Çikolata kelimesi Aztek dilinde; kakao çekirdeklerinin gürültülü bir şekilde havanda dövülmesinden dolayı, “gürültü” anlamına gelen “choco” ve “su” anlamına gelen “atle” kelimelerinden türemiştir. İspanyollar’ın Amerika’yı keşfetmeleriyle birlikte kıtadaki mevcut kitapları yakmaları nedeniyle kesin bilgiler olmasa da; çikolatanın tarihinin İ.Ö. 1500 yılına kadar gittiği sanılmaktadır. Eski Amerika uygarlıklarından Mayalar’dan önce Olmecler’in kakao ağaçlarından yararlandıkları bilinmektedir. Zaten “kakao” kelimesi de Olmec dilinden gelmektedir.
Kakao ağacına verilen önem Mayalar ile birlikte doruğa çıkmıştır. Mayalar kakaoya ilahi bir anlam yüklemiştir. Bu ürünün kendilerine tanrılar tarafından verilmiş bir ödül olduğunu düşünmektedirler. Zaten kakao ağacının bilimsel ismi “Theobroma Cacao” da “Tanrıların Yiyeceği” anlamına gelmektedir. Bugün insanların en sevdiği besin maddelerinden birisi olan ve yenildiği zaman insanda oluşturduğu mutluluk hormonu nedeniyle uzmanlar tarafından tavsiye edilen çikolatanın tarihi 1500’lü yıllara kadar uzanıyor.
İlk olarak 1528 yılında Don Cortez isimli İspanyol bir denizci tarafından keşfedilen ve ticari bir içecek haline getirilen çikolata, 1606 yılında İtalya’ya, 1615 yılında Fransa’ya, 1657 yılında ise İngiltere’ye yayıldı. Tarihçilere göre 1700’lü yılların başında sadece Londra’da 2 bin çikolata imalathanesi bulunuyordu ve kakaonun içine sütte ilave ediliyordu. İtalya’da sütlü kakao özellikle din adamları arasında yaygınlaşırken, Papa 14. Clement’in ölümüne neden olan zehrin Papa’nın severek içtiği sütlü çikolatasının içine atıldığı sanılıyor.
Yiyecek olarak çikolata ise ilk kez 19. yüzyılın ortalarında İngiltere ve İsviçre’de görülmeye başlandı. 1828 yılında Van Houten adlı Hollandalı bir usta kakao çekirdeklerini presleyerek elde ettiği yağdan bazı maddeleri çıkardı ve bu ürünü değirmenden geçirerek kimyasal bir işleme tabi tuttu ve bu yolla kakao tozu elde etti. İlk çikolata ise 1876 yılında İngiltere’de imal edildi. İsviçreli Daniel Peter ise sütteki fazla suyu çıkarıp çikolatayla karıştırarak sütlü çikolatayı imal etti.
Temelde kakao, kakao yağı, şeker, lesitin ve vanilinden oluşan çikolata bitter, sütlü ve beyaz olmak üzere üçe ayrılıyor. Temel karışımdan “bitter” adı verilen tadı biraz acı çikolata çıkar. Bu karışımın içine süt tozu ilave edilirse sütlü çikolata, kakao çıkarılıp içine daha fazla süttozu eklenirse fildişi renginden dolayı beyaz çikolata elde edilir. Çikolatanın rengi içindeki kakao kütlesine bağlı olduğundan, kullanılan kakaonun oranı ve cinsi değiştikçe rengi ve tadı da değişir. Ustalara göre, iyi bir çikolata oda sıcaklığında sertliğini korumalı, ağızda ise erimelidir. Eriyen çikolata ağızda tanecikler ya da madeni bir tat bırakmamalıdır.
Değerli Çekirdekler
Çikolata, Aztekler zamanında çok popüler olmuş ve toplumun elit kesiminin içtiği bir içecek haline gelmiştir. Avrupalıların çikolata ile tanışması ise Kristof Kolomb’un keşif çalışmaları sırasında olmuştur. Kolomb’un, ele geçirdiği ticaret gemilerinde para yerine kullanılan kakao çekirdeklerinin önemini anlamasıyla Avrupalılar da bu büyülü bitkinin değerinin farkına varmıştır.
Kolomb’un İspanya Kralı Ferdinand’a sunmak üzere yanına aldığı bu çekirdekleri kralın huzuruna çıkartan kişi 1521 yılında Hernando Cortes olmuştur. Kolomb’un hayatın birçok alanında yaşadığı şanssızlıkları bu noktada da yaşadığını ve ölmeden önce çikolatanın tadına bakamadığını da belirtelim. 23 yıl sonra Dominikli rahiplerin kıtadan Kral Philip’e getirdikleri hediyeler arasında içilmeye hazır çikolata da vardı ve böylece yaşlı kıta çikolatayla tanışmış oldu.
“Yenen Çikolata” 1847’de
1730’larda makinelerin kullanıma başlanmasıyla seri üretime geçilmiş ve çikolata pahalı bir besin olmaktan çıkmıştır. 1828’de Hollandalı kimyager Conrad J. Van Houten, kakao presini (Dutch Process) icat ederek kakao yağını özünden (liköründen) ayrıştırmayı başarmıştır. Van Houten böylelikle modern çikolatanın şeklini almasına büyük katkıda bulunmuştur. Yenmesi için imal edilen ilk çikolata ise 1847’de Joseph Fry isimli bir İngiliz tarafından üretilmiştir.
1875’te İsviçreli Daniel Peter sekiz yıllık bir çabanın ardından çikolatanın özüne yoğunlaştırılmış süt katmanın yolunu bularak bugünkü sütlü çikolataya babalık etmiştir.
Kadinvesaglik.org
Bu yazı, https://www.lordiz.com/ sitesinden alınmıştır.
Günlük yaşantımızda çoğu zaman fazla şık parçalar tercih etmiyoruz. Oradan oraya koştururken rahat olmak da en az şık olmak kadar önem taşıyor. Yine de bu durum stilimizden ödün vermek için bir neden değil!
Takım Parçalar Tercih Etmek
Günlük kombinlerinizde çabasız fakat iyi görünmek için ilk başvuracağınız nokta takım parçalar seçmek olabilir. Alt üst uyumlu elbiseler, takım elbiseler hem kurtarıcı hem de maskülen duruşu ile tarzınıza çok farklı bir hava katacaktır. Bununla beraber kombinleyebileceğiniz düz parçalar takımın havasını bozmadan kombine uyum sağlayacaktır.
Zara, Sarı blazer
Zara, İspanyol paça pantolon
Zara, Oversized gömlek
Zara, Asimetrik terlik
“Back to Basics” Yani Temel Parçalara Geri Dönüş
Çoğu zaman dolapta burun kıvırdığımız parçalar, bir araya geldiklerinde harikalar yaratabilir. Sezonun sevilen parçalarından peluş kürkleri ve mom jean’lerinizi evdeki kazak ve kotlarınızla çok rahat kombinleyebilirsiniz.
Çoğu zaman daha şık görünmek için, kombinlerimize birden fazla belirgin parça ekleyebiliyoruz. Bu durum da, bazen kombinimizin daha karışık ve olduğundan daha rüküş görünmesine neden olabiliyor. Bu yüzden bazen şık olmanın anahtarı tam da çabasızlıktan geçiyor! Eğer kombininize farklı bir parça eklemek istiyorsanız, diğer parçaları daha sıradan tutmanın hiçbir zararı yok!
Sushi denilince akla ilk anda gelen, Japonlardır. Coğrafi olarak uzak olsak da, kendimize bir o kadar yakın hissettiğimiz Japonlar, yüzlerce yıllık kültürleriyle dünyayı da etkilemeyi başarıyor… İşte o kültürden birkaç örnek… Fiji Dağı’nın gölgesinde arı gibi çalışan Japonlar, yakınlarıyla karşılaştıklarında uzaktan ”Konnichiwa” adında bir selamlaşma kültürüne sahipler. Hizmet, sanat ve saygının bir araya geldiği geyşalar, dövüş sanatlarının en dikkat çekenleri samuraylar ile Japonlar, ”Sakura Çiçeklerinin” hem doğumu hem de ölümü simgelediklerini düşünürler. Onurlarına oldukça düşkün olan Japonlar için, hepimizi bildiği ”harakiri” yani ”seppuku” toplum tarafından kabahatli sayılacak kişilerin onurlarını korumak amacıyla yaptıkları eski bir intihar yöntemidir.
Oldukça farklı ama bir o kadar saygın bir kültür olan Japon kültürü; deniz ürünleri, sebze, pirinç, makarna, hamurişi, et ve tavuktan oluşan lezzetleriyle dikkat çeker… Bunların başında, bahsettiğimiz gibi sushi geliyor.
Sushi Nedir, Nasıl Yenmelidir?
Güneydoğu Asya’da bin yıl önce doğan Sushi, ”ekşi” manasına gelmektedir. Sirkede pişirilen pirincin, çiğ ya da pişmiş deniz mahsulleri ve sebzelerle bir araya gelip, ”norin” adındaki deniz yosunuyla sarılmasıyla ortaya çıkan bir Japon yemeğidir. Aslında sushi hepimiz tarafından ana yemek olarak algılansa da, Japonlar tarafından ana yemek ve tatlı arasında bulunan zaman aralığında yenilen bir ara yemektir. Sushi, her ne kadar sadece çiğ balıkla yapıldığı varsayılsa da bu yanlış! Yalnızca somon, toril, lagos, fener gibi büyük löp et veren balıklar çiğ olarak kullanılırken, ahtapot, karides, yengeç, böcek, ıstakoz gibi ürünler ise pişiriliyor.
Sushi’yi hazırlamak marifet istiyor… Özellikle pirincin ele yapışarak rahat bir şekilde hazırlanması için el ısısına dikkat ediliyor. Sushi ustası olmak, Japon kültüründe saygın bir yer edinme anlamına geliyor… Ayrıca sushi’yi yeme şekli, kendine has bir tekniğe de sahip. Japonlar tarafından ”Hashi” olarak tabir edilen hepimizin bildiği yemek çubukları, sushi yerken de kullanılıyor. Bunun dışında eliniz ile yediğinizde de bir sakınca yok! Eğer sushi’yi ilk defa deniyorsanız, sebzelerden ve pişmiş balıklardan yapılan sushi’lerden başlamanızı tavsiye ederiz. Nigiri bu açıdan çaylaklar için en ideali! Bu arada sushi’yi parçalamadan bir lokmada yemek adettendir. 🙂
Doktor Bu Ne? Wasabi ve Gari!
Bir sushi tabağı sipariş ettiğinizde yanında wasabi ve gari ikram edilecektir. Soya sosu içerisine, yeşil-koyu bir kıvamı olan wasabiyi sushi’nize değdirerek yiyebilirsiniz. Bu sos karışımı sizi sushi’den alacağınız bazı bakterilerden koruyacaktır. Fakat buradaki püf noktası, sushi’yi tamamen soya sosuna batırmamaktır. Çünkü pirinç, soyayı içine çekerek, sushi’nin tadını kötü bir hale getirecektir, ayrıca ustaya saygısızlık sayılacaktır. Gari ise bir nevi zencefil turşusu diyebileceğimiz, farklı sushi’ler arasında lezzet farkını anlamanızı sağlayan ve damağınızı temizleyen bir atıştırmalıktır.
Peki Sushi Çeşitleri Nelerdir?
Aslında sushi çeşit bakımından oldukça fazla olsa da, tarz bakımından 4’e ayrılır.
1) Maki: Bizim temel olarak bildiğimiz bir sushi varsa, o da Maki yani Makizushiye’dir. ”Rulo halindeki sushi” anlamına gelen Makizushiye’nin pek çok çeşidi bulunuyor. Bambunun üzerine yerleştirilen norinin içerisine pirinç, ardından ortada gördüğünüz sebze ya da denize ürünü yerleştirilir. Bambu sıkıca sarılarak içerisindeki ürünler rulo haline getirilir. Ardından bıçak yardımıyla küçük küçük dilimlenir.
2) Nigiri: Nigirizushi olarak da bilinen ve eldeki ısı ile şekil verilen bir sushi çeşididir. Bu sushi’de pirinç el ile tümsek şekline getirilir, ardından üzerine neta yani deniz ürünleri yerleştirilir. Bazı şefler pirinç ve deniz ürünü arasına wasabi koymaktadır. Bu çiğ haldeki deniz ürününün hazmedilmesi ve çiğ tadın yok edilmesinde kullanılır. Nigiri yine tek bir lokmada ve el ile yenmesi gereken bir sushidir.
3) Chirashi: Bu sushi çeşidinde ise bir tabak üzerine sirkede pişirilmiş pirinç yerleştirilir. Ardından deniz ürünleri tek ya da farklı çeşitlerde olmak üzere, pirincin üzerine dağıtılır.
4) Sashimi: Pirinçsiz şekilde sadece dilimlenmiş çiğ balık etinden oluşmaktadır. Daha öncede bahsettiğimiz gibi, çiğ etten dolayı bakterilerden korunmak için yanında mutlaka soya sosu ve wasabi ile yemenizi tavsiye ediyoruz.
Not: Özellikle Avrupa’dan yayılan sushi, gün geçtikçe popülerleşen bir yemek! Şeflerin maharetlerini gösterdikleri sushi’nin 100 fazla çeşidi bulunmakta… Türkler’in en çok hangi sushi’yi sevdiğini merak ediyorsanız, bu California Roll! Pilavın dışarıda olduğu, norinin ardından salatalık, mayonez ve balıktan oluşan bu sushi, balık yumurtası ya da susam ile damağımıza daha yakın bir lezzet haline geliyor!
Kadinvesaglik.org
Bu yazı http://blog.tatil.com/ sitesinden alınmıştır.
Ekşi mayalı ekmek yapmak biraz sabır işidir. Aslında tüm fermente ürünleri hazırlamak sabır gerektirir çünkü fermantasyon süreleri boyunca size düşen sadece beklemektir. Mesela ben dün ekmeğimi yapmaya karar verdim ve dolaptan ekşi mayamı çıkarttım, akşam mayamı besledim. Sabah olduğunda mayam yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi gayet güzel kabarmış ve hacminin 2 katı çoğalmıştı.
Peki mayamız kabarıp çoğaldığına göre artık ekmek yapabilir miyiz? Maalesef Hayır. Ööncelikli amacımız fermente olmuş, probiyotik gerçek ekmek yapmak. Bu da tabi bazı aşamalar ve her aşamada mayalanma için beklemeyi gerektiriyor.
İlk hamurumuzu ,”uğra” da deniliyor otoliz, bunu hamura, karıştırıyoruz. Mayası gelince otoliz ile ekmek hamurumuzu yoğurup, soğuk bir yerde 48 saat, mümkünse arada bir tekrar yoğurarak, mayalıyoruz, son olarak tekrar yoğurup, oda sıcaklığında tepsi mayasının gelmesini bekliyoruz ve pişirmeye başlıyoruz. Başlıyoruz diyorum çünkü, pişirme işlemini de döküm tencerede bir kaç aşamada gerçekleştiriyorum.
Ekşi maya yapmak için 2 malzeme gerekli;
Un ve su. Musluk suyu ve normal beyaz un ile ekşi maya elde edemezsiniz çünkü ekşi mayanın oluşması için faydalı bakteriler şarttır. Bu da içerisinde kimyasal olan unda ve klor olan musluk suyunda maalesef yoktur.Kullandığımız un ve su mutlaka doğal olmalı.
Temiz, kaynar su ile sterilize edilmiş bir cam kavanoz ve yine temiz sterilize edilmiş bir slikon spatula ya da çelik kaşık. Hijyen kısmı ekşi maya için hayati önem taşır bunu unutmayın. Kavanozun içerisine 1.5 kaşık un ve 1 kaşık su ile cıvık bir hamur karıp, kavanoz kapağını azıcık aralık kalacak şekilde kapatıyoruz. Ekşi mayamızı kuytu loş oda ısısında sakin ve temiz bir yere kaldırıp ertesi güne kadar unutuyoruz.
Aradan 24 saat geçince kavanozdaki miktar kadar un ve suyu. 1.5 kaşık un 1 kaşık su, kavanozdaki karışımıza ilave edip, yine iyice karıştırıp, aynı şekilde aynı ortama bırakıyoruz.
Burada ki püf noktası maya ilk oluştururken de, mevcut mayanızı beslerken de kavanozdaki maya miktarı kadar un ve su birleşimi kullanmaktır. 3. gün mayamızın miktarı çoğaldığı için 3 kaşık un ve 2 su ile mayamızı besliyoruz. Su miktarını una göre biraz daha az tutabilirsiniz. Cıvık bir hamur olmalı ama sulu kek hamuru gibi bir hamur olmamalı.3 günden sonra mayamızda artık kabarcıklar gözlemlemeniz olası.
Mayamızın ilk oluşma sürecinde bulunduğu ortam sıcaklığı da büyük önem taşır. Kış aylarında maya üretecekseniz kaloriferin yanına mayayı koymak erken oluşmasında etkili oluyor. 4. gün mayamızın miktarı biraz çoğaldığı için mayamızı ilk mayalama miktarına getirmek için içerisinden yarısını alın ki, besleme işlemi için çok un harcamak zorunda kalmayın. Mayanın içinden aldığınız karışımla mücver yapabilirsiniz.
Bir haftalık olana kadar mayamızı her gün yukarıda yazılan besleme miktarınca un ve suyla beslemeye devam ediyoruz.
Mayanız olduğunda ekşi ekşi ama güzel bir kokusu olacak., tabii ki kavanozdaki mayanız kabarcıklı görünecek ve hacminin iki katına yükselmiş olacaktır.
Mayanız henüz bebek o yüzden çok güçlü değil. Ekmek yapmaya başladığınızda mayayı, bu şekilde beslemeye devam ettikçe yavaş yavaş maya güçlenecek. İlk mayanızla artık otoliz hazırlayabilirsiniz. Hazırladığınız bu hamur ile de ilk ekmek hamurunuzu yoğurabilirsiniz. Yaptığınız ekşi mayayı besledikçe ekmek yaptıkça maya güçlenecektir.
Kadinvesaglik.org
Bu yazı, https://www.fermentemutfagim.com/ sitesinden alınmıştır.
Uçak, daha doğrusu “uçuş korkusu” toplumun oldukça büyük bir kesiminde görülmekte. Bazılarının uçuş korkusuna kapalı alan korkusunun da etkili olduğu bilinse de, uçuş korkusu genelde yükseklik korkusu olan kişilerde görülür. Kişi genelde o kadar yüksek bir alandayken düşmekten veya panik halinde olduğunda bir atak geçirmekten korkar. Uçmanın insan doğasına oldukça aykırı bir eylem olduğunu düşünecek olursak, bu korkunun çok da mantıksız olmadığını söylememiz gerekir.
Peki uçuş korkumuz ile nasıl mücadele edebiliriz? Öncelikle, korkunuz ciddi boyutlardaysa psikolojik bir yardım almak en doğrusu olacaktır. Korkunuzun derecesi, endişenizin nereden kaynakladığı gibi durumların saptanması için muhakkak bir doktora görünmekte yarar var. Fakat yakın zamanda uçağınız var ve acil bir çözüm arayışı içinde iseniz, başvuracağınız birkaç maddeyi şöyle sıralayabiliriz:
Sayılara güvenin
Uçağın tüm ulaşım şekillerinden daha güvenilir bir tercih olduğunu eminiz çoktan duymuşsunuzdur. Yine de, bu söz bu şekilde söylendiğinde istediğiniz etkiyi yaratmamış olabilir. Uçak kazalarının istatistiki verilerine bakacak olursanız, bir uçak kazasında ölme ihtimaliniz havaalanına giderken ölme ihtimalinizden daha düşük. Hatta, havaalanına vardığınız anda karşıdan karşıya geçerkenki ölme ihtimalinizden bile. Eğer bunu duymak da sizi rahatlatmıyorsa, bir uçak kazasında ölme ihtimalinizin 11 milyonda bir olduğunu söyleyelim. Yani piyangoda büyük ikramiyeyi kazanmanız kadar düşük bir ihtimal.
Etrafınızı inceleyin
Biliyoruz ki, çevrenizdeki insanların rahatlıkla uçağa binmesi sizi pek de rahatlatmıyor. Belki bir de, kabin görevlilerinin veya pilotların işlerinde ne kadar rahat olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Sizin aklınızdan binbir türlü felaket senaryoları geçerken kabinde ikram dağıtılıyor olması, her şeyin ne kadar normal gittiğini anlamak için bir yol olabilir.
Korkunuzu paylaşmaktan çekinmeyin
Uçaktan korkan çoğu birey, uçuş esnasında bu durumu etrafı ile paylaşmaktan çekinir. Kendinizi bunun için zorlamanıza gerek olmadığını bilmelisiniz. Yan koltuğunuzda oturan kişi ile diyaloğa girip rahatlamaya çalışabilir veya kabin görevlileri ile iletişime geçip neler olup bittiğini sorabilirsiniz. Bu sayede endişenizi başka yöne yönlendirme imkanına sahip olacaksınız.
Kötü gün dostlarına merhaba deyin
Her ne kadar alkolun sağlığa zararları bariz olsa da, kendinizi rahatlatmak için uçuş öncesi ufak bir kadehin zararı olmaz diye düşünüyoruz. Uzun yıllar uçuş korkusu olmadan uçanların bile, havaalanında veya uçakta sıkça alkol aldığını görebiliyoruz. Siz de kendinizi yatıştıracak ölçüde alkol alıp, uçuşunuzun daha stressiz geçmesini sağlayabilirsiniz.
Avokadonun Cilt ve Saç Sağlığına Faydaları: Avokado direkt olarak cilde uygulandığında cilde yumuşaklık ve esneklik kazandırır. Ayrıca etkin bir cilt rahatlatıcı olan avokado aynı zamanda cildi zararlı UV ışınlarından korur.
Bunun dışında deri sağlığına da katkıda bulunan avokado deri sağlığının korunması için gerekli olan A, C ve E vitaminlerini sağlar.
Avokado ayrıca cildde meydana gelen kırışıklıkların giderilmesine yardımcı olabilir. Cilde kakao ile karıştırılarak uygulandığında serbest radikallerin neden olduğu ve yaşlılıktan kaynaklanan kırışıklıkları onarabilir. Bunun dışında cilt ve hatta deriyi nemlendirebilir.
Avokadonun cildi nemlendirmesinin dışında sağlıklı bir parlaklık kazandırır. Nemlendirici özelliğinden dolayı kuru ciltlerde meydana gelen kaşıntı, kızarıklıkların ve aynı zamanda döküntülerin üstesinden gelebilmektedir.
Avokadonun diğer bir özelliği ise arı sokması ve böcek ısırıklarına karşı etkili olması, deride meydana gelecek tahrişi engelleyebilir ve aynı zamanda ısırıktan kaynaklanan ağrıyı hafifletebilir. Bunun dışında avokado cildi temizler, ölü hücrelerden ve yağlardan cildin arınmasını sağlar. Bunun için bir hafta boyunca cilde uygulamanız yeterli olacaktır. Meyvenin lapa halinde cilde uygulanması aynı zamanda cildi besleyecek ve cilt hücrelerinin sağlıklı kalmasını sağlayacaktır.
Avokado saç sağlığı için de çok faydalı bir meyvedir. Kuru saçlara çok iyi gelir. Hakiki tere yağı ile karıştırılarak saçlara uygulandığında dökülmeyi engelleyebilir. Saç diplerini besleyerek hem saçların sağlıklı kalmasını sağlar hem de bu uygulama kafa derisi sağlığını korur. Bol miktarda vitamin ve mineral içerdiği için yağ ile karıştırıldığında daha kolay emilmesi sağlanır, böylece saç ve kafa derisi sağlığını da korumuş olursunuz.
Protein Deposu Avokado: Avokadonun içerdiği protein çok değerlidir. Sağlık uzmanları avokadonun içerdiği proteinin diğer birçok besinden çok daha etkili ve değerli olduğunu savunmaktadırlar. Bu özelliğinden dolayı çocukların gelişme döneminde avokado tüketmeleri sağlık açısından çok faydalıdır.
E Vitamini Deposu: Avokado aynı zamanda çok etkili E vitamini deposudur. Protein açısından sağladığı faydaları E vitamini ile destekler. Bu iki unsur, birçok hastalığa neden olan serbest radikallerle mücadele için bünye açısından çok önemlidir.
Avokado Kolesterolü Düzenler: Avokado kardiyovasküler hastalıkların azalmasını sağlayabilir ve bu yüzden oluşabilecek kalp hastalıkları riskini azaltır. Kolesterol seviyesini sağlıklı seviyede tutmaya yardımcı olabilir.
Avokado Kanserle Savaşır: Avokado aynı zamanda anti kanser özelliği ile bilinir. Kanser riskin, azaltabilmek için düzenli olarak tüketilmesi gereken meyveler arasındadır diyebiliriz. Avokado özellikle ağız kanseri risklerini azaltır, ağız boşluğunda kanser oluşmasına neden olan zararlı hücre bakterilerin temizlenmesini sağlar bunun yanında meme ve prostat kanserine yakalanma riskini azalttığı düşünülür.
Avokado Sindirim Sistemi Sağlığını Korur: Sağlık açısından birçok faydası olan avokado aynı zamanda sindirim sistemi sağlığını korur. Sindirim bozukluklarını ortadan kaldırabilir.
Kan Basıncını Düzenler: Bol miktarda potasyum içeren avokado bu özelliği sayesinde kan basıncı düzenlemeye yardımcı olabilir. Bu yüzden günlük olarak bir miktar tüketilmesinde fayda vardır.
Göz Sağlığını Korur ve Kötü Nefes Kokusunu Giderir: Avokado yaşlılığa bağlı olarak ortaya çıkabilecek göz problemlerine yakalanma riskini azaltabilir. İçerdiği bol miktardaki yüksek lif ve karotenoid lutein göz sağlığı için önemlidir. Aynı zamanda kötü nefes kokusunu giderebilir. Ağız içinde barınan kötü bakteriler ağız kokusuna neden olabilir, avokado bu bakterileri temizleyebildiği için kötü nefes kokusunun üstesinden gelebilir.
Bebek Maması Olarak Avokado: Avokado doğal besinler içerdiği için bebekler tarafından da tüketilebilir. Bol miktarda protein içerdiği için bebek sağlığı için önemlidir. Bunun yanında B2, B1 vitaminleri ve magnezyum sağlar. Bu maddeler bebeğin fiziki ve zihinsel sağlığını korur.
Kalp Sağlığını Korur: Avokado dinç ve canlı kalp için çok fazla miktarda besin içerir. Folat bakımından çok zengindir ve folat kalp sağlığı için hayati önem taşır. Günde bir fincan kadar avokado tüketimi günlük ihtiyacın %23’nü karşılar.
Avokadonun Sağlık Açısından Diğer Faydaları: Avokadonun içerdiği bol miktardaki vitamin, bileşen ve mineraller çok geniş bir yelpazede sağlığımıza katkıda bulunmaktadır. Kadınların menapoz döngüsünün sağlıklı bir şekilde işlemesine yardımcı olabilir. Anti viral, anti bakteriyel özelliğinde dolayı iç organlarda ve deride meydana gelebilecek iltihap, alerji sorunlarını giderebilir. Sindirim sistemi için çok sağlıklı olan avokado aynı zamanda kabızlığı giderir, ülser hastalığına iyi gelir. Kilo vermeyi kolaylaştırır. Bağışıklık sistemini genel anlamda korur. Sağlık açısından çok faydalı olan avokado aynı zamanda metabolizmayı canlandırır.
Avokado Yağının Faydaları
Avokado yağı meyveden elde edilir ve en az meyvenin kendisi kadar sağlık açısından faydalıdır. Kolesterolün sağlıklı seviyelerde tutulmasından cilt sağlığına, kalp sağlığından genel sağlığa kadar çok etkili besinler içerir. Avokadonun sağlık açısından faydalarını kısaca şu şekilde sıralamak mümkün:
Kan basıncını ve kolesterol seviyesini dengeler. Bu özelliğinden dolayı damar tıkanıklığı ve kalp hastalıklarına yakalanma riskini azaltır.
Avokado yağı kan ve damar sağlığını korur. İçerdiği omega-3, omega-6 ve asitler yardımıyla kanın temizlenmesine yardımcı olur. Kan akışını hızlandırır. Bunun yanında serbest radikallere karşı etkili olduğu için damar tıkanıklıklarına izin vermez.
Avokado yağının kanseri önleyici özelliği vardır, kansere yakalanma riskini azaltır. Özellikle kolon, meme kanserlerine yakalanma riskini azaltabilir.
Avokado yağı bol miktarda D, E ve A vitamini içerir. Bu özelliği sayesinde çok geniş bir yelpazede cilt ve deri sağlığını koruyabilir. Genel anlamda cildin nemlenmesini, sağlıklı kalmasını sağlarken aynı zamanda cilt hücrelerinin sağlığını korur ve hasarlı hücrelerin hızlı bir şekilde iyileşmesine yardımcı olur.
Saç sağlığı içinde önemli bir kaynak olan avokado yağı, bu özelliği sayesinde kırık ve kuru saç sorunlarını ortadan kaldırabilir. Saç sağlığının yanında avokado yağı saçlara uygulandığında kafa derisi sağlığını korur. Avokado yağı aynı zamanda kafa derisi sağlığına faydalı vitamin ve mineraller içerir.
Avokadonun Zararları
Avokado genelde sağlık açısından son derece faydalı bir meyvedir. Her yaştan insanın güvenle tüketebileceği meyve olan avokado bazı durumlarda yan etkilere neden olabilmektedir. Avokado diğer bütün meyve ve sebzelerde olduğu gibi bazı hassas bünyeli kişilerde ve farklı sorunlar yaşayan hastalarda şu yan etkilere neden olabilir:
Sağlık uzmanlarının bir kısmı hamilelik döneminde ve emzirme sürecinde avokado tüketilmemesi gerektiğini söylemektedirler. Avokadonun sütü azaltacağını savunan uzmanlar aynı zamanda memede memenin zarar görebileceğini söylemekteler.
Hassas ve aşırı duyarlı bünyeye sahip kişilerde kaşıntı, kızarıklık gibi bazı alerjik sorunlara neden olabilmektedir. Bu yüzden tüketimde aşırıya kaçılmamasını tavsiye ederiz.
Aşırı ve uzun süre cilt üzerinde uygulandığında fayda yerine zarar verebilir. Hassas cilt sahipleri doktorlarına başvurarak kullanmalıdır.
Grip, nezle, astım gibi hastalıklarla mücadele eden kişiler tüketimine dikkat etmelidirler. Aşırı miktarda tüketilmesi özellikle alerjik astımı olan kişilerin hastalıklarını tetikleyebilir. Bu durumda en doğru olan doktorunuza danışmaktır.
Avokadonun kolesterolü sağlıklı seviyede tutabildiğini yazmıştık. Ama aşırı derecede tüketilmesi tam tersi bir durumu ortaya çıkarabilir. Ayrıca kolesterol sorunu yaşayan kişilerin doktorlarına danışarak tüketmelerini öneririz.
Karaciğer hastalığı olan kişiler mutlaka doktor kontrolünde tüketmelidirler. Özellikle tüketim dozunu doktorlarına danışmalıdırlar.
Aşırı şekilde tüketilmesi durumunda ağız içinde kaşıntıya ve alerjiye neden olabilir.
Kan inceltme ilacı kullanan kişiler mutlaka doktorlarına danışarak tüketmelidirler. Çünkü avokado bu ilaçların etkisini azaltabilir veya arttırabilir.
Tavsiyeler
Avokado her yaştan kişinin güvenle tüketebileceği çok faydalı bir meyvedir. Fakat çeşitli hastalıklardan dolayı ilaçlı tedavi gören kişilerin doktorlarına başvurarak tüketmelerini öneririz. Bunun yanında cilt sağlığına inanılmaz faydalar sağlayan avokado yağının aşırı kullanımından kaçınılmalıdır. Özellikle hassas bünyeye sahip kişiler tüketime azami derecede dikkat etmelidirler.
Kadinvesaglik.org
Bu yazı, https://www.acil.net sitesinden alınmıştır.
Kış aylarının en sağlıklı meyvelerinden biri elma… İçeriğindeki E ve C gibi antioksidan vitaminler sayesinde hem cildinizi hem bağışıklığınızı koruyor. Elma içeriğindeki lif yapısı sayesinde aynı zamanda hazımsızlık sorunlarının da önüne geçiyor. Ayrıca lifli yapısı ve içerdiği flavanoidlerle bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor ve hastalıklara karşı kalkan oluşturuyor. Havaların oldukça soğuk seyrettiği bu günlerde elma çayı sizi soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıklardan koruyor. Ayrıca boğazı yumuşatarak da öksürüğü engelleyebiliyor. Çayınıza ilave edeceğiniz karanfil, içeriğinde bulunan eugenol sayesinde kanın pıhtılaşmasını engelleyerek kalp sağlığını koruyor. Karabiber ise dolaşımı hızlandırarak mikropları vücudunuzdan uzaklaştırıyor.
Malzemeler:
1 adet elma
2-3 karanfil
2-3 tohum karabiber
1 adet tarçın
Limon
Tarifi:
Elmayı kabukları ile kaynayan suyun içerisine dilimleyin. Bir tülbent içerisinde karanfil, karabiber ve tarçını kaynayan suya atın. Elmaların kararmaması için içerisine limon sıkın. İyice kaynadıktan ve renk aldıktan sonra ocaktan alın. Biraz ılındıktan sonra içerisine limon ve isteğe bağlı az miktarda bal ilave edebilirsiniz. Düşük kalorili vitamin deposu bu çayı istediğiniz miktarda şekersiz bir şekilde tüketebilirsiniz.
Bağışıklık için portakallı zencefil çayı
Kış çaylarının belki de en sağlıklılarından biri de zencefille yapılan özel bitki çayları. Tadı çoğu kişiye çok lezzetli gelmese de zencefilin faydaları saymakla bitmiyor. Kalp sağlığını koruyor, bağışıklığı güçlendiriyor. Köklerinde bulunan proteaz sayesinde sindirimi kolaylaştırıyor. Ayrıca mide bulantısını baskılıyor ve gaz sorununu ortadan kaldırmaya da yardımcı oluyor. Portakal ya da limonla tatlandırarak hem lezzetli hem de sağlıklı bir zencefil çayı demleyebilirsiniz. Portakallı zencefil çayını şekersiz olduğu müddetçe istediğiniz miktarda içebilirsiniz.
Malzemeler:
1 kök zencefil
1 adet portakallı
1 tatlı kaşığı bal
Limon
Tarifi:
Kök zencefili dilerseniz rendeleyip, dilerseniz de halka halka doğrayarak kaynayan suya ilave edin. 10 dakika kadar birlikte kaynattıktan sonra ocaktan alın. Portakalı sıkın ve bu karışıma ilave edin. Dilerseniz limon veya balla da lezzetlendirebilirsiniz.
Stresten arındıran gül yapraklı rezene çayı
Farklı lezzetleri seviyorsanız, evinizde de kolaylıkla bulabileceğiniz bitki ve meyveleri karıştırarak kendinize özel bir çay yapabilirsiniz. Gül yaprakları, rezene ve limon kabuğu ile hem sağlıklı hem de lezzetli bir çay hazırlamanız mümkün. Kurutulmuş gül yaprakları, C, E ve A vitamini açısından zengin olan demir, kalsiyum, magnezyum ve selenyum minerallerini içeriyor. Ayrıca tatlı aroması ile de çayınıza lezzet katıyor. Rezene yaprakları, soğuk kış günlerinde azalan bağırsak aktivitenizi hızlandırıyor ve sakinleştirici etkisi ile stresinizi azaltıyor.
Tarifi:
Farklı lezzetleri seviyorsanız, evinizde de kolaylıkla bulabileceğiniz bitki ve meyveleri karıştırarak kendinize özel bir çay yapabilirsiniz. Gül yaprakları, rezene ve limon kabuğu ile hem sağlıklı hem de lezzetli bir çay hazırlamanız mümkün. Kurutulmuş gül yaprakları, C, E ve A vitamini açısından zengin olan demir, kalsiyum, magnezyum ve selenyum minerallerini içeriyor. Ayrıca tatlı aroması ile de çayınıza lezzet katıyor. Rezene yaprakları, soğuk kış günlerinde azalan bağırsak aktivitenizi hızlandırıyor ve sakinleştirici etkisi ile stresinizi azaltıyor.
Bitterli keçiboynuzlu sıcak çikolata
Sıcak çikolata söz konusu olduğunda en çok dikkat edilmesi gereken detaylardan biri hiç kuşkusuz kalori değeri. Elbette ki yapılışı sırasında kullanılan malzemeler, kalori değerini oldukça yükseltebiliyor. Ancak hem lezzetli hem de sağlıklı bir şekilde sıcak çikolata yapmak da mümkün. İçeceğinizi hazırlarken, tam yağlı sütler yerine, yağ oranı düşük, protein kalitesi yüksek soya sütü, badem sütü ya da az yağlı inek sütünü tercih edin. Bu sayede günlük kalori miktarınızı dengeliyorsunuz. Laktoza karşı bir duyarlılığınız olması durumunda ise badem veya soya sütü tercih edebilirsiniz. Sütün içerisine ekleyeceğiniz çikolatada da tercihiniz mutlaka bitter olmalı. Siyah çikolata yüksek miktarda kanama önleyici bir etkisi sayesinde kan basıncını dengeliyor. Sıcak çikolatanıza son olarak da keçiboynuzu tozu ekleyebilirsiniz. Keçiboynuzu, yapısındaki galik asit sayesinde antialerjik ve antibakteriyel etki sağlıyor. Bu etki de bağışıklık sistemini kuvvetlendiriyor.
Malzemeler:
1 bardak soya sütü veya badem sütü
3 kare bitter çikolata
1 adet keçiboynuzu
Tarifi:
Keçiboynuzunu rondoda toz haline gelene kadar çevirin. Sütünüzü ısıtın. Benmari usulü erittiğinizi bitter çikolatayı sütünüze ilave edin. Keçiboynuzu tozundan 1 yemek kaşığı ilave edilip karıştırın. Ve sıcak çikolatanızı keyifle yudumlayın. Bitter çikolatalı keçiboynuzlu sıcak çikolata 212 kalori içeriyor. Bu kalorinin 8 gramı proteinden karşılanıyor. Ancak günde 1 bardaktan fazla içmek kalori alımının artmasına neden oluyor.
Kadinvesaglik.org
Bu yazı, https://www.yenisafak.com/ sitesinden derlenmiştir.
Kaliteli, gerçek bir dondurmanın başkahramanı süttür. Sütün rengi, kalitesi, günlük ve katkısız oluşu önemlidir. Mümkünse dinlenmiş olmalıdır. Kıvamlı bir dondurma için manda ya da keçi sütü kullanılmayı tercih edebilirsiniz. Laktoz intoleransı olanlar hindistancevizi sütüyle de farklı dondurma tarifleri deneyebilir.
Sütü koyulaştırmak için salep
Sütü koyulaştıran ise içine eklenen saleptir. Kışın nefis içeceği, yazın da dondurmaya can verir. Süt, toz şeker ve salep kısık ateşte kaynatılır, bir yandan tahta kaşıkla sürekli karıştırılır. Toz salep tanecikleri sütün kıvamlanmasını sağlar. Buradaki püf noktası ise, gerçek ve organik salebi bulmaktır. Zor elde edildiğinden gerçeği biraz pahalıdır ve piyasada satılanların çoğu nişasta bazlıdır. Bu yüzden aktarlara başvurmakta fayda var.
Kıvamı artıran yardımcılar yumurta ve krema
Her tarifte bulunmak zorunda olmasa da kıvam ve renk için dondurmaya sıvı krema ve yumurta sarısı da eklenebilir. Yumurta sarıları benmari usulü pişirilir, sonrasında dikkatlice beyazından ayrılır. Hızlı devirde kremayla çırpılır, kremanın yerine yoğurt da kullanılabilir.
Aroması için meyveler, çikolata, fındık, fıstık ve diğerleri…
Dondurmaya lezzetini verecek meyveleri seçerken, taze ve lezzetli olmalarına dikkat etmek gerekir. Evde kalan meyvelerle dondurma yapmak çok iyi sonuç vermeyecektir. Çikolata seçiminde ise, kakao oranı yüksek ve taze olanı tercih edilmeli. Fındık, fıstık gibi yemişler yine taze olmalı, dondurmaya küçük parçalar halinde eklenmelidir.
Derin dondurucuda geçecek sabırsız saatler
Tüm malzemeler, son dönemde sıkça kullanılmaya başlanan profesyonel dondurma makineleri ya da mikserle iyice karıştıktan sonra, sıra dondurmayı kapağı kapalı bir şekilde buzdolabına koymaya geliyor. Kişi sayısı, tarif ve buzdolabının gücüne göre buzdolabında bekleme süresi 3 ile 5 saat arasıdır. Bazı tariflerde, sorbe yapımında olduğu gibi aralarda karıştırmak daha iyi sonuç verir.
Üç malzemeli dondurma
Malzemeler: 4 adet olgun muz, 1 yemek kaşığı bal, 7-8 adet ceviz içi
Muzların kabuklarını soyup dilimleyin. Dilimlediğiniz muzları buzdolabı poşetine koyup derin dondurucuda 1 gün, zamanınız azsa en az 4 saat bekletin. Derin dondurucudan donmuş halde çıkardığınız muzları 1-2 dakika oda sıcaklığında bekletin, ardından mutfak robotunun içine alın. Muzları yavaş yavaş ezin ve muzlar krema kıvamına gelince içine balı ekleyip karıştırın. Dilerseniz bu şekilde hafif kremamsı olarak kaselere alabilir, cevizle servis edebilirsiniz. Daha soğuk olmasını isterseniz karışımı bir kaseye aktarıp üzerini cevizlerle süsledikten sonra derin dondurucuda 15 dakika kadar bekleterek tüketebilirsiniz.
Avokadolu çubuk dondurma tarifi
Malzemeler: 3 adet orta boy olgun avokado, 2 yemek kaşığı bal, 200 ml. süt, 1/2 su bardağı sıvı krema, 1/4 adet taze sıkılmış lime suyu (yeşil limon)
Olgun avokadoları ikiye ayırıp içlerindeki çekirdekleri çıkarın. Yumuşak kısımlarını kabuk kısımlarından bir kaşık yardımıyla ayırıp mutfak robotuna alın. Üzerine süt, bal, taze sıkılmış lime suyu ve sıvı kremayı ekleyip tüm malzemelerin karışmasını ve püre haline gelmesini sağlayın. Hazırladığını bu püreyi dondurma kalıplarına pay edin. Üst kısmını alüminyum folyo ile kapatıp ortalarına tahta dondurma çubuklarını geçirin. Minimum 4 saat derin dondurucuda beklettikten yiyebilirsiniz.
Şekersiz Dondurma Tarifi
Malzemeler: 500 ml. krema, 300 gram çilek, 180 gram beyaz çikolata, 30 gram süt tozu
Beyaz çikolatayı küçük parçalara ayırıp cam bir kaseye alın ve benmari usulü eritin. Bir sos tenceresi çıkarın ve içine kremayla süt tozunu ekleyip karıştırarak pişirin. Karışım kaynama noktasına gelince ocaktan alın ve benmari usulü erittiğiniz beyaz çikolatanın bir kısmını karışıma ilave edip hızlı hızlı karıştırın. Azar azar tüm çikolatayı karışıma ekleyip homojen bir kıvam alana kadar tüm malzemeleri harmanlayın. Yıkayıp kuruladığınız çiçekleri küçük parçalara ayırın. ve mutfak robotu yardımıyla püre haline getirin. Cam kabınızı derin dondurucuda ya da soğuk su dolu bir başka kapta soğutun. Soğuttuğunuz bu cam kabın içine oda sıcaklığındaki çilek püresini ve kremalı karışımı ekleyip mikseri yüksek devirde çalıştırarak tüm malzemeleri çırpın. 10-15 dakika bu şekilde çırptıktan sonra karışımın ağzını kapatıp derin dondurucuda 10-12 saat kadar bekleterek kıvam almasını sağlayın.
Kadinvesaglik.org
Bu yazı, https://indigodergisi.com/ sitesinden alınmıştır.
Daha önce hiç bir moda evinin tamamen sizi yansıttığını hissettiniz mi? İşte Gucci, tam da öyle bir marka. Güncel olarak satışta olan ürünleri bir yanda dursun, marka kendi tarzını benimsetme konusunda harikalar yaratıyor.
1921 yılında İtalya, Floransa’da kurulan dünyaca ünlü moda evi, dünyanın en prestijli moda evlerinden biri olarak kabul ediliyor. Günümüzde Gucci ile yarışan çok fazla marka olmadığını biliyoruz. Marka genelde monogram parçaları ve floral desenleri ile biliniyor. Hatta markanın Floral isimli parfümü bile var!
Bazı kesimler tarafından erkek koleksiyonları fazla “feminen” bulunan bir marka olsa da, markanın erkek kitlesi de hiç az değil! Hatta bomber ceketleri, eşofmanları ve loafer ayakkabıları erkekler tarafından oldukça tercih ediliyor.
Peki Gucci’yi hangi kadınlar tercih etmeli? Gucci, yirmili yaşların ortasından itibaren, her kadının giyim zevkine uygun bir şeyler bulabileceği bir marka. Uzun elbiseleri, uçuş uçuş gömlekler, klasik terlikleri ve logolu kemerleri gibi birçok tasarım, zamansız parça olarak düşünülebilir. Özellikle Gucci gömleklerinizin içinde kendinizi bir dönem filminde hissetmeniz oldukça olağan!
Eğer Gucci’den giyinmeye başlamak gibi bir düşünceniz varsa, markanın hiçbir zaman eskimeyecek logolu parçalarından başlayabilirsiniz. Sweatshirler veya aksesuarlar, “görece” uygun fiyatı ile de bir tercih sebebi olabilir. Bu parçalar sadece sokak stilinde değil, çoğu ünlünün sahnede dahi çok severek giydiği parçalar olarak biliniyor.
Markanın diğer bilinen parçası ise çantaları! Eğer bir tasarımcı marka çantaya bütçe ayırmak istiyorsanız ilk tercihiniz Gucci olabilir. Bel çantaları, abiye çantalar ve daha klasik modelleri ile Gucci size sınırsız seçenek sunuyor. Yıllarca kullanabileceğiniz, belki torunlarınıza saklayabileceğiniz bir çantaya sahip olmak isterseniz, Gucci’ye bakmanızı tavsiye ederiz!
Ve son olarak, Gucci’nin tarzını en rahat ifade eden şey, özgünlüğü! Bir küpe, bir kazak veya hatta bir çorabın Gucci’ye ait olduğunu anlamak için etiket görmeye ihtiyacınız yok! Marka kendine has sembolleri ve tasarımlarıyla her zaman, her yerde kendini fark ettirmeyi başarıyor.
Hemen hemen her gün içtiğimiz kahvenin, yaklaşık 600 yıllık acı tatlı uzun bir geçmişi var. Kahvenin Habeşistan’da (Etiyopya) başlayan, Yemen, Mekke, Kahire, Şam’dan sonra İstanbul’a, İstanbul’dan da Avrupa ve dünyanın dört bir tarafına yayılmasının öyküsünü sizler için araştırdık. Bu “nefis öyküye” başlamadan önce, lütfen kendinize bol köpüklü orta bir Türk kahvesi yapın, bir taraftan ufak ufak kahvenizden yudumlarken artık bir taraftan da fincanınızdaki kahvenin 600 yıllık öyküsünü okumaya başlayabilirsiniz.
Kahvenin keşfi
En fazla anlatılan efsaneye göre, Habeşistan (Etiyopya) orijinli olan kahveyi ilk keşfeden canlılar “keçi”lerdir. Rivayete göre, keçi ve deve sürülerinin çobanları güttükleri hayvanların garip bir ağacın meyvelerini yedikten sonra, daha canlı, hareketli olduklarını görünce, ”bunda bir hikmet var” diyerek durumu dervişleri Şazili’ye bildirmişler. Bu meyvenin suyunu kaynatıp içen Şazili’nin kendisi de aynı canlılığı duymuş ve kahvenin meziyetleri böylece anlaşılmış. Cezayir kaynaklarına göre, kahveyi keşfedenler arasında Şazili’yle birlikte İdris adıda geçiyor. Hatta, ilk zamanlarda kahveye “Şazili” adı verilmiştir. Fakat kahve ağacının meyvalarının bugünkü anlamda sulu bir içecek haline dönüşmesi, ilk kez Yemen’de olmuş. İlk defa Sufiler kahve içmişler. İbadet ve zikir sırasında özellikle akşamları okurken uyanık kalabilmek için.
Adı nereden geliyor?
Değişik rivayetler var. Kahve, kelime olarak arapça “kahwa” dan geliyor. Vatanı Habeşistan(Etiyopya) olduğuna göre, akla yakın, oradaki kahve yetişen bir bölgenin eski adı
Kaffa’dan alınmış olmasıdır. Kahve, rayiha yani koku anlamına da gelmektedir.
1669 yılında Osmanlı’nın elçisi göreviyle Paris’e giden ve Fransız’lara kahveyi sevdiren Süleyman Ağa’ya göre kahve insana kuvvet verdiği için bu adı almıştır.
Yine Yemen çevresinde kahveye “bun” adı ve-rilmiştir. Kahvenin diğer bir adı moka’dır.Bu sözcük Kızıl Deniz’in doğusundaki Muha kasabasından alınmadır. Ancak dünyanın her köşesindeki ad, kahveye yakın bir sözcüktür. Fransızlar café, İngilizler coffee, Almanlar Kaffe, Macarlar kave, Türkler kahve ve Yunanlı’lar da kafes olarak isimlendirmişlerdir.
Kahvenin ilk vatanı ve yayılışı
Kahvenin ilk defa nereden çıktığı konusunda, eski kaynaklarda, birbirine yakın bilgiler mevcuttur. Bizler, öteden beri kahvenin anavatanını Yemen olarak biliriz. Fakat ilk kahve, Yemen’e Habeşistan’dan(Etiyopya) geldi ve orada üretildi.
Kahve 1000 yıllarında Habeşistan’da fidan boyundaki yeşil ağaçların meyvesi olarak bilinmekteydi. O tarihlerde kahve hamura karıştırılarak, ekmekle kullanıldı. Kahvenin karın doyurucu bir madde olarak ekmekle kullanılması beş asır kadar sürdü.
Horasan’ın Rey şehrinde doğan, (1450-1525) yılları arasında yaşayan Türk asıllı Ebubekir’in Arapça yazdığı tıp kitabında, 1420 yılında kahve kullanıldığını oradan Aden’e gönderildiğini kitabında belirtmektedir.
Paris Milli Kütüphanesi’ndeki eserler arasında bulunan Abd-el-Kadr’ın kitabına göre ise, kahve 1450 yıllarında Yemen’de tanındı ve yetiştirilmeye başlandı. Kahve Yemen’den sonra Mekke’ye ve Mısır’a tanıtıldı. Kahire’de ilk kahvehane 1521 yılında açıldı. 1573-1578 yılları arasında Orta Doğu memleketlerinde yaşamış olan Doktor Rauvvolf, bu ülkelerde kahve içtiğini yazmaktadır.
Aynı yıllarda Halep, Şam, Bağdat ve Tahran’da kahvehaneler açıldı. Kahve, o zaman ki Osmanlı İmparatorluğu ülkesi içerisinde bulunan Kahire, Şam ve Halep’ten sonra İstanbul’a geldi. Kahvenin Türkiye’ye ilk kez, Hükm ve Şems isimli iki Suriyeli tarafından 1555’de getirildiği rivayet edilir. Diğer bazı kaynaklarda ise Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Habeşistan Valisi Özdemir Paşa tarafından geti-rildiği kaydedilir.
16. yüzyılda, Kanuni Sultan Süleymen döneminde İstanbul’a gelen kahvenin tadına hayran kalan Kanuni’nin sayesinde bu sihirli içecek kısa sürede Osmanlı sınırlarını içinde yayıldı. Saray mutfağında özel olarak yetiştirilen Kahvecibaşının yaptığı kahve o kadar lezzetliymiş ki… 1554 yılında, Tahtakale’de bir kahvehane açılmış.
Avrupa’da nasıl yayılmış?
Osmanlı tacirler tarafından ilk önce İtalya’ya götürülmüş. Ama VIII. Papa Clement 1600’li yılların başında kahve içilebilir diye fetva verene kadar çok fazla yayılamamış. Avrupa’da ilk kahve dükkanı 1645 yılında İtalya’da açılmış; yani İstanbul’dakinden yaklaşık 90 yıl sonra. Kahve dükkanları ile ünlü bir şehir olan Viyena’da ilk kahve dükkanı ise 1683 yılında açılmış. Osmanlı ordusunun yenildiği ikinci Viyena kuşatmasından sonra ele geçirilen çuvallar dolusu kahveyi alan Viyenalilar, ona köpüklü süt ve şeker katarak kendi kahve usullerini geliştirmişler.
Diğer ülkelere nasıl gitmiş kahve çekirdeği?
Osmanlı ve Avrupa’dan sonra ilk kez uzak doğu Asya’ya gitmiş. 1600’lu yılların sonunda bir Hollanda’lı tarafından kahve tohumları o zamanlar bir Hollanda sömürgesi olan Java adasında (şimdiki Endonezya’da) yetiştirilmeye başlanmış. Atlas okyanusuna gitme hikayesi de ilginç. 1714 yılında Amsterdam valisi zamanın Fransa kralı 14. Lui’ ye genç bir kahve ağacı hediye etmiş. Bu ağaç kralın emri ile Paris’te kraliyet botanık bahçesine ekilmiş. Bu ağaçtan alınan tohumlar 1723 yılında Fransa sömürgesi olan Karayibler’deki Martinik adasına ekilmiş. Bu arada sana küçük bir ek bilgi. Hani Hollandalılar lale bahçeleri ile övünürler ya; o da Türklerden gitme. Kahve çekirdeğinin ilk bilimsel tanımını yapan Hollandalı botanıkçı Carolus Clusius, aynı zamanda ilk lale soğanını Osmanlı’dan Avrupa’ya götüren kişi.
Ya Brezilya?
Kahve tohumlarının Brezilya’ya ulaşmasının hikayesi de ilginç: 1727 yılında Brezilya imparatoru genç subaylarından birini kahve tohumlarından alması için Fransız Guanası’na yollar. Ancak Fransız yetkililer bu kişiye kahve tohumu vermeyi redederler. Çok yakışıklı olan subay valinin karısını çok etkiler. Ülkesine dönerken valinin karısı kendisine bir buket gül verir. Kadın buketin içine adamın istediği kahve tohumlarını da yerleştirmiştir. Ama kahvenin Brezilya’da yaygınlaşması ancak 1800’lu yılların başında olmuş.
Kahve yasaklanmıştı!
Mekke’den Kahire’ye yayılan kahve bol bol içiliyordu. 1532 yılında bu şehrin ünlü din bilgini Ahmet Sunbati kahvenin haram olduğuna dair fetva verdi.
Öğrencilerini tahrik eden bu fetva üzerine, kahvehaneler basıldı, kahve içenlere karşı bir kızgınlık başgöstermişti. Karşı görüşte olan din adamları, kahve içenlere karşı takınılan tavrı kınadılar. Kahve yüzünden din bilginlerinin arası gerginleşti. Sonunda,, Kadı Mahmut İlyas Hanefi birçok alimlerin bu konudaki görüşlerini aldı. Bunları özleştirerek, kahveyi mübah ilan ederek, içilebileceğini bildirdi.
Memluk Sultanı Kansu Gavri tarafından, 1511 yılında Mekke inzibat amirliğine tayin edilen Hair Bey, fıkıh alimlerini bir araya toplayarak kahvenin haram olduğuna dair fetva aldırmıştı. Ancak, Mekke Müftüsü buna katılmamak cesaretini gösterdi. Hair Bey ise, fetvaya dayanarak kahvenin içilmesini ve satılmasını yasak etmiş, satıcıları cezalara çarptırmıştı.
Fakat, Sultan Kansu Gavri’nin çıkardığı bir emirnamede, kahvenin mutlak olarak haram sayılmaması tiryakilerin gönlünü rahatlattı. Kahve Papa tarafından da kendi din görüşlerine aykırı bulunmuştu. Ayrıca Marsilya’ya 17. asır ortalarında giren kahve, evvela Ait Fakiltei’nin doktorları tarafından sağlık yönünden yasaklanarak kahveye karşı çıktılar. İlk zamanlarda İngiltere’de kral da kahveleri kapattı. Prusya Kralı Büyük Frederik, 1732 yılında ülkesinde kahveyi yasakladı.
Kahve, ilk defa Osmanlılarda Kanuni Sultan Süleyman devrinde yasaklandı. İkinci kez yasaklanışı, Sultan Murat III devrine rastlar. Bu yasak da uzun sürmedi. Karşı koyan din bilginleri ile kalem sahiplerinin ricası üzerine padişah 1587 yılında kahve yasağını kaldırdı. Galatalı Meşhure adlı eserin yazarı Halid Efendi’ye göre, kahve yasağının kaldırılmasına Şeyhülislam Bostanzade fetva verdi.
Kahve, Sultan Ahmet I zamanında (1606-1611) yılları arasında üçüncü defa yasaklandı. Kahvenin son defa yasaklanması ise Sultan IV Murat zamanında olmuştur. 1633 yılında kahveyle birlikte tütün de yasaklandı. Gerekçe olarak
İstanbul’daki büyük yangınlara kahvehanelerin sebep olması gösterildi. Avcı Sultan Mehmet IV kahvenin serbesliğini sağladı.
Kahve’nin yasaklanmasında yukarıda değindiğimiz değişik sebepler rol oynamıştır. Ancak kahvelerin kapatılmasında tembelliği arttırması ve camilere devamı azaltmasının asıl sebepler olduğu görüşü dile getirilmiştir .
Nasıl pişirilmeli?
Türk kahvesinin çekirdek durumundan pişirilme ve sunulma aşamasına kadar kullanılan araç ve gereçleri gerçek bir müze oluşturacak zenginliktedir. Bakır ve pirinçten yapılan su ibriği, cezve fincan zarfları ve pişmiş kahveyi taşımak için kullanılan kahve askılarının karakteristik özellikleri vardı. Bunlar bazen gümüş ve altından da olabiliyordu. Fincanlar tamamen Türk zevkine uygun biçim ve motiflerle gerek ülke içindeki İznik ve Kütahya atölyelerinde gerekse Avrupa’nın ünlü porselen merkezlerinde imal ediliyordu.
Eskiden her özel Türk kahvesinin adı, kullanılan kahve ve şeker miktarına ve bu kahvenin pişirilmesi için gerekli zamanla kullanılan yönteme göre belirlenirdi.
Erbabı, kahve hazırlanırken soğuk su kullanılması gerektiğini öncelikle vurguluyor. Tiryakiye yakışır bir kahve ağır ateşte 15-20 dakika pişirilmeli, cezve sık sık ateşe sürülüp geri çekilmelidir. Her fincan kahve için bir kaşık kahve ve bir kaşık şeker günümüzde kural haline gelmiştir. Nasıl pişirilirse pişirilsin köpüksüz bir Türk kahvesi düşünülemez. Eski Türk kahvesi ise genellikle şekersiz olurdu. Bunun yerine kahve öncesinde veya sonrasında tatlı bir şey yemek veya içmek geleneği vardı. Tatlı olarak şerbet gibi içecekler alındığı gibi reçel, şekerleme veya lokum da yenirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun etkisindeki Yunanistan, Makedonya, Yugoslavya gibi yerlerde ve Türkiye’de kadınlar tarafından Türk kahvesi genellikle şekerli olarak alınırdı. Bu bakımdan sade, yandan çarklı, orta vb. gibi isimlerle kırkı aşkın kahve pişirme şekli bulunmaktadır. Şayet kahvenin değişik ve güzel bir koku taşıması isteniyorsa fincanların dibine yerleştirilen bir mahfaza içine kokulu maddeden bir parça konulurdu. En çok yasemin, amber, karanfil ve kakula kullanılırdı.
Kahvenin yanında gelen suyun içimiyle ilgili rivayet de yaygın bilgiden biraz farklı. Günümüzde genellikle kahvenin ardından içilen su, bazı ‘otoritelere’ göre kahveden hemen önce içilmeli. Nedeni ise, damağı önceden kalmış muhtemel farklı lezzetlerden arındırmak. Ya da başka bir ifadeyle, kahvenin lezzetine nüfuz etmek için damakta ‘beyaz bir sayfa’ açmak!
Kahve’nin sunumu
Türk kahvesinin sunuluşu gerçek bir geleneksel tören havasında olurdu. Bu tören çekirdek kahvenin kavrulmasından, pişirilip fincanlara konulması ve konuklara ikramına kadar uzun, seyirlik safhaları kapsamaktadır. Gerçek Türk misafirperverliği ve konuğa olan sıcak saygının bir örneğini bu törenlerde izlemek olanağı vardır. Günümüzde kız istemeye gidildiğinde kahvenin istenen kız tarafından pişirilerek el becerisinin göstergesi olarak kabul edilir ayrıca yine kahveyi kızın taşıması ve onun taşımadaki ustalığı, pişirdiği kahvenin lezzeti bu törenlerden kalan önemli bir gelenek olarak hâlâ sürdürülmektedir. Geçmişte Türkiye’yi ziyaret eden gezginler, diplomatik kişiliği olan büyük elçiler ve aileleri hatıralarında Türk kahvesinin bütün özelliklerinden ve bu törenlerden mutlaka söz etmişlerdir. Türk kahvesinin içiminden sonraki başka bir geleneğin, özellikle kadınlar arasında sürdürüldüğünü genellikle herkes bilir. Bu kahve falıdır. Kahve telvesinin fincan içinde ve fala bakmak üzere fincan çevrildiği için tabağında oluşturduğu çeşitli izler ve işaretler “uzmanları” tarafından yorumlanarak anlatılır. Araştırmalardan anlaşıldığına göre kahve falı yalnız Türk-Osmanlı dünyasında görülmektedir. Nitekim bugün bağımsız ülkeler olan eski Osmanlı eyaletlerinde de (Yunanistan, Bulgaristan, Mısır, Makedonya, Bosna – Hersek vb.) bu folklorik uygulamanın sürdüğünü görüyoruz..
Kahvenin faydaları
Tıp yönünden kahvenin zararlarını belirten ilim adamları yanında, yararlarını belirtenler çoğunluktadır. Yararları şöyle sıralanabilir:
Kahve yemek üzerine içildiğinde, sindirimi kolaylaştırır. Bu yönüyle şekerli içmemek kaydıyla kilo almayı ve mide ekşimelerini önler. Asıl yararı hayali genişletir, hafızaya güç verir, hareket sağlar ve gevşekliği giderir. Kahvenin düşünceye açıklık getirdiği bir gerçektir. Şairler şiirlerini ya-zarlarken, yazarlar makalelerini hazırlarken, ressamlar tablolarını yaparlarken, kahve fincanları en yakın ve sempatik destekçileri olmuştur. Ünlü şair Eşref’in, hicviye yazmadan önce, iki çay dolusu kahve içtiği söylenir. Türk kahvesinin ayrıcalığını belirleyen noktaları özetlersek diyebiliriz ki; Türk kahvesinin (dozunda içildiği takdirde) sağlığı tehdit edecek zararlı yanı yoktur. Teskin edici ve dinlendirici özelliği vardır. Bir fincan kahvedeki 50 mg. kafein hemen vücuttan atılır. Bu bakımdan Türk kahvesi fincanı ideal ölçülere sahiptir. Bir fincandan fazla içildiğinde zihin açıcı, uyarıcı, enerji verici özelliği ön plâna çıkar. Yerinde ve zamanında içildiği zaman olağanüstü bir keyif verici olarak ün yapmıştır.
Kadinvesaglik.org
Bu yazı, https://www.biyolojigunlugu.com/kahvenin sitesinden derlenmiştir.