (hidrosefali), kifoz (kamburluk), kısmi felç, ayaklarda yürümeyi önleyecek boyutta anomaliler, böbrek kaybına yol açabilen mesane problemleri, idrar ve büyük tuvaletini kaçırma, cinsel fonksiyon bozuklukları gibi yaşamsal öneme sahip problemlere yol açabiliyor.

    Spina bifida tümüyle önlenemese de, riski minimum düzeye indirmek mümkün olabiliyor. Prof. Dr. Memet Özek, ülkemizde spina bifida oluşumunun en sık görülen nedeninin anne adayında yetersiz folik asit olduğuna dikkat çekerek, “Bebeğin omuriliğinin hamileliğin ilk dördüncü haftasının sonunda tüp şeklini alma sürecinde ‘folik asit’ takviyesi son derece önemli bir rol üstlenir. Hamilelik öncesinde folik asit takviyesi riski minimum düzeye düşürebiliyor. Bu nedenle anne adayının spina bifida riskine karşı hamile kalmadan önce kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurarak en az 3 ay süreyle mutlaka folik asit takviyesi alması çok önemli. Anomali, hamileliğin birinci ayının sonunda oluştuğu için hamilelik başladığında alınan folik asit takviyesi artık yarar sağlamıyor” diyor.

    Doğru tedavi hayat kurtarıyor

    Spina bifida hamilelik sırasında yapılan kan ve ultrason takibiyle saptanabiliyor. Toplumumuzda spina bifida ile doğan bebeklerin hayata tutunamayacaklarına, yaşasalar bile zihinsel olarak geri kalacaklarına dair yaygın bir inanış var. Prof. Dr. Memet Özek, toplumdaki yaygın inanışın aksine, erken dönemde doğru tedavi ve düzenli takip sayesinde spina bifida ile doğan bebeklerin yüzde 90’ının yaşadıklarını vurgulayarak, “Bu çocukların yüzde 85’i de yürüyebiliyorlar. Ayrıca her 3 çocuktan 2’si yaşamlarını idame ettirebilmek için gereksinim duydukları tüm günlük işlerini yapabiliyorlar. Yine bu çocukların yüzde 80’i de normal bir entelektüel zekaya sahip oluyor” diyor.

    İlk 36 saat müdahale edilmesi gerekiyor

    Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Memet Özek spina bifidalı doğan bebeklerin doğum sonrasında ilk 36 saat içinde ameliyat edilmelerinin son derece önemli olduğunu vurgulayarak, “Bu süreçte yapılan ameliyatla spina bifidalı bebekleri gelecekte bekleyen sorunlar minimum düzeye indirilebiliyor” diyor. Ancak ameliyat başarısının spina bifidalı bebeklerin tedavisinde tek başına yeterli gelmeyeceğini vurgulayan Prof. Dr. Memet Özek, sözlerine şöyle devam ediyor:

    “Bu bebeklerde omurilik sorununun yanı sıra hidrosefaliden kifoza, beyincik fıtıklaşmasından idrar tutamamaya kadar pek çok sorun görülebiliyor. Tüm bunlar hayat boyu takip edileceği için spina bifidanın tedavisi bir ekip işidir. Bu ekipte Çocuk Beyin ve Sinir Cerrahisi, Ortopedi, Çocuk Ürolojisi, Klinik Psikolog, Çcocuk Nörolojisi ve hareket analizi uzmanı yer almaktadır. Biz hekimler uzun soluklu bu yolda hep beraber çalışarak spina bifida tanılı hasta gurubuna desteğimizi kesintisiz sürdürmeliyiz.”

    Böbrekler korunabiliyor, idrar kaçırma önlenebiliyor

    Spina bifida ile doğan bebeklerin yüzde 90’ında idrar yolu enfeksiyonları ve idrar kaçırma gibi üriner sistemle ilgili sorunlar gelişiyor. İdrar yolu enfeksiyonları tedavi edilmediği takdirde böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Her hastaya özel olarak belirlenen üriner sistemle ilgili tedaviler; temiz aralıklı kateterizasyon, ilaç kullanımı, mesane kası içine uygulanan botoks ve mesane büyütme ameliyatlarından oluşuyor. Günümüzde erken dönemde tedavi, multidisipliner yaklaşım ve düzenli takip sayesinde çocuklar ileride böbrekleri korunmuş, idrar ve büyük tuvaletini kaçırma problemi olmayan, cinsel olarak aktif ve çocuk sahibi olabilen bireyler olarak yaşamlarına devam edebiliyorlar.

    10 Kiloluk Artışta, Uyku Apnesi Riski 2 Kat Artıyor!

    0
    10 Kiloluk Artışta, Uyku Apnesi Riski 2 Kat Artıyor!

    50 yaş yakın obez olmayan kişilerde uyku apnesi görülme sıklığı yüzde 1 ila 4 arasındayken obez olan kişilerde bu oran yüzde 30’ların üstüne çıktığına işaret eden Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hakan Şilek vücut vücutta onun 10 kiloluk artışın da uyku apnesi 2 kat artırılmış uyarında bulunuyor.

    OBEZİTE VE UYKU APNESİ BİRBİRİNİ TETİKLİYOR

    Son kırk yılda bütün dünyada obezite görülme sıklığında dramatik bir artış gözlendiğini söyleyen Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hakan Şilek, “yıllardır bu artışın en önemli nedenlerini yüksek kalorili sağlıksız beslenme ve hareketsiz yaşam tarzı olduğunu biliyorduk. Bu uygulamada farklı araştırmalar araştırmalar göster ki obezite görülme sıklığı 50 yaş altı obez olmayan kişilerde yüzde 1-4 çalışan. Obezite ile bu oran yüzde 30-40’a çıkmaktadır. Morbid obez ise bu oran yüzde 50 ila 98 gibi yüksek seviyelere kadar çıkabilir. Uyku önerileri de karbonhidrat eğilimi daha yüksek olduğu için obezite daha riskli daha fazla.Bu da bize obezitenin uyku apnesi için önemli bir risk faktörünü öte yandan uyku apnesi raporunda de obezite riskiyle karşı kalacağını gösteriyor. Yani obezite ve uyku apnesi arasında birbirini tetikleyici kısır bir döngü bulunuyor. ”

    AZ VE KALİTESİZ UYKU DA OBEZİTEYE YOL AÇABİLİYOR

    Uyku sürenin kısa sürmesi veya uyku kalitesi düşük olması da obeziteye neden olabiliyor. Son yirmi yılda uyku sürelerini değerlendirilen bilimsel çalışmalarda modern sanayileşmiş popülasyonların uyku sürelerini muazzam düştüğü gösterdiği bilgisini veren Dr. Öğr. Üyesi Hakan Şilek, “Bu işe katılan denekler, özellikle karbonhidratlı yiyeceklere daha fazla açlık uyguladı ve karbonhidrat tüketimini tüketimini artmıştır. Burada, uyku yoksunluğunun, aynı enerji miktarlarının uykuda kısıtlanmamış grupta harcanması bekleneceği gibi muazzam bir enerji maliyetini tetiklemediğini ve bunun bir kalorimetresi ile onaylandığını belirtmek önemlidir. ”

    YAŞAM TARZINDA DEĞİŞİKLER YAPIN

    Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hakan Şilek şu önerilerde bulunuyor;

    Bireye özel beslenme programı için diyetisyeninizden destek alın

    Kafein tüketimini sınırlandırın

    Düzenli uyku saatleri için erken yatın, erken kalkın

    Sağlıklı beslenmenin yanında sporu hayat tarzına dönüştürün. Yoğun spor yapamıyorum diyenler için düzenli doğa yürüyüşleri de kesinlikle faydalı olacaktır.

    Böylelikle vücudunuzun ideal yağ ve kas oranına ulaşmasını sağlayın.

    Covid-19 ya da Kış Enfeksiyonlarına Karşı

    0
    Covid-19 ya da Kış Enfeksiyonlarına Karşı

    Enfeksiyon hastalıklarından korunmada en etkili ve ayrıca en ucuz yöntem el temizliğidir. Ellerimizde 200’den fazla çeşitli bakteri ve virüs bulunduğunu aktaran Acıbadem Ankara Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Hakan Kutlu, el yıkama alışkanlığının hastalıklardan korumadaki önemini anlatıyor.

    “Günlük hayatta çok fazla bakteri ve virüsü ellerimizle vücudumuza taşımaktayız” ifadelerini kullanan Acıbadem Ankara Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Hakan Kutlu sözlerine şöyle devam ediyor: Ayrıca yine bu bakteri ve virüsleri ellerimiz sayesinde sevdiklerimiz başta olmak üzere başka insanlara da bulaştırmakta ve hasta olmalarına neden olabilmekteyiz. Bir insanın saatte yaklaşık 20-25 kez elini ağza, burna ve göze götürdüğü düşünülürse hastalıkların geçişinde ellerin ne kadar önemli bir yer tutabildiği biraz daha iyi anlaşılabilir. Sadece el yıkama ile yaz aylarında ishal olgularının sayısı %50, kış aylarında solunum yolu enfeksiyonu sayısı %25 oranında azaltılabilmektedir.”

    20 saniye kuralı unutulmamalıdır

    El yıkamanın üç türü olduğunu aktaran Hakan Kutlu “Sosyal el yıkama, hijyenik el yıkama, cerrahi el yıkama olarak sınıflandırmak mümkün. Sosyal el yıkama, günlük yaşantıda herkesin uygulaması gereken el yıkama türüdür. Elde gözle görünür kir ve geçici mikroorganizma florasının uzaklaştırılmasıdır. Tuvaletten sonra, yemeklerden önce ve sonra, hayvanlar ile temas sonrası vb. durumlarda akan su altında, sabun ile ellerin en az 20 saniye boyunca yıkanması ve sonra kurulanması gerekir. Hijyenik el yıkama hastanelerde, sağlık çalışanlarının uygulaması gereken el yıkama türüdür. Hijyenik el yıkamanın süresi sosyal el yıkamadan daha uzundur. En az yaklaşık 30 sn. sürer. Avuç içi, parmak araları ve bilekler başta olmak üzere ellerin her noktası titizlikle yıkanır. Su ve sabun kullanılabileceği gibi alkol bazlı el antiseptikleri de kullanılabilir. Cerrahi el yıkama cerrahi işlemler öncesinde, antiseptik solüsyon ile parmak ucundan başlanarak; parmak, parmak araları, el, kol ve dirseğin üzerine kadar olan kısımların ovalanarak yıkanmasıdır ve ortalama 3-5 dk sürer. El yıkamanın enfeksiyon hastalıklarını azalttığına dair bilgi, yüzyıldır bilinmektedir. Özellikle koronavirüs pandemisini yaşadığımız bu dönemde salgınla mücadelede en önemli faktör; maske takma, sosyal mesafe yanında el yıkamadır” dedi.

    TÜSAD’dan Uyarı: Mevsimsel Grip ile COVID-19 Karışabilir

    0
    TÜSAD’dan Uyarı: Mevsimsel Grip ile COVID-19 Karışabilir

    TÜSAD, mevsimsel grip ile COVID-19’un karışabileceğini, en sık görülen semptomların benzerlik gösterdiğini belirterek dikkat edilmesi konusunda uyardı. TÜSAD Enfeksiyon Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu, sonbahar mevsiminde olduğumuz bu günlerde kapalı alanların COVID-19 bulaşı açısından en riskli bölgeler olduğunu, gerekmedikçe gidilmemesi gerektiğini de vurguladı.

    Sağlık Bakanlığı’nın grip aşısı alabilecek kişilerin e-Nabız sisteminden takibinin yapılabileceğini açıkladığı bugünlerde, bir önemli bilgilendirme de Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği’nden (TÜSAD) geldi. TÜSAD Enfeksiyon Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Berna Kömürcüoğlu, COVID-19 ile mevsimsel influenza (grip) semptom ve bulgularının karışabileceğini belirtti.

    Kömürcüoğlu, bu iki hastalığın klinik olarak ayırt edilmesinin çok zor olduğunu belirtirken şu değerlendirmeyi yaptı: “Boğaz ağrısı, öksürük, ateş yüksekliği her iki hastalıkta da karşımıza en sık çıkan semptomlar. COVID- 19’da nezle bulgularının daha az olduğu bildirilse de, son yayınlarda anozmi (koku alamama) yakınmasının sık görüldüğünü biliyoruz. Ancak genel olarak halk arasında nezle olarak bildiğimiz burun akıntısı, tıkanıklığı, baş ağrısı gibi ateşin eşlik etmediği semptomlar öncelikle nezle yönünde değerlendirilebilir. Düşmeyen ateş ve artan öksürük, nefes darlığı COVID-19 lehine bulgular olarak değerlendirilmeli.”

    Ayrıca her iki hastalığın aynı kişide (co-enfeksiyon) şeklinde görülebildiğini özellikle vurgulayan Kömürcüoğlu, şu bilgileri verdi: “Bu tür vakaların klinikte ağırlaşmalara neden olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle başta sağlık personeli ve risk grubundaki kişilerin influenza aşısı yaptırmasını öneriyoruz.”

    KAPALI YERLERE DİKKAT!

    Sonbahar mevsiminde kapalı alanların COVID-19 bulaşı açısından en riskli bölgeler olduğuna dikkat çeken Kömürcüoğlu, “Mümkün olduğunca kapalı ve kalabalık ortamlarda uzun süreli bulunmaktan kaçınmalıyız. El hijyenine dikkat etmenin hem mevsimsel gripten (influenza) hem de COVID-19’dan koruyucu olacağı hatırlanmalıdır.”

    GRİP AŞISI COVID-19’DAN KORUMAZ

    Bu arada grip ve zatürre aşılarının belli yaş gruplarında ve bazı kronik hastalıklarda büyük önem taşıdığını, ancak COVID-19‘a karşı koruma sağlamadığını dile getiren Kömürcüoğlu, şu bilgileri verdi: “İnfluenza aşısının COVID-19‘a karşı korumadığı ve izolasyon, maske, sosyal mesafe‘ kuralına bu kış mutlaka uyulması gerekiyor. Zatürre aşısının da, COVID-19 zatürresine karşı bir koruyuculuğu yok. Ancak ikincil enfeksiyon dediğimiz, hastane ve yoğun bakımda yatan ağır hastalarda eklenen sadece pnömokok enfeksiyonlarının daha hafif geçirilmesinde etkili oluyor.”

    TAKİBİ E-NABIZ ÜZERİNDEN YAPILIYOR

    Ayrıca bu yıl grip aşılarına karşı dünyada ve ülkemizde çok ciddi bir talep artışı olduğunu belirten Kömürcüoğlu, uygulamaya ilişkin şu bilgileri de hatırlattı: “Son güncel bilgiye göre gelen aşıların öncelikle yüksek riskli gruplara yapılabilmesi planlandı. T.C. Sağlık Bakanlığı, hastaların ek hastalıklarına göre bir risk değerlendirmesiyle aşı reçetesine onayı veriyor ya da uygun değilsiniz ibaresi çıkıyor. Reçete yazıldıktan sonra onay alan hastalara depolardan aşı getirtilebiliyor, bu yıl isteğe göre ücretli aşı satışı olmayacak. Sistem, 21 Ekim 2020 itibariyle uygulanmaya başladı. E-nabız sisteminden herkes kendi risk değerlendirmesini ve aşı yazılıp yazılamayacağını görebilir. Öncelikli aşıya ulaşamayan bireylerin ilerleyen tarihte tekrar değerlendirileceği bildirildi.”

    Pandemi Döneminde Kuralsız ve Karantinasız Ziyaret Edilebilecek Ülkeler

    0
    Pandemi Döneminde Kuralsız ve Karantinasız Ziyaret Edilebilecek Ülkeler

    İçinde bulunduğumuz gündem tüm dünyada seyahat planlarını da etkiledi. Pandemi nedeniyle ülkeler seyahat kurallarında değişikliğe giderken, sınırlarını turistlere tamamen kapatan ülkeler de sınırlarını açık bırakan ülkeler de oldu. Bu süreçte Enuygun.com, PCR testi uygulaması ve karantina zorunluluğu olmayan ülkeleri sizin için sıraladı.

    Tüm dünyayı etkilemeye devam eden pandemi, seyahat planlarını da önemli ölçüde değiştirdi. Birçoğumuz yurt dışı seyahatlerimize ara verdik. Aynı zamanda Kovid-19 nedeniyle bazı ülkeler diğer ülke vatandaşlarına sınırlarını tamamen kapattı, bazıları ise bunu tercih etmedi. Türkiye, bugün için dünyada karantina ya da PCR testi gibi kurallar olmadan ziyaret edilebilen az sayıda ülkeden biri. Türkiye’nin seyahat sitesi Enuygun.com, PCR testi uygulaması ve karantina zorunluluğu olmayan ülkeleri derledi.

    Karantina ve PCR testi zorunluluğu yok

    Birçok ülke ziyaretçilerine 15 gün karantina ya da PCR testi gibi zorunluluklar getiriyor. Bugünün koşullarına göre örneğin; Almanya’ya gitmek için PCR testi zorunlu ve özel durumlar dışında turistik vize verilmiyor. İngiltere, Türkiye’den dönüşlerde 15 gün karantina uygulanmasını hayata geçirdi. Japonya bu süreçte vizesiz seyahati kaldırdı. Hollanda, Fransa ve bazı Avrupa ülkeleri Türk vatandaşlarının turistik amaçlı ziyaretlerini kabul etmiyor. Türkiye ise hiçbir havalimanında PCR testi zorunlu değil ve 14 gün karantina zorunluluğu da şu an için uygulanmıyor.

    Sırbistan oldukça ideal bir destinasyon

    Bu süreçte seyahat etmek isteyen Türk vatandaşları karantinaya girmeden, PCR testi yaptırmadan üstelik vizesiz Sırbistan’a gidebiliyor. Başkent Belgrad, ekim-kasım aylarında seyahat etmek için oldukça keyifli bir yer. İstiklal Caddesi’nin bir benzeri Knize Mihailova Caddesi, Tuna ve Sava nehirlerinin birleşiminin muhteşem manzarasıyla Kalemegdan ve Nikola Tesla Müzesi, görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Yazlık bölgesi Zemun da görülmesi gereken bir destinasyon.

    Üsküp’te yabancılık çekmezsiniz

    Kuzey Makedonya, kendinizi Türkiye’de hissedebileceğiniz sıcaklıkta bir ülke. Üsküp çarşısında Türkçe konuşan esnafla alışveriş yaparken ve ağız tadınıza uygun lezzetli yemek yerken bu sıcaklığı fazlasıyla hissedebilirsiniz. Ohri’nin güzelliğini ise yaşayarak deneyimleyebilirsiniz. Başkent Üsküp, tarihi ve doğal güzellikleriyle görenleri kendine hayran bırakan Ohri Makedonya’ya gidenlerin gezebilecekleri yerlerin başında geliyor.

    Denize girmeye ne dersiniz?

    Saranda kıyılarında hala denize girebileceğiniz Arnavutluk, vizesiz herhangi bir kısıtlama olmadan Türk vatandaşlarının gezebileceği ülkelerden biri. Başkent Tiran, Kuzey’de İskodra, daha güney tarafında Saranda ve kıyı bölgeler Arnavutluk’a gidenlerin görmesi gereken yerler arasında yer alıyor.

    Dünyada 9 ülke var

    Türk vatandaşları vize ve başka kısıtlamalar olmadan Meksika, Brezilya, Yemen, Moritanya ve Afganistan’a da gidebilir. Uluslararası Havayolu Taşımacılığı Birliği (IATA) verilerine göre, bugün itibarıyla seyahat kısıtlaması uygulamayan dünyada 9 ülke bulunuyor. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler Sırbistan, Kuzey Makedonya, Arnavutluk, Brezilya, Meksika, Afganistan, Moritanya ve Yemen.

    Enuygun.com Hakkında

    2008 yılında karşılaştırma sitesi olarak kurulan teknoloji şirketi Enuygun.com, günümüzde Türkiye’nin en büyük uçak bileti sitesi konumundadır. 200’ü aşkın çalışanıyla ayda 17 milyonun üzerinde ziyaretçisine hizmet veren Enuygun.com; uçak bileti, otel rezervasyonu, otobüs bileti satışının yanı sıra, kredi, mevduat, GSM ve internet paketi karşılaştırması yapmaya da olanak tanıyor. 2016 yılında global markası “Wingie” ile dünyaya açılan Enuygun.com, uçak bileti satışını Almanca, İngilizce, Arapça, İspanyolca ve Rusça dil seçenekleriyle farklı pazarlarda da sürdürüyor.

    Koronavirüs Pandemisi Sonrasında Gıda Sisteminin Geleceği Masaya Yatırıldı

    0
    Koronavirüs Pandemisi Sonrasında Gıda Sisteminin Geleceği Masaya Yatırıldı

    Dr. Marta Antonelli: “Gıda firmaları daha şeffaf olup, sağlıklı beslenmeye teşvik etmeli”

    Barilla Gıda ve Beslenme Vakfı (BCFN) Araştırma Bölümü Başkanı Dr. Marta Antonelli ve Barilla Gıda Ticari Pazarlama Müdürü Şefik İnan bu yıl “Gıdanın Geleceği – Pandemi ve Sonrası” temasıyla 6’ncısı düzenlenen Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’ne konuşmacı olarak katıldı. İçinden geçtiğimiz olağandışı süreçte sürdürülebilir gıda tedariki ve tüketimi ekseninde tüm konuların ele alındığı organizasyonda Dr. Marta Antonelli, “Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine” ulaşma konusunda atılması gereken adımları paylaştı. Antonelli, sektörde hedeflenen gelişimin sağlanabilmesi için sadece sürdürülebilir üretime odaklanmanın yeterli olmadığına dikkat çekti.

    Küresel gıda lideri Barilla, Sürdürülebilirlik Akademisi ve Türkiye Gıda Sanayi İşverenleri Sendikası (TÜGİS) iş birliğinde, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın destekleriyle bu yıl 6’ncısı düzenlenen Sürdürülebilir Gıda Zirvesi’ne katıldı. Pandemi nedeniyle bu yıl dijital ortamda düzenlenen zirvenin teması “Gıdanın Geleceği – Pandemi ve Sonrası” oldu. Gıda ve beslenme alanında Türkiye’den ve dünyadan birçok uzman kuruluşun önde gelen isimlerinin katıldığı zirvede tüm dünyayı etkisi altına alan pandemi sonrasında mevcut gıda sistemlerindeki durum mercek altına alındı.

    Sürdürülebilir gıda tedarik ve tüketimi ekseninde sektör paydaşlarının katkılarıyla gerçekleştirilen zirvenin konuşmacıları arasında yer alan BCFN Araştırma Bölümü Başkanı Dr. Marta Antonelli, “Gıda Sektörünü İyileştirme” (Fixing the Business of Food) girişimi tarafından yayımlanan araştırma raporunun sonuçlarını katılımcılarla paylaştı. Barilla Gıda Ticari Pazarlama Müdürü Şefik İnan ise “Tüketici ve Alışverişçi Trendleri Nasıl Değişecek?” başlıklı oturumun panelistleri arasında yer aldı.

    “SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK RAPORLARI RAKAMSAL VERİ ODAKLI OLMALI”

    Sürdürülebilir tarım ve gıda sistemlerine geçişte özel sektörü desteklemek için çözümler sunmayı amaçlayan girişim tarafından yayımlanan araştırma raporunun detaylarını katılımcılarla paylaşan BCFN Araştırma Bölümü Başkanı Dr. Marta Antonelli, “Gıda Sektörünü İyileştirme girişimi olarak ‘Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine’ ulaşılması için gıda firmalarının gelişim göstermesi gereken alanları dört ana başlık altında topluyoruz: Sağlıklı ve sürdürülebilir beslenme modellerine katkıda bulunan ürünler üretilmesi, üretim faaliyetlerinin sürdürülebilir hale getirilmesi, küresel ölçekte sürdürülebilir tedarik zincirlerinin oluşturulması ve firmaların iyi birer kurumsal vatandaş olabilmesi. Buna ek olarak, gıda firmalarının sürdürülebilir iş raporlamalarını incelediğimizde bu rapor içeriklerinin ağırlıklı olarak tanıtımsal açıklamalara dayandığını görüyoruz. Ancak, sürdürülebilirlik raporlarının Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine katkı sağlaması için zamana bağlı rakamsal hedeflere dayalı olarak geliştirilmesi gerekiyor” dedi.

    “GIDA FİRMALARI TÜKETİCİYİ TEŞVİK ETMELİ”

    Konuşmasında gıda sektörünün gelişim alanlarına ilişkin önerilerini paylaşan Antonelli, “Gıda firmalarının uzun vadeli sürdürülebilirlik hedeflerini ve bu alanda alınan aksiyonların sonuçlarını şeffaflıkla açıklaması; pazarlama ve iletişim faaliyetleriyle tüketicileri sürdürülebilir ve sağlıklı beslenme modellerini benimsemeye teşvik etmesi gerekiyor. Firmalar bugüne dek özellikle sürdürülebilir üretim uygulamaları alanında önemli yol kat etti. Ancak dört ana başlık kapsamında değerlendirdiğimizde, özellikle tedarik zincirlerinin sürdürülebilirliği alanına odaklanılması ve kurumsal vatandaşlık konusunda gelişim gösterilmesine ihtiyaç var” ifadelerini kullandı.

    “ADİL KOTA YÖNETİMİ PLANIYLA KESİNTİSİZ GIDA ERİŞİMİ SAĞLADIK”

    Bu yıl Barilla’nın platin sponsorluğunda gerçekleşen zirvenin ““Tüketici ve Alışverişçi Trendleri Nasıl Değişecek?” başlıklı oturumunda panelist olarak yer alan Barilla Gıda Ticari Pazarlama Müdürü Şefik İnan, “Pandemi sürecinde ürünlerimizi mümkün olduğunca çok kişiye, kesintisiz olarak ulaştırmayı amaçladık. Bu kapsamda adil kota yönetimi planımızı devreye soktuk; üretim verimliliğimizi artırarak daha fazla ürünü alışverişçiyle buluşturduk. Bunun yanı sıra, online alışverişe artan ilgi doğrultusunda sosyal medya kanallarımızda e-ticaret entegrasyonu sağladık ve ünlü şeflerle iş birliği yaparak tüketiciyi evinde pişirebileceği ilham verici ve sağlıklı makarna tarifleriyle buluşturduk. Yaz itibarıyla pratik tariflere eğilimin artış göstermesiyle birlikte makarna ve kullanıma hazır makarna soslarımızı ön plana çıkardık” dedi.

    “TÜRKİYE’DE 20 YILI AŞKIN SÜREDİR SÜRDÜRÜLEBİLİR TARIM YAPIYORUZ”

    Barilla’nın sözleşmeli ve sürdürülebilir tarım alanındaki faaliyetlerine değinen İnan, “Bu olağandışı süreçte insanların en sık sorduğu sorulardan biri ‘Ne yemeliyim?’ oldu. Bu soru, makarna gibi sağlıklı ve doğal ürünleri ön plana çıkardı. Sağlıklı ve doğal kavramlarının ‘yerli’, ‘yerel’ gibi kavramlarla da örtüştüğünü düşünüyoruz. Bu kapsamda 2020 yılı itibarıyla Barilla ve Filiz markalı ürünlerimizi yüzde yüz Türk buğdayıyla üretmeye başladık. Bu projenin temeli 20 yılı aşkın süredir akademisyenler ve çiftçiler iş birliğinde devam eden sürdürülebilir tarım uygulamalarımıza dayanıyor. Uygulamalarımızın temel amacı daha az kaynak kullanarak en yüksek verimi elde etmek ve karbon salımını düşürmek; aynı zamanda üreticilerin emeğinin karşılığını alması. Tüketicilerimizi doğal ve sağlıklı ürünlerle buluşturarak kurum olarak benimsediğimiz Akdeniz beslenme modelini daha yaygın hale getirmek istiyoruz” açıklamasını yaptı.

    “SAĞLIKLI BESLENME HEM KÜRESEL HEM YEREL ÖLÇEKTE ÖNEMLİ BİR AKIM”

    Konuşmasında Barilla’nın gelecek planlarına da değinen Şefik İnan: Sağlıklı beslenme küresel ölçekte önemli bir akım haline geldi. Bu trend ışığında tüketiciler, protein ihtiyacının büyük bölümünü bitkisel gıdalardan temin etmeye yöneldi. Barilla olarak uluslararası portföyümüzde bu kapsamda ürünlerimiz mevcut. Bu ürünleri yerel düzeyde nasıl geliştirebileceğimiz üzerine çalışıyoruz. Öte yandan milli mirasımız olan Ata Tohumlarını günlük beslenme rutinimizin bir parçası haline getirmek için Ar-Ge çalışmaları yürütüyoruz. Son dönemde yükselişe geçen bir diğer akım ise paketlenmiş hazır yemekler oldu. Önümüzdeki dönemde bu alanda da önemli projeleri hayata geçirmeyi planlıyoruz” dedi.

    Doğurganlık Tedavileri Çocuklardaki Kanser Riskini Arttırmıyor

    0
    Doğurganlık Tedavileri Çocuklardaki Kanser Riskini Arttırmıyor

    Anne adaylarının geneli endişeli olur ve özellikle doğurganlık tedavisi görenler çocuklarının sağlığı ile ilgili daha fazladan endişeye sahip olurlar. Ancak bilimsel çalışmalar, doğurganlık tedavisi gören annelerin çocuklarının, diğer çocuklardan daha fazla kanser riski altında olmadığını gösteriyor.

    Kadın Hastalıkları Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Op. Dr. Betül Kalay, Amsterdam’daki Hollanda Kanser Enstitüsü’nde 21 yıl süren araştırmanın detayları hakkında şu bilgileri verdi:

    Bu çalışma, genel popülasyondakilere kıyasla yardımcı üreme teknolojisi ART (Assisted Reproductive Technology) ile dünyaya gelen çocukların veya doğurganlık sorunları olan ama gene de doğal olarak hamile kalan kadınların çocuklarının uzun vadeli kanser risklerini inceleyen ilk çalışmadır.

    48 BİN ÇOCUK İZLENDİ

    Çalışma, Hollanda’da ortalama 21 yıl boyunca izlenen yaklaşık 48 bin çocuğu içeriyordu. Bu çocuklardan 24 binden fazlası ART ile, yaklaşık 14 bini doğal olarak hamilelik sonucu doğdu ve bu çocukların yaklaşık 10 bini ART ile değil, doğal yollarla veya doğurganlık ilaçlarının yardımıyla dünyaya geldi.

    Çalışmanın takip döneminde çocukların 231’inin kanser geliştirdiği görüldü. Bir dizi faktörü ayarladıktan sonra, araştırmacılar; ART ile gebe kalan çocukların kanser riskinde artış olmadığı sonucuna vardılar.

    Pandemide Stres Seviyesi ve Yalnızlık Duygusu Arttı

    0
    Pandemide Stres Seviyesi ve Yalnızlık Duygusu Arttı

    Küresel Covid-19 salgınının etkilerini dünya çapında ölçmek için gerçekleştirilen COH-FIT çalışmasına ülkemizden 2 binin üzerinde kişi katıldı. Katılım halen devam etmekte. 29-46 yaş aralığındaki katılımcıların %63’ü kadın, %37’si erkek oldu.

    Katılımcıların 3’te 1’inden fazlası salgın dönemi ve son iki hafta öncesiyle ilgili stres seviyelerinde ve yalnızlık duygularında artış olduğunu bildirdi. Katılımcıların %82 oranındaki kısmı, medyada geçirdikleri zamanda artış olduğunu belirtirken; yardımsever davranışlar konusunda katılımcıların yaklaşık %19’u gelişme gösterdiğini kaydetti. Katılımcılar, en etkili başa çıkma yöntemininbireysel temas veya etkileşim, egzersiz veya yürüyüş, internet kullanımı, COVID-19 hakkında bilgilenmek, anlamlı hobiler edinmek, medya kullanımı, çalışmak veya yeni bilgiler edinmek olduğunu belirtti.

    Küresel Covid-19 salgınının etkilerini ölçmek amacıyla dünya çapında gerçekleştirilen COH-FİT çalışmasında Üsküdar Üniversitesi, Türkiye’yi temsil ediyor. Dünya Psikiyatri Birliği, Avrupa Psikofarmakoloji Enstitüsü, Avrupa Psikiyatri Birliği tarafından tüm dünyada 40’ın üzerinde ülkede yapılan çalışma, ülkemizde Prof. Dr. Nesrin Dilbaz başkanlığındaki ekip tarafından yürütülüyor. Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, halen devam eden çalışmaya şu ana kadar dünyadan 100 bin kişinin, ülkemizden ise 2 binin üzerinde kişi katıldı.

    Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi AMATEM Koordinatörü ve Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, enfeksiyon dönemi süresince sağlık ve işlevsellik üzerine yapılan Ortak Sonuçlar Çalışmasının (COH-FIT), COVID-19 salgınından etkilenmiş ülkelerin tüm nüfuslarına yönelik, geniş çaplı uluslararası bir anket çalışması olduğunu söyledi.

    Projede 40’ın üstünde ülkeden 200’ün üstünde araştırmacı yer aldığını kaydeden Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, araştırmanın dünyanın dört bir yanından herkese açık olduğunu söyledi.

    Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Birçok ulusal ve uluslararası resmi kuruluş tarafından onaylanan COH-FIT çalışması, COVID-19 ve ileride gerçekleşebilecek diğer salgınlara karşı tüm nüfus ve savunmasız alt gruplar için engelleme ve müdahale programlarını bilgilendirmek amacıyla değişken ve değişmez risk faktörlerini, koruyucu önlemleri belirlemeyi amaçlamıştır” dedi.

    Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, “Anket soruları, demografik ve sosyoekonomik durum, fiziksel ve ruhsal sağlık, esenlik, işlevsellik, duygusal/psikolojik, davranışsal ve çevresel etkenler, sağlık hizmetine erişim, tedaviye uyum, tele-sağlık, pandemi önlemleri hakkında kişisel fikirler ve bireysel başa çıkma yöntemlerine yönelik bilgileri hedef almaktadır” dedi.

    Türkiye’ye yönelik ilk aşama sonuçları

    Prof. Dr. Nesrin Dilbaz, çalışmanın ilk aşamasında ülkemize ilişkin ilk sonuçlarla ilgili olarak şu bilgileri verdi:

    -Türkiye’den katılan 2 binin üzerinde kişi katıldı. Katılımcıların çoğu 29-46 yaş aralığındaydı. Ortalama yaşları yakın olmakla beraber kadın katılımcı sayısı (63%) erkek katılımcı sayısından (37%)daha fazlaydı.

    Stres seviyelerinde artış oldu

    Çalışma bu dönemin psikososyal etkilerini ölçmeyi de hedefledi.Stres, yalnızlık, öfkelilik ve fedakârlık(başkalarına yardım etmek vb.) üzerinde psikolojik etki gözlemlendi. Daha sistematik olarak katılımcıların 3’te 1’inden fazlası salgın dönemi ve son iki hafta öncesiyle ilgili stres seviyelerinde artış olduğunu bildirirken; %12’lik dilim azalma olduğunu belirtti. Stres azalış ve artışı konusunda farklı yaş ve cinsiyet grupları arasında kayda değer farka rastlanmadı.

    Ergenlerde yalnızlık arttı

    Yalnızlık konusunda, salgın dönemi ve son iki hafta öncesiyle alakalı olarak katılımcıların 3’te 1’i artış ve sadece çok azı (<6%) azalma olduğunu belirtti. Cinsiyetler arasında sonuçlar kayda değer bir farklılık göstermedi. Ergen grubu ise yalnızlaşma konusunda orantısız bir artış gösterdi (38%).

    Öfkelilik duygusunda da artış var

    Öfkelilik için salgın dönemi ve son iki hafta öncesiyle alakalı olarak katılımcıların %29’u artış ve sadece çok azı (<9%) azalma olduğunu belirtti. Katılımcıların büyük çoğunluğu (63%) ise çok az değişim olduğunu veya hiç olmadığını bildirdi. Cinsiyetler arası sonuçlar kayda değer farklılık göstermedi ancak ergen grubu öfkelilik konusunda orantısız bir artış gösterdi (34%).

    Yardımsever davranışlarda artış oldu

    Yardımsever davranışlar konusunda, katılımcıların yaklaşık %19’u gelişme gösterirken %50’si davranışlarında bir değişim olmadığını belirtti. Cinsiyet ve yaş gruplarının sonuçları arasında kayda değer bir farka rastlanmadı.

    %44 oranında devlet memnuniyeti var

    Türkiye’den katılımcıların %44’ü pandemi sürecinde devletin aldığı önlemlerden çok memnun olduğunu belirtti. Cinsiyet ve yaş gruplarının sonuçları arasında kayda değer farka rastlanmadı.

    Sosyal medyada geçirilen zaman arttı

    Çalışma katılımcıların medyayı başa çıkma için kullandıklarını da ortaya koydu.Katılımcıların büyük kısmı (82%) medyada geçirdikleri zamanda artış olduğunu belirtti. Cinsiyet ve yaş gruplarının sonuçları arasında kayda değer farka rastlanmadı.

    En iyi başa çıkma yöntemi; bireysel temas

    Araştırmaya katılan katılımcıların yarısı için en etkili başa çıkma yöntemleri ise bireysel temas veya etkileşim, egzersiz veya yürüyüş, internet kullanımı, COVID-19 hakkında bilgilenmek, anlamlı hobiler edinmek, medya kullanımı, çalışmak veya yeni bilgiler edinmek iken yaklaşık üçte birlik kısım sosyal medya/ uzaktan etkileşim, evcil hayvanlarla zaman geçirmek, din/meditasyon/spiritüellik, evden veya iş yerinde çalışmak şeklinde görüş bildirdi.

    Diğer başa çıkma yöntemleri (bilgisayar oyunları oynama, fiziksel yakınlık/cinsel aktivite, reçeteli ilaç ve madde kullanımı vb.) daha az oranda belirtildi.

    Erkekler egzersiz ya da yürüyüş tercih ediyor

    Erkekler için en etkili başa çıkma yöntemleri egzersiz veya yürüyüş, COVID-19 ile ilgili bilgi almak ve direkt bireysel temas veya etkileşim oldu.

    Kadınlar bireysel etkileşimi seçiyor

    Kadınlar için en etkili başa çıkma yöntemleri direkt bireysel temas veya etkileşim, COVID-19 ile ilgili bilgi almak ve yeni bir şey öğrenmek veya çalışmak şeklinde oldu.

    Erkekler için bilgisayar oyunları oynamak ve fiziksel yakınlık/cinsel aktivite kadınlara oranla daha etkili başa çıkma yöntemleri olurken; kadınlar için anlamlı bir hobi edinmek, medya kullanımı, sosyal medya/uzaktan etkileşim, evcil hayvanlarla zaman geçirmek, reçeteli ilaç kullanımı, çalışmak veya yeni bir şey öğrenmek veya evden veya iş yerinde çalışmak erkeklere oranla daha etkili başa çıkma yöntemleri olarak belirtildi.

    Ergen grup, bireysel temas tercih ediyor

    Ergen grup için en etkili başa çıkma yöntemlerinin direkt bireysel temas veya etkileşim, COVID-19 ile ilgili bilgi almak ve çalışmak veya yeni bir şey öğrenmek olduğu belirtildi.

    Orta yaşlı grup için direkt bireysel temas veya etkileşim, COVID-19 ile ilgili bilgi almak ve egzersiz veya yürüyüş en etkili başa çıkma yöntemleri olarak belirtildi. COVID-19 ile ilgili bilgi almak ve egzersiz veya yürüyüş yapmak, yaşlılar için en etkili başa çıkma yöntemi olarak belirtildi.