Devamı
    Ana Sayfa Blog Sayfa 251

    Unutkanlık Hakkında Doğru Bilinen 7 Yanlış

    0

    Bunama (Demans), Alzheimer ve Unutkanlık Aynı Şeyler Değil!

    Günlük hayatın koşuşturmacasında hemen hepimizin başına gelebilen unutkanlık, çoğu kez hafife alınarak arkadaş çevrelerinde esprili sohbetlere konu olabiliyor. Bazen masum nedenlerden kaynaklanabilse’de, aşırı stres ve sağlıksız beslenmeden düzensiz uykuya dek birçok etmenin yol açabildiği unutkanlığın altında bazen de ciddi hastalıklar yatabiliyor.

    Nöroloji Uzm. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya
    Nöroloji Uzm. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya

    Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzm. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya “Unutkanlık kişinin hayat kalitesini ciddi derecede etkiliyor ve günlük yaşam aktivitelerini bozuyorsa hastalık olarak değerlendirilmelidir. Unutkanlıktan yakınan kişilerin ilk yapması gereken şey, bu durumunun bedensel bir hastalıktan kaynaklanıp kaynaklanmadığını anlamak için bir uzmana danışması. Nörolojik muayene ve tanı yöntemleri ile unutkanlığın nedeni ortaya konmalı; çünkü unutkanlık, demansın (bunama) ve demansın en fazla görülen çeşidi olan Alzheimer hastalığından da kaynaklanabiliyor” diyor.

    Unutkanlık, Demans ve Alzheimer’ın toplumumuzda sıklıkla karıştırıldığını, oysa bu üç terimin aynı şey olmadığını belirten Nöroloji Uzm. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, unutkanlık ile ilgili doğru bilinen 7 yanlışı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

    1. Her unutkanlık; demans ve Alzheimer belirtisidir: YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Demansın (bunama) en önemli belirtisini unutkanlık oluştursa da, her unutkanlık demans ve Alzheimer anlamına gelmiyor. Teknolojik aletlere uzun süre maruz kalmaktan tiroit hormonu bozukluğuna, B12 ve D vitaminleri eksikliğinden stres, şişmanlık, yanlış beslenme ve uyku bozukluklarına, bazı ilaçların kullanımından beyin tümörüne dek unutkanlığın birçok nedeni olabiliyor. Bunların yanı sıra kitap okuma alışkanlığı edinmeyen kişilerde de unutkanlık yakınması sıklıkla gözleniyor.

    2. Her demans, Alzheimer hastalığıdır: YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Demans; tek bir hastalık adı değil. Hafızayı, düşünmeyi ve sosyal becerileri etkileyen, bellek ve benzeri bilişsel işlevlerin bozukluğu ile giden hastalıkların hepsine verilen genel isim. Demans ile Alzheimer sıklıkla karıştırılıyor. Ancak aynı şeyler değil. Demansın yaklaşık %60- 70 ile en sık görülen çeşidi Alzheimer. Yani her Alzheimer hastası aynı zamanda demans hastası, ama her demans hastası Alzheimer hastası olmayabiliyor. Acıbadem Fulya Hastanesi Nöroloji Uzm. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya “Damarsal hastalıklarla ilgili olan vasküler demans, beynin ön ve temporal loblarının etkilenmesiyle kendini gösteren fronto-temporal demans, Parkinson hastalığı nedeniyle görülen demans vb. Bu hastalıkların bazılarında kişilik ve davranış değişikliği, bazılarında felçler ya da hareket bozuklukları unutkanlığa eşlik ediyor. Yani Alzheimer, tüm demans hastalıklarının %60-70’ini oluştursa da tek sorumlu değil” diyor.

    3. Her yaşlı,unutkan olur: YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Hastalık olarak görülen unutkanlığın yaşla ilgisi bulunmuyor. Demans tanısını koyabilmek için kişinin hafıza ve diğer bilişsel işlevlerin kaybının yaşla açıklanamayacak derecede ilerleyici özellikte olması; dil (lisan), tanıma, dikkat, soyutlama, yargılama sorunları yaşaması ve kişilik değişikliklerinin olması gerekiyor. Toplumumuzda demans konusunda bilinç eksikliği olduğunu vurgulayan Nöroloji Uzm. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, “Demansın bir hastalık olarak düşünülmemesi ve kişinin unutkanlığının yaşlılığa bağlanması, demanslı hastaların doktora başvurmasını geciktiriyor” uyarısında bulunuyor.

    4. Demans sadece ileri yaşta görülür: YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Yaşla birlikte görülme sıklığı artsa da demans, yaşlılığın değil, bir hastalığın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle genç yaşlarda da demansa rastlanabiliyor. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya “Bu hastalıklara erken başlangıçlı demans/Alzheimer adı verilir. Genetik faktörlerin belirleyici olduğu erken başlangıçlı demans, kalıtımsal özellikler içerir. Ailede erken başlangıçlı demans tanısı almış kişi varsa genetik risk artar” diye konuşuyor.

    5. Alzheimer genetik değildir: YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Geç başlangıçlı Alzheimer hastalığında genetiğin katkısı nadir olup daha çok travmalar, radyasyona maruz kalma, enfeksiyon ajanları, ağır metallere maruziyet, yapay katkılı besinler gibi çevresel faktörlerle diğer hastalıklar risk oluşturuyor. Ancak ailede Alzheimer tanısı alan kişi sayısı arttıkça veya tanı alma yaşı gençleştikçe genetik risk de artıyor.

    6. Demans, olacaksa olur: YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Demansı tamamen önlemek mümkün olmasa da geciktirmek mümkün. Başarılı ve kaliteli bir yaşlanma için; çinko, potasyum, B grubu vitaminleri, selenyum, E vitamini, C vitamini, beta karoten gibi antioksidan alımının ve doğru beslenmenin önemli olduğunu vurgulayan Nöroloji Uzm. Dr. Öğretim Üyesi Yıldız Kaya, şunları söylüyor: “Okuma, bulmaca çözme ve kelime oyunu oynama gibi zihinsel aktiviteler, fiziksel hareketlilik ve sosyal etkileşim, demans başlangıcını geciktirebilir ve semptomlarını azaltabilir. Sigaranın bırakılması, yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği gibi damarsal risk faktörlerinin kontrol edilmesi de önemli. Unutkanlığa neden olabilecek diğer tıbbi hastalıkların kontrolü ve uyku bozukluklarının tedavisi, birçok hastalığın önlenmesi ve hayat kalitesini yükseltmek için de aklımızda tutmamız gereken noktalar arasında.”

    7. Demans tedavi edilemez: YANLIŞ!

    DOĞRUSU: Demans hastalıkları arasında bulunan birçok rahatsızlık ve Alzheimer’ın tedavisi henüz bulunamadı; var olan tedaviler ise bu hastalıkların sürecini yavaşlatmaya yönelik. Ancak birtakım hormon fonksiyonlardaki bozukluklar, bazı vitamin eksiklikleri, beyin damar hastalıkları veya beyin kanamaları ile beyindeki su miktarının artmasına bağlı olarak oluşan demanslar tedavi edilebiliyor. Bu grup demanslarda erken tanı çok önemli zira tedaviye bir an önce başlanması demans tablosunun kalıcı olmasını önlüyor.

    Ayşegül Aldinç’ten Trump Cadde’de Sevgililer Günü Konseri

    0

    Hem sesi hem güzelliğiyle yıllara meydan okuyan sanatçı Ayşegül Aldinç, geçtiğimiz akşam Trump Cadde’de konser verdi. Şarkılarıyla olduğu kadar dinleyicileriyle yaptığı sohbetiyle de bir kez daha gönüllerde taht kuran Aldinç, hayatına dair samimi açıklamalarda bulundu. “Ben Ajda Pekkan şarkılarıyla şarkıcı olmaya karar verdim” derken Mabel Matiz’in Gel adlı şarkısını almadığına çok pişman olduğunu, Kenan Doğulu şarkılarını ise kıskandığını söyledi.

    Ayşegül Aldinç, 15 Şubat Cumartesi akşamı Trump Alışveriş Merkezi’nin teras katında yer alan Trump Cadde’de Sevgililer Günü Konseri verdi. Sevenlerinin yoğun ilgisiyle karşılaşan Aldinç, konser boyunca hem coşturdu hem hüzünlendirdi hem de sohbetiyle bol bol güldürdü.

    Ayşegül Aldinç

    Mabel Matiz’in “Gel” ini söylemediğime pişmanım

    Kendi şarkılarının yanı sıra Ajda Pekkan ve Kenan Doğulu’dan da şarkılar seslendiren Ayşegül Aldinç, “Ben müziğe Ajda Pekkan şarkıları dinleyerek başladım, onun şarkılarını söyleyerek şarkıcı oldum” dedi. Kenan Doğulu’nun ‘Tutamıyorum Zamanı’ adlı şarkısını söyleyen ve ‘Bu şarkıları kıskanıyorum’ diyen Aldinç, yaşadığı bir pişmanlığı da şu sözlerle anlattı: “Mabel Matiz geldi ve senin için bir şarkı yaptım, beğenirsen senin dedi. Nakaratını seslendirdi. ‘Gel’ adlı şarkıydı. Bunu sen söyle dedim, çok iyiydi. Sonra fena patladı ve almadığıma çok pişman oldum”

    Yeni huyum istek parça…

    Konser sırasında “Yeni huyum bu. İstek alıyorum. Peçeteye falan yazmanıza da gerek yok, direkt olduğunuz yerden bağırın, ben hop söylüyorum” diyerek dinleyicilerden gelen istek parçaları da söyleyen Aldinç sürekli dans etti ve orkestrasıyla davul şov yaptı. Yer yer yaşadığı ilginç anıları da anlatan sanatçı, Zuhal Olcay, Çiğdem Tunç, Candan Erçetin… Bizi sürekli karıştırırlar. Bana Mehmet Ali’yi sorarlardı mesela, nasıl iyi mi falan diye. Çiğdem’in arkasından da Kara Sevda diye bağırırlarmış” sözleriyle dinleyenlerini güldürdü.

    Minycenter Bebek ve Çocuk Dünyasına Yepyeni Bir Kapı Aralıyor

    0

    Carter’s, OshKosh, SkipHop ve onlarca dünya markası Minycenter çatısı altında buluştu

    150 yıllık köklü geçmişiyle, nesiller boyunca ailelerin güvenini kazanmış, Amerika’nın bebek ve çocuk giyiminde lider markası Carter’s, Türkiye’de büyümeye devam ederek dünyaca ünlü birçok markayı da bünyesine kattı ve Carter’s ile beraber onlarca dünya markasını Minycenter çatısı altında sunmaya başladı.

    SkipHop

    2014 yılında kurulan ve İpek Özilhan Özkan’ın liderliğinde Gami Giyim A.Ş. çatısı altında yer alan Carter’s ve OshKosh markalarının satışa sunulduğu Carter’s Türkiye mağazacılık operasyonu, kendi içinde büyümeye giderek, 0-7 yaş bebek ve çocuk ürünlerinde giyimle beraber, farklı ürün gruplarında da hizmet verebilmek adına, belirli mağazalarını kendi markaları olan Minycenter mağazalarına dönüştürdü. Minycenter mağazalarına İstanbul’da İstinye, Zorlu, Palladium, Mall Of İstanbul, Forum İstanbul; Ankara’da Armada; İzmir’de Hilltown Avm; Antalya’da Terracity, Land of Legends olarak halihazırda ulaşabilirsiniz. Carter’s Mağazaları’na da İstanbul’da Vadistanbul, Akmerkez, Akasya, Capitol, Marmara Forum, Metrocity, Akbatı, Hilltown İstanbul, Emaar; Ankara’da Kentpark; İzmir’de Alsancak olarak ulaşabilirsiniz.

    Minycenter mağaza sayıları da artmaya devam edecek

    Bebekleri ve çocukları için kaliteli ve güvenilir ürünleri tercih eden ebeveynler, bebek sahibi olmaya hazırlananlar ve miniklere hediye almak isteyen herkes için bir çok alternatifi bünyesinde bulunduran Minycenter mağaza sayıları da artmaya devam edecek.Üstelik Carter’s, Oshkosh ile beraber başladığı yolda, SkipHop resmi distribütörlüğü’nü de bünyesine katmasıyla beraber, Minycenter mağazaları ailelerin buluşma noktası haline gelecek.

    Dünya markalarının seçili koleksiyonları Minycenter’da

    Bebek, çocuk giyim ürünleri ve aksesuarları, eğitici oyuncak ve kitaplar, miniklerle hayatı kolaylaştırıcı fonksiyonel ürünlerle ebevenylerin her ihtiyacına yönelik dünya markalarının birçok ürünü, Minycenter mağazalarında yer alıyor. Minycenter çatısı altında; Carter’s, Oshkosh, SkipHop ile beraber, çocuk giyimde tasarımlarıyla göz alıcı renklere sahip Stephen Joseph, Rosalita Senoritas ve Pan Con Chocolate, Pamina, Roommates, Silli Chews ve daha pek çok marka ile beraber Minycenter özel üretimi olan müslinleri, satışa sunuluyor.

    Beklenilen ürünlerde yenilenen stoklar ve özel koleksiyonlarıyla SkipHop:

    SkipHop’un yeni Türkiye distribütörü Gami Giyim A.Ş. oldu! Sektörde edindiği tecrübe ve binlerce ailenin verdiği güven ile dünyanın en sevilen anne, bebek ve çocuk markalarından Carter’s ve Oshkosh resmi distribütörlüğü ailesine bir yenisi daha eklendi: Hoş geldin SkipHop!

    Anne/bebek ve biberon çantalarından, bebek arabası düzenleyicilerine, alt değiştirme apartlarından eğlenceli çocuk sırt çantalarına, banyoyu minikler için keyifli hale getirecek banyo aksesuarlarından suluklara, çerez kapları, çatallar, tabaklar ve daha fazlasına ailelerin hayatını kolaylaştıracak işlevsel ve keyifli rengarenk ürünler şimdi Carter’s ve Minycenter mağazaları ile carters.com.tr’de yerini aldı!

    Thalia Natural Beauty, Ukrayna’da “Yılın Favori Markası” Seçildi

    0

    Akten Kozmetik, Thalia Natural Beauty markasıyla Ukrayna’nın önemli network marketing şirketlerinden Unice Multibrand’ın 2019 Unice Awards’ında “Yılın Favori Markası” seçildi.

    Akten Kozmetik Genel Müdürü Gökhan Kara, “Bu ödülü kazandığımız için gururluyuz. Ukrayna, Avrupa’nın en hızlı büyüyen pazarlarından biri. Biz de bu pazarda kozmetik sektörünün önemli oyuncularından biri olmayı hedefliyoruz” açıklamasında bulundu.

    Akten Kozmetik Genel Müdürü Gökhan Kara

    Gücünü doğadan ve teknolojiden alan Akten Kozmetik’in başarısı bir kez daha tescillendi

    Akten Kozmetik’in 300’den fazla ürün çeşidine sahip olan yüzde 100 doğal ve yüzde 100 teknolojik Thalia Natural Beauty markası, Ukrayna’nın en hızlı büyüyen network marketing şirketi olan Unice Multibrand’ın 2019 Unice Awards’ında “Yılın Favori Markası” ödülüne değer görüldü.

    Ödül, Ukrayna’nın Lviv şehrinde, Rixos Karpatya Resort’de 24 – 26 Ocak 2020 tarihleri arasında yapılan organizasyonla Akten Kozmetik Genel Müdürü Gökhan Kara ve Akten Kozmetik Satış Müdürü Banu Çelikoba’ya takdim edildi. Üç yıldır Unice Multibrand kataloğunda yer alan Akten Kozmetik, 2017 yılında “Naturalistik Innovator” ve 2018 yılında da “Novalties Leader -Yenilikte Lider Marka” ödülünü kazanmıştı.

    “Ukrayna dışında 20’den fazla ülkeye ihracat yapıyoruz”

    Akten Kozmetik Genel Müdürü Gökhan Kara, Unice Awards 2019’da “Yılın Favori Markası” seçildikleri için son derece gururlu olduklarını belirterek, “Ukrayna, Avrupa’nın en hızlı büyüyen pazarlarından biri. Biz de bu pazarda kozmetik sektörünün önemli oyuncularından biri olmayı hedefliyoruz. Ukrayna dışında 20’den fazla ülkeye ihracat yapıyoruz. Üretim kapasitemizi artırarak, AR-GE’ye ve kaliteye verdiğimiz önemin altını çizerek çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Thalia Natural Beauty markamız doğal üretimi, eşsiz bitki özleri, SLES, SLS, paraben, parafin, koruyucu, hayvansal yağ ve kostik gibi insan sağlığına zararlı maddelere yer vermemesiyle büyük bir güven kazanmış durumda” açıklamasında bulundu.

    Akten Kozmetik Satış Müdürü Banu Çelikoba

    “Unice Multibrand kataloğunda neredeyse tüm ürün gamımızla yer alıyoruz

    Akten Kozmetik Satış Müdürü Banu Çelikoba ise Ukraynalı kadınların kozmetik ve kişisel bakım ürünlerinin kullanımı konusunda çok bilinçli olduklarını vurgulayarak, “Bizim % 100 doğal ürünlerimizi büyük bir beğeni ve güvenle kucakladılar. Zaten bu beğeni ve güven nedeniyle Unice Multibrand kataloğunda neredeyse tüm ürün gamımızla yer alıyoruz. Tüm ürünlerimizi çözüm yönelik ve farklı ihtiyaçlar için geliştiriyoruz” dedi.

    “Doğallığı Yaşamak Hakkınız!”

    Adını doğa perisi Thalia’dan alan Thalia Natural Beauty; bir aile şirketi olan Akten Kozmetik tarafından % 100 doğal, % 100 teknolojik, % 100 inovatif, % 100 kaliteli ve % 100 yerli bir marka olarak 2006 yılında yaratıldı. Thalia Natural Beauty’nin cilt bakımından vücut bakımına, saç bakımından bebek ürünlerine, sabundan parfüme uzanan geniş yelpazesindeki her bir ürünü doğaya, insana ve yaşama duyulan sevgi ve saygıyla hazırlanıyor.

    “Doğallığı Yaşamak Hakkınız!” sloganıyla markanın yaşama duyduğu saygının, doğaya olan inancının ve kaliteye verdiği önemin altı bir kez daha çiziliyor

    Thalia Natural Beauty, doğayı içinde saklıyor. Hindistan cevizi, sakura, aloe vera, yasemin, vanilya, portakal, biberiye, jojoba, ısırgan, sarımsak, karahindiba, çarkıfelek, avokado, nar, defne, ardıç, atkestanesi, çörek otu, zeytinyağı, argan yağı ve daha niceleri doğadan eşsiz Akten Kozmetik teknolojisi aracılığıyla ürünlere akıyor. Coenzym Q10, hyaluronik asit, Akten Kozmetik’in patentli ürünü olan ve 24 çeşit bitki karışımından elde edilen PhytoComplex AHL aktifi (vs) ile destekleniyor.

    Her bir Thalia Natural Beauty markalı ürünün doğal ve doğru formülasyonlu olmasına dikkat ediliyor, en iyi ve en güçlü etken maddeler kullanılıyor

    Ürünler, AR-GE çalışmalarına büyük önem veren Akten Kozmetik’in laboratuvarında elde edilen bitki özleriyle üretiliyor. Thalia Natural Beauty markalı ürünlerde kesinlikle SLS, SLES, paraben, parafin, koruyucu, hayvansal yağ, kostik gibi insan sağlığına zararlı madde kullanılmıyor. Ürünler asla hayvanlar üzerinde test edilmiyor. Kalitesiyle global markalara eş değer olan Thalia Natural Beauty markalı ürünler, “Kaliteli ürün pahalıdır” algısı yıkılarak son derece ekonomik fiyatlarla tüketicilerle buluşturuluyor.

    Beslenme Alışkanlığı İş Hayatındaki Başarıyı Büyük Ölçüde Etkiliyor

    0

    Fazla mesailer beslenme alışkanlığınızı bozmasın

    Beslenme alışkanlıkları, iş hayatındaki yüksek konsantrasyon ve verimlilik için büyük önem taşıyor. Çoğu zaman iş yoğunluğundan dolayı geçiştirdiğimiz öğünler, başarımızı olumsuz yönde etkileyebiliyor. Diyetisyen Melda Demiröz, bu bağlamda dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan birinin doğru kalori alımı, kilo kontrolü ve sağlıklı beslenme alışkanlığı olduğu açıklamasında bulundu.

    Diyetisyen Melda Demiröz

    Gün boyu tüketilen birçok yiyecek, alınan kafein ve sıvı miktarı çalışma kapasitesini direkt olarak etkileyen faktörler arasında yer alıyor

    Tabii ki iş verimliliğinin yanı sıra, kilo kontrolü ve sindirim sistemi sağlığı da son derece önemli. Pek çok kişi işyerinde yediklerinden ve düzensiz beslenmeden dolayı kilo aldığından/verdiğinden, mide yanmalarından veya kabızlık vb. bağırsak problemlerinden şikâyet ediyor. Diyetisyen Melda Demiröz, doğru beslenme biçimi ile ilgili dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

    Doğru bir kahvaltı, doğru beslenmenin anahtarıdır

    Evden aç karnına çıkıp yağlı poğaçalar, börekler, gözlemeler vb. hamur işi yiyeceklere yönelmek yerine, mümkünse tüm imkanlarınızı zorlayarak evden çıkmadan önce güzel bir kahvaltı yapılması gerektiğini belirten Uzman Diyetisyen Melda Demiröz, kan şekeri dengesinin sağlanması ve metabolizmanın çalışmaya başlayıp, gün boyu performansın düzgün bir şekilde sürdürülebilmesi için doğru bir kahvaltının şart olduğunu belirtiyor.

    Demiröz’ün kahvaltı önerileri ise şu şekilde:

    1 tam yumurta, az yağlı peynir, zeytin, ceviz-badem-fıstık gibi yağlı tohumlar, mevsimine göre domates-salatalık-biber yeşillikler vb. söğüş sebzeler ve tam tahıl ekmeği

    Başka bir alternatif olarak; 1 adet yumurta, 1-2 dilim az yağlı peynir, dereotu vb yeşillikler ve 1 tatlı kaşığı zeytinyağı ile omlet, tam tahıl ekmeği

    Yine bir başka alternatif olarak; şekersiz yulaf ezmesi, yağsız süt, ceviz/badem/fındık, kuru veya taze meyveler ve bir miktar kakao-tarçın kullanarak hazırlanan doyurucu bir müsli.

    Evde kahvaltınızı yetiştiremeyeceğiniz günlerde ise tam tahıllı ekmek + az yağlı peynir ile tost veya sandviç hazırlayarak ve mümkünse yanına biraz yeşillik ekleyerek işyerinize götürüp, çalışmaya başlamadan önce yiyebilirsiniz.

    Ara öğünler, beslenmenin en büyük destekçisi

    Kahvaltıdan 2-3 saat sonra, öğle yemeğine yaklaşık 2 saat kala küçük bir ara öğün hem düşmeye başlayan kan şekerinizi dengeleyecek, hem performansınızın düşmesini önleyecek, hem de öğle yemeğinde aşırı yeme isteğinizi önleyecektir.

    Kuru meyveler, ceviz-badem-fıstık gibi tok tutucu yağlı tohumlar, granola veya protein barlar, sade kahve ile az miktarda bitter çikolata, şekersiz meyveli yoğurt, yulaf kepekli bisküvi, leblebi gibi yiyecekler ofiste rahat tüketilebilecek ara öğün alternatifleri arasında.

    İş yerinizde yemeğe çıkıp çıkmama durumuna göre farklı alternatifler belirleyin

    Bazı iş yerlerinin kendine ait öğle yemekleri varken, bazı iş yerlerinde öğle yemekleri dışardan yeniliyor. Her iki durumun da avantajları ve dezavantajları var. Ama her iki durumda da durumu avantajlı hale getirmek sizin elinizde.

    Eğer öğle yemeğiniz iş yerinizde çıkıyorsa;

    Büyük ihtimalle hemen her gün çorba vardır, yemeğinize çorba ile başlayarak doygunluk hissinizin çabuk oluşmasını sağlayabilirsiniz. Unutmayın, çorba içeriğinin büyük bir kısmı sudan oluşan, aynı zamanda bu kadar doyurucu olan tek yiyecek!

    Ana yemeğiniz büyük ihtimalle bir et/tavuk/balık, sebze veya kurubaklagil yemeğidir. Etlerin yağlı kısımlarını ve sulu yemeklerde yemeğin suyunu yağ oranı yüksek olacağı için tüketmemeye çalışın.

    Kızartmalardan, kavurmalardan uzak durun, bu tarz yemekler çıktığında salata/sebze büfesine yönelin veya dışardan başka alternatifler arayın

    Pilav-makarna-börek-dolma-tatlı gibi yiyecekleri dikkatli miktarlarda veya hiç tüketmeyin. Örneğin kendinize haftada yalnızca 1 kez tatlı hakkı verin. Beyaz ekmek yerine, tam tahıllı ekmek tüketin.

    Yemeklerinizde bol salata (ama en fazla 1 tatlı kaşığı zeytinyağlı) ve 1 porsiyon yoğurt/ayran/cacık tüketin.

    Menüsü önceden belli olan iş yerlerinde, ertesi günün yemeğine bakarak, sevmediğiniz veya beslenme planınıza uygun olmayan bir menü olduğu günler, az yağlı et veya sebze yemeği veya tam tahıllı ekmekli bir sandviç hazırlayarak evden götürebilirsiniz.

    Eğer öğle yemeğinizi yemek için dışarı çıkıyorsanız;

    Fastfood restoranlardan olabildiğince uzak durun veya buraları çok çok sınırlı kullanın.

    Bazı günler sağlıklı ev yemekleri yapan yerleri, bazı günler ızgara yiyecekler veya balık bulabileceğiniz restoranları, bazı günler proteinli salatalar sunan, bazı günler de özel diyet menüleri olan ve kalori kontrollü restoran ve kafeleri tercih edebilirsiniz. Haftada birkaç gün evden götürmek de mantıklı bir seçim olacaktır.

    Akşamüzeri aç kalmak performansınızı düşürüyor

    Uzman Diyetisyen Melda Demiröz’ün dikkat çektiği bir diğer husus, akşamüzeri atıştırması.

    Öğle yemeğinden 3-4 saat sonra acıkmaya başlarsınız ve uygun bir ara öğün tüketmezseniz performansınızın düşeceğini söyleyen Demiröz, bu nedenle bu saatlerde 2 dilim tam tahıllı ekmekle yapılmış yağsız bir tost ya da birkaç adet Etimek üzerine 1-2 tatlı kaşığı labne, humus, acuka, zeytin ezmesi veya şekersiz fıstık ezmesi sürülerek hazırlanmış bir ara öğün tabağı yiyebileceğinizi belirtiyor.

    Fazla mesailer beslenme alışkanlığınızı bozmasın

    Fazla mesaiye kalmak zorunda olduğunuz günlerde, muhtemelen akşam yemeğiniz de işyerinizde yemek zorunda kalacaksınız. “Haydi ofise pizza söyleyelim!” gibi bir aktivite yerine zeytinyağlı sebze yemekleri, sağlıklı salatalar veya ızgara et yemekleri yapan bir yerlerden yemeğinizi isteyin. O gün mesaiye kalacağınız belliyse kendi zeytinyağlı yemeğinizi saklama kabınızda evden götürüp, yoğurt-ayran gibi bir süt ürünü ve tam tahıllı bir ekmekle tüketebilirsiniz.

    Kuru meyveler-kuruyemişler gibi ufak ara öğünler alın

    Çalışma performansınızın azalmaması, bağışıklık sisteminizin zayıflamaması ve sonraki günlerde enerjinizin düşmemesi için fazla mesai veya toplantılarınızın olduğu günlerde bile öğünlerinizi atlamamaya gayret edin. Çok uzun sürecek toplantılarınıza ise mutlaka bir ana öğün yiyip o şekilde girin ve yanınıza kuru meyveler-kuruyemişler gibi ufak ara öğünler alın.

    Günlük su tüketimi beslenmenin kilit noktası

    Ofislerde çay, kahve gibi içeceklerin yoğun olarak içildiğini ancak suyun hep unutulduğunu belirten Uzman Diyetisyen Melda Demiröz, hiçbir içeceğin su yerine geçmediğini dolayısıyla günlük su tüketimine dikkat edilmesi gerektiğini belirtiyor.

    Su içmeyi unutuyorsanız, masanıza sürahi ile su koyabilir, kendinize küçük hatırlatmalar yazarak görünür bir yerlere asabilir veya telefonuna hatırlatma alarmları kurabilirsiniz.

    Normal bir çalışma günü içinde, ofiste 1.5-2 litre su içmeye özen gösterin.

    Unutmayın, sağlığınız iyi olmazsa, iş hayatınız da iyi olamayacaktır. Verimli ve bol başarılı bir çalışma hayatı dilerim.

    Uzman Diyetisyen Melda Demiröz

    Anne Babalar Dikkat! Israrla Yemek Yedirmeye Çalışmayın!

    0

    Yeme Bozukluğunda Bu Hataları Sakın Yapmayın!

    Anoreksiya nevroza, bulimia nevroza ve tıkanırcasına yeme bozukluğu… Günümüzde en yaygın görülen 3 yeme bozukluğunun ergenlik döneminde görülme sıklığı giderek artıyor. Yapılan araştırmalara göre; her 100 ergenden 1’inde yeme bozukluğu gelişiyor. Durumun bu noktaya gelmesinde ise ‘Ne kadar zayıfsan, o kadar güzelsin’ şeklindeki güzellik kriterlerinin özellikle genç kızlar üzerinde önemli etkiler oluşturması rol oynuyor. Yeme bozukluğu karaciğerde yağlanmadan böbrek yetersizliğine, hipotansiyondan osteoporoza, adetlerin kesilmesinden kalpte ritim bozukluklarına kadar birçok ciddi sağlık problemlerine davetiye çıkarıyor, hatta yaşamı tehdit edebiliyor.

    Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu
    Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu

    Rahatsızlıkların erken dönemde tanınması ve tedavi edilmesi yaşamsal önem taşıyor

    Acıbadem Altunizade Hastanesi Çocuk ve Adolesan Sağlığı Polikliniği – Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu tedavinin başarısında ebeveyn desteğinin de büyük önem taşıdığına dikkat çekerek, “Bu süreçte çocuğun zor bir dönemden geçtiğini kabul edin. Size karşı öfkeli ya da suçlayıcı olsa da, gerçekte desteğinize ne kadar çok ihtiyacı olduğunu unutmayın. Hastalığı hakkında konuşun, her zaman yanında olacağınızı hissettirin ve tedaviye düzenli gidebilmesi için destek olun” diyor.

    Peki yeme bozukluğunda tedavinin olumsuz etkilenmemesi için ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken diğer davranışlar neler? 

    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu anne babaların mutlaka kaçınmaları gereken 8 hatayı anlattı, önemli uyarılarda bulundu.

    Anoreksiya nevroza

    Anoreksiya nevroza erken ergenlik döneminde (11-14 yaş) başlıyor. Çok ender de olsa 9 yaşında da görülebiliyor. Zayıf bir bedene sahip olma arzusu, kilo almaktan aşırı korkma ve beden imgesinde bozukluk temel belirtilerini oluşturuyor. Ergenler kilo kaybetmek için özel davranış biçimleri geliştiriyor; bazıları her türlü besin alımını ileri derecede azaltarak kilo kaybederken, bazıları da yoğun egzersiz yapıyor. Bazı gençler ise sıkı diyet uyguluyor, ara sıra kontrolü kaybederek tıkınırcasına yemek yiyor, ardından bu yediklerini kusarak çıkarıyor ya da ishal yapıcı, idrar söktürücü ilaçları veya çayları içme gibi davranışlar sergiliyor. Duygu durum bozuklukları madde kullanımı ve intihar girişimleriyle birlikte görülebiliyor.

    Bulimiya nevroza

    Bulimiya nevroza için tipik başlangıç geç ergenlik yılları (18-19) oluyor. Aşırı yeme atakları ve ardından gelen kusmaların ön planda olduğu bir yeme bozukluğu tablosu olarak tanımlanıyor. Anoreksiya nevrozada olduğu gibi kilo almaya karşı korku ve beden algısında bozulma oluyor. “Ancak bulimikler gıda alımını kısıtlamazlar” diyen Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu gençler tıkınma tarzında yemek yerler, yemekleri bitince yoğun bir pişmanlık ve depresif duygular yaşarlar. Kilo almamak için çeşitli telafi edici davranışlarda bulunurlar. Bu davranışların en sık görüleni ise kendi kendine kusmak. Ancak ishal yapıcı ilaçlar ya da çayların kullanımı ya da aşırı egzersiz yapma davranışları da görülebiliyor. Bu tabloda hasta anoreksiya nevrozadan farklı olarak hafif kilolu ya da normal beden ağırlığında oluyor”

    Tıkınırcasına yeme bozukluğu

    Tıkanırcasına yeme bozukluğu; 3 ay süresince, haftada en az bir kez, telafi edici davranışlar olmaksızın alışılmışın dışında büyük porsiyonlar halinde yemek yeme ve bu duruma stres ile kontrol kaybı duygusunun eşlik etmesi olarak tanımlanıyor. Ergenlik döneminde görülme sıklığı kızlarda yaşla birlikte artarken (14 yaşında % 0,7 iken bu oran 20 yaşında % 4,1’e yükseliyor), erkeklerde ise tam aksine azalıyor. Obezite, sosyal ilişkilerde bozulma, depresif semptomlar, anksiyete, duygusal dalgalanmalar, madde bağımlılığı ve intihar eğilimiyle birlikte görülebiliyor. Tıkınma atağının öncesinde genellikle yiyeceklere karşı aşırı özlem duygusu oluşuyor. Yemek sırasında kontrol kaybının yaşanması önemli bir bulgu olarak kabul ediliyor.

    Kilo aldırmaya çalışmayın, tedaviye yönlendirin

    Tedaviden başarılı sonuç alınmasında ebeveynlerin yaklaşımı kilit bir rol üstleniyor. Doğru yaklaşımda bulunulmadığı takdirde uzun ve zahmetli olan tedavi süreci kesintiye uğrayabiliyor ya da başarısız olabiliyor.

    Prof. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu ebeveynlerin kaçınmaları gereken davranışları söyle anlatıyor:

    • Yeme bozukluğunda ergenlerin en büyük kaygıları kilo almak. Dolayısıyla ısrarla yemek yedirerek kilo aldırmaya çalışmayın, bunun yerine tedaviye yönlendirin.
    • Suçlayıcı ya da yargılayıcı olmaktan kaçının.
    • Görüntüsü hakkında olumlu da olsa yorum yapmayın.
    • Yemek, kalori ve porsiyonlar hakkında konuşmayın.
    • Onun yanında kalorisi düşük ve diyet yemekleri ya da yüksek kalorili besin değeri düşük atıştırmalıkları yemeyin, bu tür besinleri evde bulundurmayın.
    • Ayrı zamanlarda sofraya oturmayın. Özellikle yemek saatlerinde bir arada olmaya dikkat edin ve yemek masasında hoş bir atmosfer oluşturmaya çalışın.
    • Yemek sırasında ne yediğine nasıl yediğine çok odaklanmayın, kendi yemeğinizi yiyin ve onunla sohbet edin.
    • Yemek sonrasında ayrı yerlere dağılmayın, birlikte hoş vakit geçirebileceğiniz bir aktivite yapın. Böylece yemeğin ardından kusmasını ya da aşırı egzersiz yapmasını engelleyebilirsiniz.

    Geniz Eti Yüz Bozukluklarına Neden Oluyor!

    0

    Alınmayan Geniz Eti Kalıcı Yüz Bozukluklarına Neden Oluyor!

    Yaklaşık olarak beş yaşındaki her iki çocuktan birinde, geniz eti ve bunlara bağlı sorunlar görülür. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzm. Dr. Öğr. Üyesi Murat Sertan Şahin, çocuklarda sık görülen geniz etini açıkladı.

    Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzm. Dr. Öğr. Üyesi Murat Sertan Şahin
    Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzm. Dr. Öğr. Üyesi Murat Sertan Şahin

    Geniz eti olarak adlandırdığımız yapı burnun arka tarafında, geniz bölgesinde yer alan et parçasıdır. Bu et parçasının büyüyerek, burun solunum yolunu tıkaması sonucunda hastalarda sorunlar ortaya çıkar.

    Geniz eti hastalıkları genellikle, bebeklik ve çocukluk çağını ilgilendiren problemlerdir. Gebelik süresince geniz eti gelişmeye başlar ve beş yaşına kadar büyümeye devam eder. Beş yaşından sonra ise giderek küçülür ve daha az probleme yol açar. Yaklaşık olarak beş yaşındaki her iki çocuktan birinde, geniz eti ve bunlara bağlı sorunlar görülür.

    Ne zaman geniz etinden şüphelenmeliyiz?

    Ağız açık uyuma, horlama, apne adı verilen uykuda solunumun kısa süreli durması, tekrarlayan kulak enfeksiyonları ve geçmeyen burun akıntıları; geniz eti olan çocuklarda en sık karşılaşılan yakınmalardır. Aileler muayene geldiklerinde; çocuklarının gece rahat uyuyamadığını, gece uyanmalarının olduğunu, kimi zaman erişkin insanlar gibi horladığını belirtirler. Yapılan çalışmalarda geniz eti büyüklüğünün genetik rolü olduğu gibi, alerjiyle de yakın birliktelik gösterdiği saptanmıştır. Bu çocuklarda sıklıkla hapşırma, eli devamlı buruna götürme, burun kaşıntısı gibi bulgular da tabloya eşlik edebilir. Her ne kadar alerji tedavisi ile bu yakınmalar biraz azaltılsa da ilaçlarla geniz etini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Dolayısıyla geniz eti olan bir çocuğa yapılabilecek tek tedavi, ameliyat ile geniz etinin alınması olacaktır. Geniz etinden şüphelenilen bir çocukta tanı koymak için iki yol vardır. Bunlardan bir tanesi, burundan kamera ile bakılarak geniz etinin direk görülmesidir, ikincisi ise röntgen filmi ile geniz etinin filminin çekilmesidir. Her iki yöntemle de %100 doğrulukla tanı konur.

    Ameliyat çok kısa sürüyor

    Tanı konulduktan ve mevcut geniz eti büyüklüğünün hastada anlattığımız problemlere neden olduğu öğrenildikten sonra geniz etinin alınması ameliyatı planlanır. Geniz eti ameliyatları Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları hekimlerinin en sık yaptığı ameliyatlardan olup, yaklaşık 15-20 dk. süren, genel anestezi altında ağız içinden girilerek yapılan ve herhangi bir dikiş veya kesi olmadan geniz etinin kazınarak alınması işlemidir. Sıklıkla hasta aynı gün taburcu edilir ve 1-2 günlük sıvı ve yumuşak besinlerden oluşan diyetle beslendikten sonra tamamen sağlığına ulaşır. Yaygın bilinenin aksine geniz eti tekrarlama ihtimali çok düşük olan bir yapıdır. Ameliyatla alınan her 10 geniz etinden sadece 1 tanesi tekrar büyüyebilir. Ameliyat için belirgin bir yaş sınırı olmamakla birlikte, sıklıkla 1,5-2 yaştan itibaren bu ameliyatı yapmayı tercih etmekteyiz.

    Geniz eti yüz şeklinden okul başarısına kadar çocukları etkiliyor!

    Geniz eti alındıktan sonra ameliyat sonrası nefes yolu açılan, devamlı burnu akmayan, gece rahat uyuyup sabah dinlenmiş ve zinde kalkan çocuklar; hızlı bir büyüme atağı geliştirirler ve büyüme gelişmeleri hızlanır. Ameliyat olmayan çocuklarda ise uzun süreli burun tıkanıklığı olması ve ağız solunumu yapılması nedeniyle; ‘’adenoid yüzü’’ denilen geniz eti olan çocuklara özgü dişlek ve çarpık dişler, uzun damak, ablak yüz yapısı gibi kalıcı yüz şekil bozuklukları gelişir. Geniz eti olan çocuklarda eşlik eden kulak problemlerine bağlı olarak; kalıcı işitme kayıpları, beyine az oksijen gitmesine bağlı ders ve okul başarısında düşüklük, devamlı yorgunluk, isteksizlik ve iştahsızlık en sık görülen diğer problemlerdir.

    Aileler vakit kaybetmemeli!

    Sonuç olarak; kolaylıkla tanı konulup tamamen ortadan kaldırılabilecek böyle basit bir hastalıktan dolayı çocuklarımızda kalıcı problemlerin gelişmesini hiçbirimiz istemeyiz. Bu bağlamda ailelere düşen görev; çocuk yaş grubunda neredeyse her iki çocuktan birinde görülen geniz eti konusunda bilinçli ve duyarlı olmak, çocuklarını dikkatlice izlemek ve anlattığımız durumlara ait ipuçları görürlerse, vakit kaybetmeden bir hekime başvurmak olmalıdır.

    Aşıkken Beyin Olumsuz Her Şeye Kapalı

    0

    Uzm. Psikolog Selin Karabulut aşkın gözü gerçekten kör” açıklamasında bulundu.

    Araştırmalar, aşıkken beynin bazı bölgelerinin aktive olmadığını, yani çalışmadığını gösteriyor. Aşkın en coşkulu ruh halinin sadece kalbe değil; beyne, yani zihinsel faaliyetlere de hükmettiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzm. Psikolog Selin Karabulut, “Aşk aslında tedavi etmeye gerek olmayan bir hastalık hali. Araştırmalara göre aşıkken beynin olumsuzlukları gören bölümleri aktive olmuyor. Yani aşkın gözü gerçekten kör” açıklamasında bulundu.

    Uzm. Psikolog Selin Karabulut
    Uzm. Psikolog Selin Karabulut

    Aşkın sürekli bir coşku hali, gerçekleri abartma eğilimi olduğunu, pembelerin daha bir pembe, denizin daha bir mavi olduğu bir dönem olduğunu dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzm. Psikolog Selin Karabulut, “Aşık olduğumuzda kalbimizde neler olduğunu az çok biliyor ve hissediyoruz fakat beynimizde neler olduğunu bilmiyoruz. Aslında bu sorunun cevabına yönelik birçok araştırmanın sonucuna göre aşık bir beynin nasıl çalıştığı bilimsel olarak ortaya kondu” dedi.

    Aşkın gözü gerçekten kör

    Araştırmada bir grup gönüllünün MR cihazına bağlanarak, onlara ilk olarak sevdikleri kişinin, ardından da arkadaşlarının fotoğraflarını göstererek kan akışlarının izlendiğini anlatan Uzm. Psikolog Selin Karabulut, “MR görüntüleri karşılaştırıldığında, tam da aşkın o deli dolu kimyasına uygun sonuçlar çıkıyor. Aşk, beynimizin bazı bölgelerini çalıştırıyor, bazılarını da komple kapatıyor” açıklamasında bulundu. Aşık olunan kişinin (aşk) ya da annenin bir fotoğrafına bakmanın (sevgi) beynin farklı noktalarını çalıştırdığını söyleyen Karabulut, “Örneğin aşık olduğumuzda, beynimizin olumsuzlukları gören bölümleri aktive olmuyor. Yani aşkın gözü gerçekten kör. Yine bir başka örnek, aşık olduğumuzda beynimizin muhakeme ve yargılama yapan bölümleri de çalışmıyor. Fakat aşk; beynimizde güven, inanç ve ödüllendirme fonksiyonlarını aktifleştiriyor” şeklinde konuştu.

    Aşk tedaviye gerek olmayan bir hastalık

    Aşık bir beyinde dopamin ve norepinefrin düzeylerinin arttığına dikkat çeken Uzm. Psikolog Selin Karabulut, “Dopamin dikkat ve keyif seviyesini artırırken, norepinefrin ise heyecan ve enerji düzeyini artırıyor. Hatta uykularımızı kaçırıp bizi yemeden içmeden kesiyor. Çalışmanın en çarpıcı sonucu ise kuşkusuz şu: aşık bir beyindeki serotonin (mutluluk hormonu) seviyesi, saplantılı (obsesif kompülsif bozukluğu) kişilerdeki serotonin seviyesiyle aynı. Bu da şunu gösteriyor; aşk aslında saplantılı bir ruh halini de içinde barındırıyor. Yani aşk tedavi etmeye gerek olmayan ve hayatımız boyunca devam etmesini istediğimiz bir hastalık” dedi.

    Aşkın sevgiye dönüşmesi önemli

    Aşkın aslında yönetilemeyen, kontrol edilemeyen bir süreç olduğunu, zaten aksi durumda da aşk olmadığını ve kontrol edilmeye çalışılan bir duruma dönüştüğünü belirten Karabulut, “Delilik hali geçtiğinde, ayaklar yere bastığında, tekrar diğer işlerimize ve gündelik yaşamımıza odaklanabildiğimizde; aşık olduğumuz kişi yanımızda kalsın ve hayatın tüm getirdiklerini birlikte karşılayalım diyebiliyorsak, varlığında mutlu olup yokluğunda özlüyorsak, sevgiden söz edebiliriz. Aşkın sevgiye dönüşüp kimseyi acıtmadan devam edebilmesinin kendi benliğimizi kurtarıp var edebildiğimizde, diken ve çiçeklerine rağmen hayatın karşısında dik durmayı başarabildiğimizde ve bir başkasıyla var olabilmek yerine tek başımıza da varlığımızın kıymetli olduğuna inanmaya başladığımızda aşık olduğumuz kişiyle olan ilişkimizi güçlü bir sevgiye dönüştürebilmemiz mümkün” şeklinde konuştu.

    ‘Televizyon’ Tutkuları Tetikliyor

    0

    Discovery Araştırmalarına Göre; ‘Televizyon’ Tutkuları Tetikliyor

    Tutkunun ne olduğunu ortaya çıkarmak için şimdiye kadar yapılmış en büyük çalışmalardan olan Discovery’nin yürüttüğü bu küresel araştırma; spor, yemek, dekorasyon, doğa, yaban hayatı, motor ve araba gibi ilgi alanları söz konusu olduğunda, insanların ilham ve bilgi almak için televizyonu kaynak olarak aldıklarını ortaya koyuyor. Türkiye’de tutkuları tetikleyen mecralar arasında %93 ile televizyon ilk sıradayken, ardından sosyal medya ve diğer insanlar geliyor.

    Hayatın içinden eğlence içeriği üretme konusunda dünya lideri olan Discovery tarafından finanse edilen küresel ankette, 13 ülkeden 13.000 katılımcı yer aldı. Katılımcıların %93’üne göre televizyon tutkuları tetikleyen en önemli mecra iken, ikinci sırayı %67 ile sosyal medya, üçüncü sırayı ise “diğer insanlar” alıyor.

    Sosyal medyadan daha etkili

    Televizyon, tutkularımızı tetikleme konusunda sosyal medya dahil olmak üzere diğer bütün mecralardan daha etkili.Araştırmaya göre, 35-54 yaş grubu arasında televizyonunun bir tutkuyu tetikleme olasılığı, sosyal medyadan beş kat daha fazla. Erişilmesi diğer yaş gruplarına nazaran daha zor olan 18-24 yaş grubu arasında bile televizyonun bir tutkuyu tetiklemesi, sosyal medyaya oranla iki kat daha mümkün görünüyor.

    Türkiye 2. sırada yer alıyor

    10 kişinin 8’inden fazlasının bir veya daha fazla tutkusu var. Katılımcıların %56’sı kendilerini “gerçekten tutkulu” olarak tanımlarken, tutkulu oldukları konulardaki aktivitelere yüksek katılım gösteriyorlar.Türkiye’de ise tutkularına gerçekten bağlı olanların oranı %63 ve global ortalamanın üzerinde.Dünyada bireylerin ortalama 4 tane tutkusu mevcutken, Türkiye’de bireylerin ortalama 4.8 adet tutkusu bulunuyor. Türkiye, insanların ortalama sahip olduğu tutku sayısında Güney Afrika’nın ardından 2. sırada yer alıyor.

    Tutkularımız genellikle gençliğimizde gelişir ve en başta ebeveynlerimiz (%33), televizyon (%23) ve akranlarımızdan (%15) ilham alırız. Türkiye’de ilham için kaynak aldığımız başlıca mecralar dünya ile paralellik gösterirken, diğer ülkelerden farklı olarak akranlarımızdan etkilenme oranımız daha fazla. Tutkularımız için ilham aldığımız başlıca kaynaklar; ebeveynlerimiz (%30), televizyon (%22), akranlarımız (%18). Dünyada bireylerin tutkularını keşfetmeye başladığı yaş 16’iken, Türkiye’de tutkuları keşfetme yaşının diğer ülkelere nazaran bir sene daha erken olduğu saptanmıştır.

    Dr. Tom Chatfield
    Dr. Tom Chatfield

    Teknoloji alanındaki yazıları ile tanınan Yazar Dr. Tom Chatfield “Televizyon programları birçok insan için sonraları büyük içsel tutkulara dönüşen tetikleyiciler olmuştur. Televizyonda bir hikayeye veya bir olaya kişisel, insani, içsel olarak maruz kalıyorsunuz. Bu bir konu hakkında okumak gibi veya duymak gibi değil, direkt konunun içine dalmak gibi ve insanların kendi tutku ve keşif yolculuklarında onlara rehberlik edecek bu duygusal kıvılcımı keşfetmelerine yardımcı olabilir” diyor.

    Discovery’e göre mutluluğun en önemli sırrı ”Tutku”

    Araştırmaya göre tutkular; mutluluk, başarı ve tatmin duygusu sağlamanın yanı sıra, yaşamın iniş ve çıkışlarıyla baş etmemize yardımcı olabilir. Her 10 kişiden 8’i tutkuların her zamankinden daha önemli olduğuna inanıyor ve 10 kişiden 9’u bir tutkuya sahip olmanın günlük yaşamın stresiyle başa çıkmaya yardımcı olabileceği konusunda hemfikir.

    Bir tutkuya sahip olmak, insanların arasındaki bağların koptuğu uluslararası bir dünyada topluluk duygusu oluşturmaya ve soyutlanma duygusuyla mücadele etmeye yardımcı oluyor. Araştırmaya göre, tutkularımız bizi diğer insanlara yakınlaştırıyor. 10 kişiden 8’i arkadaşları ve ailesiyle bir tutku paylaşıyor ve 10 kişiden 7’si tutkuların bize aidiyet hissi verdiğini söylüyor.

    Davranış Bilimi Uzmanı Dr. Nick Southgate“Tutkular, insanlar için her zaman önemli bir duygu olmuştur çünkü tutkularımız bizim kim olduğumuzu tanımlamamıza yardımcı olur. Her gün değişen ve geleceğin belirsiz göründüğü bir dünyada, önemsediğiniz, sizin için ne anlama geldiğini bildiğiniz ve nereye gittiği üzerinde kontrol sahibi olduğunuz şeylere yönelebilmek daha da önemli hale gelecektir” diyor.

    Discovery’nin İçerik ve Yapımlarından Sorumlu Başkanı Fulvia Nicoli “Bu araştırma, insanların tutkuları aracılığıyla birbirleriyle ve etraflarındaki dünyayla her zamankinden daha fazla etkileşim kurma arzusunda olduklarını vurguluyor. Discovery’de bizi insan yapan tutkulara ve insanların tutkularının peşinden gitmeleri için ilham veren içerik ve hikayelerle güç veriyoruz. Yemek programlarından doğa ve yaban hayatına, golften motor sporları ve bisiklet gibi sporlara kadar bütün izleyicilerimizi mutlu edecek bir içeriğimiz var” diyor.

    Discovery Network; DMAX, TLC, Discovery, Science, Eurosport, HGTV, Food Network, Investigation Discovery, Travel Channel ve Animal Planet gibi hayatın içinden eğlence içeriği sunan içeriğe sahip portföyü ile insanların tutkularını dünyadaki bütün platformlarda tetikliyor. Doğrudan izleyiciye yönelik büyüyen hizmet portföyü ile dplay, GolfTV ve Food Network dahil olmak üzere hayranlarına “görüntüle ve yap” servisi sunuyor.

    10 Kişiden 1’i Yoğun Uçuş Korkusu Yaşıyor

    0

    Uçak Kazası Uçuş Korkusuna Sahip Birçok Kişinin Tedirgin Olmasına Yol Açtı

    Sabiha Gökçen Havalimanında meydana gelen uçak kazası, hava yolu ile seyahat etmeyi planlayan uçuş korkusuna sahip birçok kişinin tedirgin olmasına yol açtı. Uzmanlar havayolu yolcuğunun karayolu yolcuğundan 266 kat daha az riskli olduğunu, uçaklarla ilgili olumsuz haberlerin ve kaza üzerine kurgulanmış filmlerin korkuyu önemli oranda tetiklediğini söylüyor.

    Psikiyatrist Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar
    Psikiyatrist Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar

    Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Psikoloji Anabilim Dalı Başkanı Psikiyatrist Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar, İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’nda yaşanan uçak kazasından yola çıkarak yolcu psikolojisi hakkında değerlendirmelerde bulundu.

    Yolcuların %10’u yoğun korku yaşıyor

    Sözlerine uçuş korkularını tetikleyen etkenlerden bahsederek başlayan Sayar, “Mark Twain’in ünlü bir sözü vardır: ‘Birçok insan, yaşamlarını hiç olmamış trajedilerden acı çekerek tüketirler.’ Uçuş korkusu birçok insan için böyle bir durum olmakla birlikte gerçek bir tehlike karşısındaki orantılı ve akılcı korunma tutumudur. Korku bazı durumlarda kişinin uzaklaşmasını sağlayarak koruyucu işlev gösterir. Fakat korkunun düzeyi artarsa kişi paniğe kapılır ve tepkileri engellenir. Ticari havayolları istatistiklerine göre uçağa binen her 4 yolcudan 1’i ( %24) uçuş korkusu belirtilerini az veya çok, %10’u ise yoğun uçuş korkusu gösteriyor. Bu korku pek çok kişinin yaşamını etkilemekte ve ulaşımda havayolunun kullanımını engelleyerek kişiyi ve kimi zaman çevresini zor durumda bırakabiliyor. Medyadaki uçak düşmesi, uçak arızaları ve hava korsanlığı gibi uçuşla ilgili haberlerin çoğu kişilerdeki uçuş korkusunu pekiştiriyor. Ayrıca birçok filmde uçak kazaları ve kaçırılmaları korku teması olarak kullanılıyor. Buna karşın uçak yolculuğunun güvenirliğine ve konforuna değinen yazı ve haberlere neredeyse hiç rastlamıyoruz. Olumsuz mesajların bu denli yoğun olması da kişilerin uçuş korkusunu tetikliyor ve pekiştiriyor” dedi.

    Karayoluna göre 266 kat az riskli

    Sayar, havayolu yolculuklarının diğer yolculuk şekillerine göre daha az riskli olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: “Uçuş korkusunu yenmenin ilk aşaması havacılık hakkında bilgi sahibi olmaktır. Bir uçak güvensizse dünyanın her yerinde uçuştan men edilir. Bu sektörde güvenlik söz konusu olduğunda masraftan kaçınılmaz, uçuşla ilgili her olay defalarca kontrol edilir. Bugün bindiğimiz ticari uçakların hepsi yedek sisteme sahip, yani bir sistem çalışmazsa onun görevini üstlenecek başka bir sistem devreye giriyor. Bu çifte güvenliğe uçuş personeli de dahildir. Arabamızın her yola çıkışından önce birçok teknisyen tarafından gözden geçirilmediği, yedek bir şoförle araç kullanmadığımız ve her yıl uçak kazalarında hayatını kaybedenlerden defalarca kat fazlasının karayolu kazalarında öldüğü düşünülürse uçaklar oldukça güvenilirdir. Rakamla ifade etmek gerekirse karayolu trafiğindeki kaza olasılığı, hava yoluna göre 266 kat, sigaranın ölüm riski ise uçuştan kaynaklı ölümlere oranla 4 bin kat fazladır. 1 yılda havayoluyla seyahat eden insan sayısı 3 milyarken,uçak kazalarında ölen insan sayısı ise 1 yılda arı sokmasından ölenlerden azdır.”

    Fobi korkaklıkla karıştırılıyor

    Korku ve fobi kavramlarının toplumda birbiriyle karıştırıldığına işaret eden Doç. Dr. Gökben Hızlı Sayar, “Tüm bu bilgilere sahip olmasına rağmen kişinin korkusu aşırı, anlamsız ve sürekli ise, bu durumla karşılaşma ihtimali olduğunda dahi yoğun sıkıntı yaşıyorsa, bu durum kişinin günlük hayatını, işlevlerini engelliyorsa bu durumda korkuya “fobi” adını veririz. Benzer biçimde kişi uçaktan aşırı korkuyor, binemiyor, binmesi gerektiğinde ya kaçınıyor ya da çok sıkıntı ile uçak yolculuğuna katlanabiliyorsa o kişide uçak fobisi vardır. Fobi bir korkaklık durumu değildir. Uçak fobisi olan pek çok kişi de günlük yaşamlarında cesur, atik, başarılı kişilerdir. Ancak uçuş fobisi bir hastalıktır, tedavisi mümkündür. Uçuş korkusu yaşayan kişinin sık uçuş yapması, gevşeme ve solunum egzersizlerini öğrenmesi ve uygulaması korkusunu yenmesine yardımcı olacaktır” dedi.

    Kısa sürede uçuş korkusu tedavisi mümkün

    Sayar uçuş korkusu tedavilerine değinerek sözlerini şöyle sonlandırdı: “Tedavide öncelikle kişinin başka fobilerinin, depresyon, stresle ilgili bozukluklar, madde kullanımı gibi ruhsal sorunlarının bulunup bulunmadığı değerlendiriliyor. Sorunun sebebine, şiddetine ve doğasına göre ilaç tedavileri ya da psikoterapiler uygulanabiliyor. Psikoterapilerde hastanın uçuşla ilgili olumsuz algı ve yanlış düşüncelerinin değiştirilmesi, pozitif koşullanma, sistematik duyarsızlaştırma, gevşeme tekniklerinin öğretilmesi ve üstüne gitme ile fobinin yenilmesi mümkün. Uygun tedavi ile kısa sürede %70 ile %90 oranında başarı elde ediliyor. Günümüzde büyük havayolu şirketleri, kısa süreli ve etkisi oldukça yüksek uçuş korkusu terapileri uyguluyor.”